Andız Dergisi [Bahar/2005 - 1. Sayı]






A.Uğur Olgar

BAŞLARKEN

  • "Şiir sanatı hiç kuşkusuz bütün sanatların en zoru, en heyecan verici, en gizemli olanıdır. Gerçek şiir, güzel şiir sabır ister. Güzel bir şiir yavaş yavaş olgunlaşır, tıpkı yemiş gibi. Aradaki fark ne? Gerçek yemişle balmumundan yemiş arasındaki fark neyse belki o. Çünkü balmumundan yemiş yapmak için de sabır gerek" demiş ünlü Fransız şair Alain. 'ANdız' şiir ve edebiyat seçkisi olarak özgün, gerçek ve güzel şiire giden yolu bulabilmenin umuduyla, zoru başarmak, gizemli ve heyecan verici olanı yaşamak isteğiyle merhaba diyoruz yurdun en güneyinden. Peki, popüler kültürün günümüz insanı üzerindeki bunca egemenliğine, okuma eyleminin koşar adımlarla gündelik yaşamdan uzaklaşmasına karşın ve bunca dergi varken neden çıkıyoruz? "Duymak yetmez, duyurmak gerek" diyen Paul Valery'nin bu sözü salt şiir yazmaya indirgenebilirse de, Anadolu dergiciliğinin yoksandığı bir dönemde, taşrada yaşayan ve gerçek şiire gönül vermiş insanların, şiire ve şiir sanatına değgin söyleyecek sözü olduğunu, poetikalarını oluşturarak geliştirmeye başladıklarını, duyduğunu duyurmak, kanıtlamak isteğinin taşma noktasına geldiğini anlatması açısından da ilginç ve önemlidir.
  • Dergimizin adını "Andız" koymamızın nedeni, güney dağlarında yetişen ve yemişleri yenen andız'ın, hem "andız olsa at ölmez" halk sözünü doğrulayacak denli güçlü bir ağaç oluşu, servigiller ailesinden olması nedeniyle ölüme ve sonsuzluğa meydan okuyuşu, hem de parlak sarı veya turuncu çiçekleri olan bir çit bitkisi olarak aydınlığı ve yaşama bağlılığı anlatışıdır. Şiir bahçesinin güney yanının aydınlık ve çağcıl çiti olmayı başarabilirsek ve bunu sürdürebilirsek ne mutlu bize. Dergimizin adındaki "AN" hecesi ise, içinde yaşadığımız çağdaş zamanı, bugünü, bugünün şiirini ve edebiyatını simgelediği gibi, geçmiş AN'lardan, zamANlardan geleceğe uzanAN bir şiir yolculuğuna da tanıklık etmektedir. Şair ve yazar Yaşar Bedri'nin dediği gibi "an'lar zaman içinde belleği biçimlendiriyor." Değişimin poyrazlı havasında, sorumlu bir şair ve birey-sanatçı bilinciyle sıkı durarak, imgeci, çağcıl şiirden yana tavır koymaktır amacımız. İnsana dayanan, umuda dönük, yaşamın renk şablonundan ayrıntılar devşiren, felsefe taşlarında bilenen, sürekli güncel bir şiir anlayışından çıktığımız yolda yerinde ve gerekli olduğu denli imge kullanılmasından, arı-duru bir yaşayan şiir Türkçe'sinden yanayız. Özgün sanatçı olmanın/olabilmenin bilinciyle dilin devingen yapısıyla uğraşmak, yazılanı yaşamla örtüştürebilmek ilkelerimiz arasındadır. Şiirde ifade aracı olarak gördüğümüz dil, şair Brandt'ın da dediği gibi, hem imgeyi hem de ses ve edadaki müziği, dizemi(ritmi) içine almalıdır. Buna koşut olarak, şiirin felsefeyle, hatta metafizikle ilgisini de göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyoruz. Felsefenin soyut olarak uslamladığı şeyi şiirin somut olarak ifade ettiğini kabul etmekle birlikte, şiirin somut olandan başlayıp soyuta, hatta soyuttan soyuta gittiğinin - gitmesi gerektiğinin - de altını çiziyoruz. AN'larınızın andız çiçekli şiirlerin çitiyle çevrilmesi dileğiyle esen kalın.
