Bahar/2007 - 10. Sayı






Hülya Deniz Ünal

çiçekSİZ...
"
... 
çiçekSİZ… 
her şey anlamsız, hepsi
silinmiş bir den-iz*
sıcak bir somunun yitik anısı
bulutların arasında göğeren
kokusu yalnızlığın 
üzerimde zehir zemberek 
desenleri geçmişin, 
yorganımı hüzünle kaplamış annem..  
kime atsam yüreğimi,
budanan bir ağacın ağrısı, 
kopan bir kolun. 
acısına gömülüp karaya koşan 
yapraklarla kız çocuğu 
Asi'ye özenip izin almadan 
benden toprağa 
bellek orada yatarken upuzun, 
çiçeksiz bir yatakta… 

*Behçet Necatigil 


Yüksel Andız HATIRLAMAK ı kızıl kulenin tam önünde ikindi kızıllığı güneşin tersanede demirli tekne iki sakallı balıkçı ben asılıyoruz şaraba yanda padişahın güvercinliği boş şişenin gerisinde Alanya kalesinin burçları dingin laciverdi gökyüzü şişede kayıtlı tarih üzgün güller açmış küçük bahçesinde surların hüzün kokan dalgalar yaşamı özetleyen gizem burada söndü gençliğim ıı bir dal sallanıyor tan ağarıyor usuldan nar ağaçlarının içinden geçen kızıl rüzgar düşlerimin kalesini uyandırıyor şarap tadı akşamdan sızmış kumsala upuzun başlamış sabah devriyesi burçların sessizliğinde denizin gözlerimi açıyor güller başıboş serseri günler yürekte kaynayan kan neredeyse gelecek aşk diyor saf bilincime 'adalet' geliyor önce ııı insan emeğinin adaleti hüküm sürecek sevgiyle uzaya gidecek çocuklar sabah okula gidercesine şiirle yeşerecek dünya Alara çayının çağıldayışı torosların koynunda kıvrılarak acısını hafifletiyordu kelepçenin önümden gidiyordu ihanet güleç yüzlü kardeş güneş battı ufukta bir çobanın ıslığı yağan yağmur avluda bağlılık andında sıra yitik düşler elveda
Adil Okay SANAT VE BARIŞ Sanat bir insan edimidir. İnsana güzellikler sunar. Savaş ise insanın imhasını amaçlar. Sanatçı savaşa karşı çıkışını, bu gün burada olduğu gibi, yüksek sesle söylemelidir. Savaşa hayır demek sanatın ve sanatçının doğasının gereğidir. Bilinen İlk barış temalı sanat eseri, İ.Ö. 421'de Aristophanes tarafından yazıldı ve sahnelendi (Eirene). Atina ile Sparta arasında barış görüşmelerinin sürdüğü sırada sahnelenen oyun, barışın yararlarını yüceltmiştir. Türk destan edebiyatında, daha çok şiir türünde barıştan söz eden ürünler görülmüştür. Katibi'nin 'Barışıklık oldu kavga basıldı' şiiri. Divan edebiyatında da barış temalı şiirler yazılmıştır. Sabit'in yazdığı 'Şerbet-i sulh helal oldu, mey-i cenk haram' bunlardan biridir. Yine anonim bir Çukurova seferberlik türküsü, anaların dilinden savaşı şöyle yermiştir: 'mızıkalar çalınıyor/ onaltılı gelsin diye/ onbeş yaşlı asker mi olur/ topluyorlar ölsün diye...' Savaşın yıkımlarını görmek için, Lorca'yı, Neruda'yı, Paul Eluard'ı, Aragon'u, Bertolt Brecht'i, Hemingvay'i, Kavafis'i, Ciğerhun'u yeniden okumakta, Goya'nın "Savaşın yıkımları" adlı resim serisine, Picasso'nun "La Guvernica" adlı çalışmasına yeniden bakmakta yarar vardır. Barış, şiirde en geniş biçimde 'İkinci Dünya Savaşı' sırasında işlenmiştir. Nazım Hikmet, N. Cumali, Ç. Irgat, O. V. Kanık, O.Rıfat, C. S. Tarancı, Oktay Akbal ve diğer yazar ve şairlerin yapıtları önemli örneklerdir. John Baez, Tracy Chapman, Pink Floyd gibi pop şarkıcıları da, barış mücadelesine müzikleriyle katkıda bulunmuşlardır. (Türkiye'de 'Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu' (BAK), "BarışaRock" adı altında savaş karşıtı bir rock festivali gerçekleştirmektedir. 