    A.Uğur Olgar ŞİİRİN GECE YARISINI BİZ YAZDIK - Baki Ayhan T. için - şiirin gece yarısını biz yazdık, onlar sabahını okudu kadehlere ay iklimlerinde kara mekelere sevdalı göller aradık köklerinde demlendik öte yana eğilmiş çağ güllerinin güney balkonundan sarkıtılan ırmak bukleli sepete balık burcundan yükselen şairler koyduk / düş(üş)leriyle beslendiğinde uçurumların y(arsız) çoban ateşi sonra dumanlı kente inen aşk kurtlarını avladık zemheride kırbaçlaşan kaytan bıyıklarımızla, iliklerimizden bengisu somuran duldalı evlerde ninniler söyledik uykusunu lehimlemiş çiçeklere ikindine gökkuşağı çizdik su güzelliğinde çocukları altından geçirdik çırılçığlık umarsızlık / yarım sigaracasına söndürüldü güllükte sona erdiğinde çekirdekteki nadas / bin yıllık ayrık otlarını temizledik gömütlerimizden onlar sabahını dokudu dizelere, şiirin gece yarısından biz geçtik.
    İlhan Kemal YAĞMURDU 5. ne kadardık: insandık, çok kederdik az karnaval! 4. ıslanmış. saçları zaman bahçesi. ödülü güzden kalma     bir savrulmak. yürüyordu. nereye baksa yağmur mevsimi? 3. sokak! bu tuzak dikenleri çekiver; kenara, ötelere    aşık, çaresiz gidecek: varsın aksın saçakların altından    muamma gibi. bir varmış, bir yokmuş gibi. üzme onu olur mu? 2. üstelik, sana uzak tan getirmiş; al, yakın dök geceye, ağarsın!    kanayarak gelmiş. çok görme, çıkart, lütfen sargı bezi!    tamam. hayat tekin değil: uğultu ormanı! fakat bir de    şu var: yalın. iyilik örgülü. öykün olacak sabah çocuklara. anlatırsın! 1. az şey mi bu? Yağmur Kaçağında şemsiye, öpücüklü bir    veda, hoşçakal olmak. değil elbette. bilirsin; yaptığı    güzelliklerle hatırlanır insan. sokak da öyle. gün de.    yok. Üstü Kalsın dedikçe eline tutuşturduğum bakiye    acı olacaksa, sorun değil. acı ki; rengi bizden kül çiçek! 0. ne dersin yolcu, dilersen bu sağanakta birlikte yürüyebiliriz! yokşehir, mart 2005
    Mehmet Hameş DALGAKIRAN arı kovanı bu mevsim o güzelim kayığın yüzdüğü varoşları acı yüklü o şehrin limanda geminin pusulası hangi şarkıdaydı hüzünlerin uzun bekleyişin puslu anısı fısıltılı bir gün: müzmin son- baharı karşılayan deprem ah o pembe, ceviz sandıkta unuttum, yanlış notayla mıydı söylediğin şarkı, kulağımda ağzında sözcüklerin raksı nasılda dillenmişti dilimiz vuruşta devinimsiz, baş tacı dağınık dalgınlığı: kara toka okuma keyfinde hamamcı anlarda bunalımı, ev dalga- kıran hışmıyla kırdı kanadını kapıya dayandı sis, karanlıkta yılgınlığa düştü çuvaldaki un sahilde suskundur tayfa
    Baki Ayhan T. SONRA GİDİLECEK YER hep vardı gidilecek bir yer mümkündü çölden ormana kapılar açmak çağırır dururdu müziğe benzer sesler ağaç sıyrılırdı bulutlardan: değişmeye atlar gergin soluklarıyla uzaklaşırdı yaşamaktı: suyun yaprakta uyuma hali bin bir şifre vardı çözülecek: çözüldü en çok da gök üzüldü rüzgar konuşmayı unutunca sırlar parıltılı camlara yazıldı yeniden başlarız tufandan kurtulunca şimdi her yerde biçimsiz bir ahali gölgesi açık ve tartışmasız, konuşmalı ve açık aynı yeri gösteriyor yaşamanın ibresi nereye baksanız aynı biçimler kadın vücudunu andıran asitli şişeler kalmayacak gidilecek bir yer
    Sadık Yaşar NE KALMIŞ aynada şeytanını arıyor fistanlı kadın. serpecek nektarını günahın. bir uyandırsa... gövdesine gizlenmiş ıslatacak saman kağıdı bakireyi. portakal dışı kabuklar, kuru saksılar karanlığı ileriye iten salyangozlar giriyor salgı tanecikleri sıkıntının. fiskosu bırakmış güneş gazete parçasına sarılmış civciv gözlü ruh bile... ne kalmış sintinede ne kalmış... ortada öylece duran zamanın dışına alışmış bir saat geleceksiz avare cümleler ve yanlış bir hamle önünden herkesin sevinerek gittiği
    Fatih Karataş ADIN SANA YAKIŞIYOR uzaklardan geldim mendil ayazı dantel dantel işle beni yaslı sırtlarım var yamaçlarında dağ dağ biniyor omuzlarına turnaların selamı yitik öksüz göçmenim giderim türkü ağızlı kelamlara türemiş mabedine gençliğimin üşüşür kırlangıç karası gözlerine yak beni yüreğinin ortasında dumanım is tutsun şehirlerine unutulmuş izlere süreyim yüzümü tut da savur saçlarımı dalgalarına yel yel eseyim surlarına dayanır yenik neferler tel tel dökülüyor avuçlarıma nemli kelepçeler dilimde köz benim yanık benim bir çift güvercin edasıyla siyah beyaza adın sana yakışıyor
    Ali F. Bilir SESSİZ bulacağını sanıyorsun ! hiçbir şey çağrıştırmıyor kilitli sandık, küf kokan esvap dökülmüş mürekkep lekesi gece hiç uyanmasa çocuk elimde olsa büyütmez bırakmazdım ırmağın kıyısında suya atılan taş gibi dönsem bulabilir miyim yerinde! avlunun girişinde bekleyen yaşlı erik ağacı kabuk bağlamış tarih adımın baş harfi ve unutma e mi sözü annemin tanığım sessiz! adım atamadığım bir zamandan söz ediyorum korkuyu büyüten yüzümün yarısı sessiz terkedilmiş bir kasaba
    Mitat Çelik DURU GÖRÜ - yasemin çelik'e - lotuslar açıyordu hindistan'da derede sekiyordu ay acıların korunağı suda izlerim yitiyordu narda kalıyordu gölgen yoktu sevinç hüzün yoktu avuçlarında serçe yoktu kanatları ninniler söylüyordun ağrıyan başına bordamdaki yara yara yazgıdır dalgalara görüyordum görebildiğim tek yıldız sana bakıyordu anımsatır ölüm kaybolur seslerimiz dün açacak çiçekte -hoşgörüyordum
    Aydan Yalçın SALIVERDİM MAVİYİ burgaca dururken gözlerimde gök- yüzü (nü) çizmek için yeniden buğusunu siliyorum gecenin kenarına tutturulmuş siyah beyaz fotoğraf gibi sararırken zaman (ki ağrının en allahsızı yürekte yaşanır) haydut bir gecenin orta yerinde şaşkın martı gibi kalakalırdı - aşk - denizi olmayan uzak bir ülkenin dönencesinde zaman yeşil yağmurlara gebe olduğunda okyanuslara açılmak gelirdi içimden öksüz bir gül takınıp sol yakama salıverdim maviyi kelepçeli ellerimden...
    Celal İnal ÇOCUKLUKTAN... uzak kentlerden gelirdim sonsuz sarı bir günden ipince bir yağmurla gelirdim son tren de geçerken bozkırımızdan ağır bir kapı açılırdı tan vakti sana bakmak iri bir ayna tutmaktır geceye aydınlatmaktır çocukluğumun sıcak odalarında sessizliği bölüşen bilgeler vardı nergis kokan sokaklardan geçerdik yarı aydınlığından gecenin yeni bir güne düşerdi yolumuz dursak çiçeklenirdi dağ doğduğumuz kentlere benzerdik su bulurdu yolunu "kaldığı yerden devam ederdi bilinen hikayesine toprak" rüzgar kapatırdı dış kapıyı hızla geniş ve ıslak bir avlu olurduk usul usul bir yağmur yağardı geceye yasak aşklar yaşamıştık, eksik hayatlar sevişirken yeniden doğardık telaşsız bir gün başlardı denizle göğün, su ile toprağın birleştiği yerden gelirdik "ferman padişahın, dağlar bizim"di. ellerin dağ başlarında yaktığımız ateş olurdu yanardı yüzüm. ne iyi ki söze bile hücüm edilen zamanlar geride kaldı acemisi olduğumuz bir hayattan ustaca söz ederdi birileri evden kaçan çocuklar olurduk birden çünkü herkes için vaat edilmiş toprak vardır bir yerlerde hayata, küçük ve mavi bir ayna tutabilmektir çocukluk yan gözle de olsa korkmadan bakabilmektir insana sızan ince bir ışıktır kapının arasından unutulmuş bir anahtardır eski ve küçük bir el ve tanıdık bir yüzdür çocukluk.