2003 senesinde Coca Cola şirketinin 'Rock'n Coke' adıyla gerçekleştirdiği festivale tepki olarak doğan BarışaRock, ülkedeki savaş karşıtı hareketin en büyük eylemlerinden biri haline gelmiştir. ) Birbirlerinden farklı yaklaşımlara sahip olmakla birlikte; Kant, Marks, Bakunin, Lenin, Proudhon, Sartre, Marcuse ve Kropotkin gibi bir çok düşünür, ebedi barışı, insanlığın önünde -nihai anlamda varılmak istenen erek bağlamında- tek seçenek görmüşlerdir. Marx, kalıcı ve sürekli bir barışın sağlanamamasının temel nedenini, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki antagonist çelişkinin varlığında görmektedir. Bu çelişkinin kaynağını ise, toplumsal zenginliklerin özel mülk edinilme biçiminde aramaktadır. Özel mülk edinme sonucunda ortaya çıkan tüm eşitsizlik, adaletsizlik vb. sorunlar sonsal bir barışın önündeki engeller olarak durmaktadırlar. Türkiye'de bir süredir devam eden barış girişimlerinin hedefi, sınıfsız, sınırsız bir dünya kurma, yani kalıcı barış hedefine yönelmese de, barış cephesinin güçlenmesi ve barış düşüncesinin içselleşmesi anlamında önemlidir. Benim düşüncem, sınırların ve sınıfların, dolayısıyla orduların olduğu kapitalist bir dünyada kalıcı barışın olanaksız olduğudur. Ama bu kalıcı barış için oturup dünyanın altüst oluşunu veya özel mülkiyetin, dolayısıyla savaşın olmadığı ilkel komünal topluma dönüşü beklemek olarak yorumlanmamalıdır. Savaşları yaratan sistemi değiştirme mücadelesi sürerken, savaşa karşı olan her bireyin, barış uğruna yapacağı işler-eylemler vardır. Geçici ateşkes dönemlerinden, ateşkesi çağrıştıran barış anlaşmalarından da yararlanmalı ve bu çalışmaları desteklemeliyiz. Bu değil aydın-sanatçı olmak, insan olmanın olmazsa olmaz koşuludur. Belki vardığımız nokta benim-bizim düşlediğimiz bir barış dünyası olmayacaktır. Yapılan antlaşmalar savaşa gebe olacaktır ama ilk aşamada yanı başımızda akan kanın durması bizi sevindirecektir. Barış ortamı savaş çığırtkanlığı yapan, savaştan beslenen grupların etkisinin kırılması, halkların barış içinde yan yana yaşama talebinin dillendirilmesi ve daha yüksek sesle haykırılması, gerekirse milyonların barış sloganlarıyla sokaklara dökülmesiyle oluşur. Bu gün burada bir araya gelen yazar ve şairler ile 'şiirle barıştır' etkinliğine destek veren herkes ve siz dinleyiciler barış için bir adım daha atmış oluyorsunuz. Sizleri bu duygularla tekrar selamlıyorum... Not: 'Akdeniz Barış Forumu'nun 16 Aralıkta düzenlediği 'Şiirle Barıştır' etkinliğinde Adil Okay'ın sunduğu bildiri.