    Zeki Karaaslan DAĞIN KABUSU "sefaletin o, dehşettir tarifsiz fakat onsuz yaşamak da imkansız" (Ruben Dario) sev-dim:: bir işlemeli bohçayla dağlara kaçtım sevdanın dilini çözdüm; sağır kulakta yenik düşmedim; önce delice öfkelerime resmimi çizip; baktım mahzun mahzun ezberledim iyice rolünü dünyanın gül yetiştirdim zemheride; paltomu çıkardım. kardan adam yapmakmış demek yağan karları kabus kurmakmış; yanık yüreğin ezimine. dibinde oturdum hayli zaman umudun kilitledim yarınımı yılan sokmalarına. mahlasla yazdım: ikiz kuleyi topa tuttum yitik şehrin gölgesinde ezildim yandım. başıma isabet etti sapan taşları öldüm, dirildim boş yere azap kuyusunda. nasıl boşaldı ipi; düştü yaralı mendilim nasıl eriyip bitti zaman; dağıldı toy. bitmedi henüz dağın kara kabusu.
    R. Ezgi Çakıroğlu DEVRİK TUVAL incecik bir gölge, bedenin; hüzün kokan bir akşamüstüne iliştirilmiş batmak üzere olan bir kırmızı küreden ateş lekeleri saçılmış eteklerine (ressam öyle çizmiş) ve bir rüzgar geçmiş çukurlarda biriktirilmiş anıların içinden bir yağmur yağmış gökkuşağını yansıtmış gözlerin zaman çizgisinden dışarı kanatsız kuğuların aryası başlamış ağırdan ve perde ardından bir gölge (senin miymiş?) geçip aynanın karşısına üzerine bir bir hüzünler denemiş yüzünü örtmüş kızıl bir şapka birbirine karışmış boyaların arasında düş kaybından ölü bulunan; gözlerinmiş...
    Mehmet Şükrü K. PALTOLU RUH / 2. TABLET dilin dile bıraktığı tadı ancak dudaklar anlar yeterince zamanı vardır aslında / şafağa göz merceğini ters çevirerek bakan kelebeğin toprakta uyuyan çiçekte rüya gören ezginin ay, kendine uluyan kurttan gebe bu yüzden denizin yutkunarak böğürmesi tutsağı olması kum ve kayaların dal boşluğuna yerleşen ağaçtaki su ne zaman çarpsa bir dalga kırana/yanar avucumda anne ve baş örtülü çocuk ah sandal giyen çıplak kadın gecenin içinde gizli mutluluk getiren el iki aşkla taçlandırılır insan sevişirken yanmış bir keman sesiyle
    Mehmet Şükrü K. ŞİİR, GERÇEKLİĞİN PARANTEZE ALINMIŞ YÜZÜ (MÜ)DÜR? Alman düşünür Edmund Husserl, nesnenin bilgisine ancak öz'den varılabilir der. Husserl, fenomenlerin bu güne kadar şu ya da bu yönden anlatıldığını fakat onların kendiliklerinde ne olduklarının henüz çözülmediğine inanır. Ona göre bilinmeyen bu fenomenlerin başında da insan gelmektedir. İnsanın ne olduğu ve varoluşsal dayanaklarının neler olduğu elbette düşünme konusudur. Ama bu yazımızın konusu değildir. Biz şunu biliyoruz ki özne olmadan nesne de olamaz ve nesne ancak özneyle denenebildiği kadar bilinebilir. Öznenin nesneyle etkileşimi kendisinde bulunan akt'lara göre gerçekleşir. Özne tarafından algılama konusu olmayan bir nesnenin, doğrudan ve dolaysız olarak kavranması mümkün değildir. Bu açıdan yaklaştığımızda nesnenin özne tarafından denenmesi, düşünürümüzün dediği gibi ancak fenomenolojik (olaybilim) yöntemiyle yapılabilir. Bunu gerçekleştirebilmek için bilinç nesneye yöneltilmelidir. Bilincin bu yöneliminde önkoşul, bütün verilmiş bilgileri ortadan kaldırmak (paranteze almak) tır. Husserl'a göre paranteze alma üç çeşittir: 1- Tarihle ilgili paranteze alma. Burada amaç incelenen nesne ile ilgili tüm görüşleri bir tarafa atmaktır. 