Pali Canon JUPİTER kimsin sen uzayın zifrinden çıkmış gelmiş gibi bulmuşum gibi seni zannımuamma ey kelebek bir kanadın da ben olsam ancak o zaman ey gül belki anlayacağım As/ lıyı arıyorum ya da diğer kanadın olmalıyım ey aşk aşk mine'l fakat perde kapanıyor piyano tuşlarının içindeki gizil sese turnasol kağıdı yok bu bilmecede kaybediyorum boyutu başkaları ışığıma bakacak piyanonun kuyruğundan doodle'lar fantazyaya uçuyor son konseri olabilir Ayşegül Sarıca'nın son emperor Ottoman Beethoven ve Mozart en parlağı diyorlar lilişan lilişan yankee bizim yankee solcer Aslı burada mısın:
Mustafa Ergin Kılıç İNTİHAR "ölüm değil hiçbir intihar yaşayamadığımızın cevabı tanrıya!" ayrık otu kalbim camla cam kesiği arası gelgit ruhum beyazını küfle örten peynir çökelek düşlerim sararmış birbirine bakıp ağlaşmakta yaralarım sokağın başındaki dilenci göz yaşlarını silmek için toplamış mendilini dibini anlatmış biten şarap şişesine dibini duvarın dibine şimdi fark ettim çınarın kökü dayanmış binaya giriyorum kararmış mozaiğin beyazları kapılar menteşesini kırmış yaslanmak için duvarlara belli ki zili çalınmış tüm evlerin birbirine hüzün kunduralar kenet kapının önüne iç içe geçmiş terlikler ceketim ceketine vestiyerde paltonun koluna atkım yıkık imgelerin vurduğu şiir çocuğum yarası belli gök gürültüsü kalmış yağmur annesinden varmış bir bildiği sakalımda körelmeyen jiletin çürük elma kokuyor yanaklarımda bileklerin
Ayşe Çekiç Yamaç İPEK YARASI BU, DİZE DİZE KANAYAN Dizelerin sarhoşluğu içindeyim. Nereden başlayacağımı bilemiyorum. "Sen söyle İzmir'in oğlu, nereden başlamalı?" İpek Yarası'nı elime aldığımda, yüreğimdeki ipek yaralarının kanamaya başlayacağını nereden bilebilirdim? Her dize, yeni hüzünler saldı içime, eski yaralarımı kanattı. An oldu coştum, an oldu gözlerimdeki sağanakla savruldum: "Ağıt mı şenlik mi belli değil can evimde düğümlenen uğultu" Sözcükler umarsız duyumsadıklarımı anlatmaya. Karmakarışık sözcük denizim. "Gözlerinde çalkalanan halk denizinden…"mi başlamalı, her dizesi insana adanan çalkantılardan mı, kestiremiyorum. Bir çağrıda duraksıyorum sonra: "……… Çiğnenmiş tabletlerine Babil'in gel birlikte ağlayalım ……….." Yalnız Babil'e değil, vurulan "masal kuşu"na da, "yaralanmış gözde aşklar"a da birlikte ağlıyoruz. "Haramilerin yaydığı posta ölü çocukları" birlikte taşıyoruz. Bir yıldız arıyorum sonra geceye fırlatmak için… İpek Yarası'nın dizelerini fırlatıyorum sonra: "……….. Bir yıldız bulsam da fırlatsam geceye Bir yıldız bulsam da avutsam bebeleri Bir yıldız bulsam da dağıtsam annelere Bir yıldız bulsam da çıksam sabaha ………….." Hain pusular geçiyor gözlerimden. Kan damlayan dizelerde duraksıyorum. Yüreğim çığlık çığlığa… Uğur'lar, Dinkler, Onat'lar, Cömert'ler, Dursun'lar ve daha nicelerinin görüntüsü, gözpınarlarımdan damlıyor. "………. Dalgın