2- Varoluşla ilgili parantez içine alma. İncelenen nesnelerin gerçekten var olup olmadığı ile ilgili görüşleri bir yana atmaktır. 3- İde'lerle ilgili parantez içine alma. Burada da amaç zaman ve uzayla ilgili belirlemelerin tümünü bir yana atmaktır. Şimdi paranteze alma eylemini bir örnek üzerinde inceleyelim. Çevremizde gördüğümüz gülleri duyularımızla kavrıyoruz. Gülü renginden, kokusundan, biçiminden bağımsız olarak düşündüğümüzde, güle yüklediğimiz tüm anlamları yok saydığımızda, gül hakkındaki tüm bilgilerimizi attığımızda geriye ne kalır sizce? Hiçbir şey kalmaz demeyin. Geriye gül kavramı, idea'sı yani öz'ü kalır. İşte bu öz Husserl!a göre, başka varlığa indirgenemeyen gerçeklik yani fenomendir. Husserl fenomen kavramını olayın içindeki öz anlamında kullanır. Ona göre doğru bilgi de olayın içindeki öz'ün (fenomen) bilgisidir. Bir düşünürün amacı doğru bilgiye, hiç kimsenin kendisinden şüphe edemeyeceği kesinlikte bir bilgiye ulaşmaktır. Hemen belirtelim ki hiçbir düşünür bu amacına ulaşmış değildir. Peki ya şair! Şairin görevi nedir? Şair de tıpkı düşünür gibi doğru bilgiye ulaşmak amacında mı olmalıdır? Aslında hayır. Ama o tıpkı düşünürün yaptığı gibi bir yöntem kullanmak zorundadır. Benim burada düşündüğüm yöntem Paranteze alma yöntemidir. Tıpkı Huseerl'ın nesnenin öz'üne ulaşmak için uyguladığı yöntem gibi şair de içinde yaşadığı evrende algıladığı tüm nesneleri tek tek paranteze alarak yani onlarla ilgili tüm görüşlerini bir tarafa atarak, o nesneleri tüm özelliklerinden soyutlayarak, onların öz'üne ulaşmaya çalışmalıdır. Çünkü insanın içinde yaşadığı evren bir fenomenler topluluğudur ve bütün fenomenler evrensel bir bağlılık içinde birbirlerini karşılıklı olarak belirler. Yaşadığımız dünyayı daha iyi kavramak ya da yeniden kurmak için, fenomenoloji yöntemiyle çalıştığımız sürece, çok daha iyi yapıtlar ortaya koyabiliriz. Husserl, evreni kavramamız için önce kendimizi kavramamız gerektiğini ileri sürmektedir. Her şeyi vücudumuzla deneyeceğiz, evrene vücudumuzla açılacağız. Başkasının ben'i ancak kendi ben'imizle anlam kazanacaktır. Başkasının vücudunu, kendi vücudumuzdan aldığımız vücut anlamını onun vücudunu aktararak kavrayabiliriz. Bu aktarma bize, kendi ben'imizin içinde başkasının ben'inin de yaşamakta olduğu gerçeğini verir. Evreni ve evrendeki tüm varlıkları kendi ben'ini aşmış bir ben'le kavrayabiliriz ancak. Şair dediğimiz insan, kendi ben'ini aşmış, madde dünyasına kendinden hareketle biçim veren kişidir. Biçim verme etkinliğinin tam anlamıyla gerçekleştirilebilmesi için de Husserl'ın önerdiği fenomenolojik yöntemin şair tarafından uygulanması şart. Çünkü varlıkların gerçekte ne olduklarını anlayabilmemiz için onları duyu organlarıyla algıladığımız özelliklerinden soyutlayarak düşünmemiz gerekir. Ancak bu şekilde öz'lerine ulaşabiliriz. Şair önce nesneyi algılar sonra bilincine varır. Buradan hareketle fenomenoloji yöntemini uygulayarak nesnenin öz'üne ilişkin bilgiyi edinir ve yazma sürecinde o nesneyi yeniden biçimlendirir.




  • AnaSayfa - Andız Sayfası