labirent yine unutmuş çıkışını Çırpınıyor atlasındaki çok renkli kumu Yok mu celladına tükürecek? Yok mu celladına tükürecek? İpiyle kıvranıyor insanlık onuru." Ve bir dize, canevimden vuruyor beni. "……. Şunu yaz bir kenara yoldaşcağızım: Şimdi rağbet ırkı ile mezhebine" Yüksek Hüzün'de son zamanlarda artan savaş çığırtkanlığını anımsıyorum. Ben değil, dizeler benim yerime haykırıyor: "………… Aslında puşt tayfası buyuruyor Üç-beş dolar doğrayarak şanına Güya ki bu göz, bu kaş, bu ten Silindir gibi geçecek düşman üstünden -Mehteran yırtınsa da sultanı sağır- Bayrakları bayrak yapan gözyaşı mıdır?... Hüzün ki yükseklerde dalgalanıyor. …………" "Ağır Aksak" değil, döne döne okuyorum dizeleri. Her dize, içimde söz yangınları yaratıyor. Hiç çıkmadığımız, çıkamadığımız karanlıkları yeniden yaşıyorum. İnsana umudun yitirilmediğini görüyorum yine de… Yazın dostlarına işlenen şiirlerde gözüm… Her birisini kendim için yazılmış sayıp, yüreğime işliyorum hepsini; dize dize, nakış nakış, oya oya… Dışarıda hava bulutlu… Yağmur yağdı yağacak… Öylesine dolmuşum ki dizelerle, yunmuş arınmışım şiir yağmurlarında… Biraz da dışarıdaki yağmurda ıslanayım, diyerek çıkıyorum. İçimden çağlayan dizelerin etkisiyle, her yağmur damlasını "alnından öpmek" geliyor içimden: "……… Akşamı bir ıslığa yatırsak Yeniden yorumlasak dağları Şiir sağnak bulutundan Yağmuru alnından öpsek ……….." "Elmalar da toparlandı, çürük mevsime kaldık" Sevgili Ahmet Günbaş. İyi ki yazmışsınız İpek Yarası'nı. "Yarama kardeş gibi bakıyorum artık" Dizelerinizdeki damlaların alnından öpüyorum. AHMET GÜNBAŞ İPEK YARASI, İmbat Yayınları, Şiir, 96 Sayfa Birinci Basım, Ekim 2006
A.Uğur Olgar MOLOZ PARK "deniz kenarında, moloz parktı adı çocukluğun… kenarı olmayan bankları boş acının artık hiçbir anne uğramıyor ıssız sevinçlere artık anneler… artık çok yorgun!" - S. Aylin Antmen Güneyin poyraz yanığı yüzlü insanlarının kenti Silifke'de Göksu nehri kenarındaki güz parkında, bir bankta oturuyorum. Kargodan birkaç saat önce aldığım "Moloz Park" adlı şiir kitabını tutuyorum elimde. Tepemde dinelen söğüt ağacı eğilip merakla bakıyor kitaba, bir sarı yaprak düşürüyor ayaklarımın dibine. Alıp özenle kitabın arasına koyuyorum. Park dile gelip "ben moloz değilim, bak deniz değil nehir kenarını yurt seçtim, ama benim de kenarlarım yok, ben de çocuğum" diyor. "Beni sayma, oturduğuma aldanma, acının boş banklarını duyumsayabiliyorum" diye yanıtlıyorum. Kitap güzel ve karakteristik bir el yazısıyla adıma imzalanmış, şiirin son perilerinden biri olan sevgili S.Aylin Antmen tarafından. Güz göğünü anımsatan sarı hülyalı bir kapak, ilkin alıp götürüyor insanı o hüzün dönümlerine, doğanın kendini öldürmeye hazırlandığı, en karamsar olduğu o yaprak dökümü süremine.. Kitaba adını veren "Moloz Park"ın harflerinin arasına tek tek dizeler yerleştirildiğini görüyorum, ki çok çok küçük (ama içeriği ve şiirselliği çok çok büyük) olan bu dizeleri okuyabilmek için büyüteç kullanmak gerek. Ben de üşenmeden bir büyüteç bulup okuyabildiğim bu güzel dizeleri size aktarıyorum: M/ gerisinde, pullarını sıyırır tüm solungaçlıların O/ ürperdi ipince ve o gün doğdu hades… L/geldim yeraltının, koynuna serilmeye; kam ışığımı çağırdı ateş içinden; O/ acı sularla küllenen bedenimin huşu içinde zamanda yankılanmasını izledim. Z/öğlen uykularında bal arıları gibi vızıldıyordu hayat bahara yetme dal rüzgarın oynaştığı hışırtılarını işliyordu/sesi doldu omuz başıma. P/çıkarken şehrin karanlığına güneş teslim etti sıcağı, ellerine A/yüzü olmayan melunlar, biçim lütfedilmiş biçimsizlik R/dişi tırpanların öğdüğü gelecekçi düşlerimizin rahminden ırmak olmalı bir ağzın K/rüzgara tuttuğunda elbisen yapışmasın üzerine leke gibi istemem. Kitap ön ve arka kapağı dışında tam 80 sayfa. Bazı şiirlerdeki uzun dizeler nedeniyle küçük punto yeğlenmiş. Sayfa numaraları yukarıda, soldaki numaraların sağında, sağdaki numaraların ise solunda küçük dik bir çizgi var. Sayfalara görsel bir güzellik katmış.. Aykut Osman Antmen'e adanmış olan yapıt Liman Yayıncılık tarafından şiir dizisinin turuncu serisinin birinci kitabı olarak yayımlanmış. Yayın yönetmenliğini ise sevgili şair dost Cengiz Orhan yapmış. Cengiz'i ve bu tür üretimlerin gizli kahramanlarından sayılması gereken kapak/dizgi uygulamacılarından biri olan Ferdi Aydın'ı yürekten kutlamalı.. Ser Matbaacılık'ın da hakkını teslim etmeli.. "Işık dolu yarınlara" diye biten güzel bir sunu yazısından sonra, "İçindekiler" sayfası geliyor. Kitaba adını veren "Moloz Park" şiirinin adının, öteki şiirlerden ayrılması için bold (kalın) yazıldığını görüyoruz. İlk şiirden önce, "ellerim çiçek kesilmemeliydi / savaşın ortasında" dizeleri beni alıp götürüyor Felluceli, Filistinli çocukların savaş ortasındaki acı gülüşlerinin yanına, "ellerimiz silaha dönüşmeliydi, fakat barış kurşunu atan çiçekten silaha" diye mırıldanıyorum kendi kendime üzgüyle.. S.Aylin Antmen gibi duyarlı, uzun soluklu, küresel üstü şairlerin varlığını, gittikçe çığ gibi çoğaldıklarını düşündükçe yurt ve dünya barışı adına umutlanıyorum. Dayımın ölümü nedeniyle gittiğim 2005 yaz ortası İstanbul'unda, S.Aylin Antmen, Cengiz Orhan ve Selçuk Erat'la tanıştığım günü düşünüyorum. Sevgili dayıma karşı son görevlerimi yerine getirdikten sonra, Silifke'ye dönmeden önce bir günümü şair arkadaşlarıma ayırmıştım. Cengiz'in bürosunda toplanmıştık, İstiklal Caddesinin Sadri Alışık Sokağına sapan köşesinde karşılamıştı beni Aylin. Ne güzel söyleşmiş, şiirler okumuştuk. Sonra da Mis Sokakta yönetimevi olan Şair Çıkmazı dergisini ziyaret etmek istemiş, ama sevgili Nilgün Polat ve Adnan Acar'ı bulamamıştık. Öğle yemeğini sevgili Selçuk Erat'ın yanında yemiş, birlikte fotoğraflar çektirmiştik. O gün, yakında şiir kitabının çıkacağını muştulamıştı S.Aylin Antmen. Türk şiir ve edebiyatına güzel bir yapıt kazandıracağını gözlerindeki pırıltıdan, içi içine sığmayan sevecen ve heyecanlı yapısından, ipeksi konuşmalarından anlamıştım. Beş bölüme ayrıldığını saptadığım kitaptaki şiir sayısı 42. Kitabın arka kapağında Cengiz Orhan'ın betimlediği gibi; S.Aylin Antmen'in şiirlerinde ilk göze çarpan özellik, anlamların devinimini en ince ayrıntılarıyla yakalayıp eşsiz bir sözcük süzgecinden geçirerek şiirlerinde okuyucuya hissettirmesi, tinsel derinliğin ve düşünce gücünün izini sürmesi, okuyucuyu yüzeyde tutmaması. Zaman zaman köklerini antik dünyaya, mitolojiye salan, felsefe taşlarında bilenen özgün şiirleriyle gerçekten derin yazıyor şair. Her şiir kendi içinde bütünlük taşıdığı gibi, tüm kitaba yayılan bir bütünlük de söz konusu. İmgeler yerli yerinde kullanılmış, alışılmamış bağdaştırmalar yeğlenmiş, "şiir dizeyle yazılır" savını doğrulayacak denli ustaca işlenmiş dizelerle örülmüş şiirler.. Aslında "Moloz Park" kitabını daha kapsamlı bir mercek altına alıp, masaya yatırarak incelemek, bütün şiirleri tek tek ele alarak irdelemek, ne demek istediğini, nasıl yazıldığını ortaya koymak gerekir. Çünkü burada tanıtmaya çalıştığımız yapıt, daha kapsamlı poetik bir incelemeyi gerçekten hak ediyor. Yayın hayatına son veren "Yaşayan Yarın" dergisinin yayın kurulu üyeliğinden ve "Litterature" dergisinin bir dönem genel yayın yönetmenliğinden de tanıdığımız S.Aylin Antmen'i gelecek yıllarda çok büyük bir şair olarak anacağımızı çok iyi biliyorum. "Moloz Park"taki şiirlerden seçtiğim birkaç dize S.Aylin Antmen'in şiiri hakkında daha iyi fikir verecektir: "Ölümün kokusuna sinen çiçek ol / Bilgiyi doğur Yıldız Çocuğu" - "İnci Tohumu" adlı şiirden. "her çocuk içinden susar / eli şeker kanayan çocukların / çavdar tarlalarına / giremeyişlerine - "Eskizlere Yazılmaz Hüzün" adlı şiirden. "marcia duvarının az ilerisinde / öldüğü yerden doğardı elleri - "Marcia Duvarı" adlı şiirden. "oyuncak gülüşlerim / sulu sepken akardı / gemilerim batarken" - "Yengeç Sevişmeler" adlı şiirden. "ekose gülüşleri var tanrınızın / en olmasız, tiz bir ses / belleklere/ uykularda bölük pörçük sırıtan / güz çeşmesinde bir dilek oturması / akan suya ters dualar, ondandır - "Dilek Oturması" adlı şiirden. "kesti ellerini yeryüzü, göğe sustu adam sesini / kadın dudaklarından içirdi usulca yataklaşan ırmağın sütünü" - "Döşsevi - I -" adlı şiirden. "akmak sel gibi ateşin yataklarına / artakalanımızdan hamaklar kurup ağrıyan sırtımıza / sallanmak kendi üzerimizde / hiç yanmadan, kesmeden ince ip; / ayak parmaklarımızı / bir sıvı biçmek varlığımıza hayattan… - "VIII. Ateş Parkı" ndan. "ellerini bağışladı Tanrı göğe, bileklerinden sızdı Gözyaşı. Düştü yüze; - " 'Yüz Dünya' Üzerinde Yaratılışın Şiiri" adlı şiirden. 1981 İstanbul doğumlu olan ve şimdilerde, şiirler içinde yatan sevgili Can Yücel'in cennet mekanı olan Datça ile İstanbul arasında mekik dokuyan S.Aylin Antmen'i bu özgün ve titiz çalışması nedeniyle kutluyor, nice yeni şiir kitaplarına adını ve yüreğini yazdırmasını diliyorum. * Moloz Park: Aylin Süreyya Antmen'in şiir kitabı
Kemal Gündüzalp ÇÖLÜM BEN! - Gökhan Cengizhan'a - Hiç umudum da kalmadı zamanın peşinde koşarken Hayat beni çöle çağırıyor durmadan, sessiz ıssızlığa Kendimde bir yitiğim oysa ben, kayıp ilanlarında!.. Ne belli, çöl sizsiniz belki de ağaçları yakan hani Ki, aşk da yitik bir çöldür derinliklerimin içinde Ben zaten cehennemi sevmiştim cennet değilken. Adını sil defterimden, beynimden yüreğime kazınan O dilini yitirmiş simge, o tinsiz tenin yoksunluğu Ben: yığma sözcüklerden oluşmuş kara bütünsellik. Ben: yığma sözcükler karmaşasıydım da aslında Bütünlüğün izinde yorgun düşmüş, çölsem eğer Kum demeliydim: dağılmış bedenimin parçaları. Taneydim, bireydim şiir ülkesinde perişan ağıt Tek tek dizelerden oluşmuş kum tepeleri ıssızlığı Saklı halim, fırtına artığı gizemim, gizdim şimdi. Hiç çirkin sevgilim olmamış fotoğrafları kanıt Aşkta bunun için yenildim ötekine, büyülü anıt Ne büyük yanılgıdır ayrılık: eski bir zor kelime! Kendisiyle düello eden çelişkiler yumağıydım Ozanın yüreğiymiş, sayrı ve eksik bir neşterle Dalgıcın bıçaklanmışı suyun üstündeki ceset! Bir uzaklıktır bilinç-ötesi dizemin dinginliği Bir kara-kutu ayrılıktır şiire sinen aşkın ilacı Bir tükenmişliktir kavuşamamanın gizemi... Ey vuslat! Birleştir dağılmış beden parçalarını Kendine yetemeyen boynu bükük organlarını Örtük ve ellerini, ayaklarını, çünkü ben çöl'üm! Neyin ertelenmiş ölümüydüm gömütlere sığmayan Üşüyen tinimi sağaltırken o soğuk kış gecelerinde Ey şiir(sel olan): ey kendini kurtaran büyük Tin!.. Dağlar üstüme yıkılırdı bir denizden ben kaçarken Saklı imgeleri yığamadım yamacına yanardağın Deli olmak kolaydı: bir gizli tanığı vardır her suçun. ./. Çözülmüş bütün köprü ayakları, yollar yarılmış Depremsiz yıkılmış evlerin herhangi bir e hali Sanal e-postalarımı yırtamıyorum! Silsem mi? Yine düşteyim, yine zavallıdır kapalı ağızda dilim En çok kendime kıymayı beceriyorum, şiir biliyor Bunu. Kendimi sağaltamıyorum hiçbir kış günü!.. Gidip bir soysuza yar olamam, soylu olan benim Sığınacak kale gibi bir kentim olmadı hiçbir zaman Kaçsam mı, bir kurtuluşum eksik o yalnızlıktan. Gözlerimi kendime saklıyorum, kirpiklerim ıslak Küçük not kağıtlarına yaşlar akıyor, silemiyorum Dolmakalemimi çöpe attım, ayrılıklarda çölüm ben. Aydın, 10 Ekim 2003
Serkan Özer KÖPRÜALTI DÜŞ elbiselerim benden önce giriyor yatağa bir rastlantı sonucu her yer eylül oluyor, eylül doluyor mahzenime yastığımda halikarnas mavisi iyiliğimden geliyor balıklar eylül dolu mahzenim!hala.. yakaladığım hayal karyoladan aşağı dökülüyor köprüaltı düş, köprüaltı şiir… sakladım mı sözcüklerimi ki kamaşıyor gözlerim karıncalar gibi de değil yüzümü dağlıyor kalbim soğuk kendini tekrar edip dururuyor pencere çarpıp karartıyor yüzümü yaktığım ateşe geliyor şiir böcekleri gece yığılı bir enkaz ise şimdi yoruyor kalbim biraz daha ötesine isteksizce bir seçeneği işaretliyor
Hakan Sürsal KEDİ yerlinin servetinden sakınmalısın ziyneti tanrısının kemiğidir tırnakların için mum yakacağım gözlerin tırmalıyor ah! acın yıpratıyor dişini kırmadan soyunmayacağım kedikadın ne harlıyorsun can kabında süt ve kül uzanıyorsun yanıma kükreyen pençenin kafesi dar yarası kalbin çerçevesidir şimdi ormanı sana salacağım...
Şükran Aydın HİSSİM BENİ ÖLDÜR yıldız yarasıdır yaran, gümüş sararlar da geçmez hiç izlenir durursun ömür biçence -akar içine şaraptan nehir- zaman dar ağacında yapraklanır son bir bahar çağrısıdır kulaklarına yaslanır hınçlardan ayıklanmış sesin karma bir şıklığı giyer kadınsındır sadelik yeter esmezsen çıkmazsın gündüze içinin duvarından yol yıldızlığına yara evinden gider zembildir mucize yokuşunun sonunda -neler hediye eder- yorgun susundur gemici düğümleri boğazını dirhem dirhem keser sevda ekinine düşen ateşsindir rüzgâr üzerine titrer bir yıldızı ne büyütür? histen öte sevdaya bağlı gemisindir yosun tutmak seni mahveder 16 Temmuz 2006 Pazar 21:11
S.Aylin Antmen İNSAN SÖYLEME SANATI Araştırmacı yazar, şair ve düşünür Aykut O.Antmen'in; acının büyüttüğü ışıkla; yüreklere 'sevgi veren ağaçlar' diktiği, i nsanın özüne dönüş gereksinimini işlediği 'Kozmik Çekirdek' Artshop yayınlarından çıktı. Kozmik Çekirdek; bizlere, özü ve insanı özgün şiir diliyle anlatırken, aslında, İnsan Söyleme Sanatı'yla içimizdeki kapalı odayı ve bu odadan gelen seslerin zaman dilimine yayılma sürecini göz önüne serer. Bu odanın onun nezdinde kapısı yoktur, sadece birkaç tane pencere vardır, hepimiz kendi odamızın penceresinden hayatı duyumsayabilmek isteriz, ancak duruluğu geri kazanmadan bu mümkün değildir. İlkel dönemlerinde olan insan, büyük modernizm yalanı altında, kendi doğasını yok etmeye devam eder, sonra bir insan gelir ve iç görüsüyle der ki; duruluğunu giyin, çünkü onu soyunmuş olman bile yaratılışa ihanettir. Birçoğu ego üzerine kurulu küçük hiyerarşik sistemler, hedonist düzenbazlıklar, yüzeyde salınmanın dayanılmaz hafifliği, bedenin içindeki devasal ruhu öldürür. Yerine, derine ve basınca dayanıksız, ruhunu her an görmezden gelen insan bedenleri gelir. İnsan yaşamına ait derin acılar, sarsıntılar ve trajediler bizi yine kendi duruluğumuza döndürerek, yaşam karşısında şansa karşılık ruhun kefaletini ister... Kozmik Çekirdek, bu insanların suskun ve yaralı dili olarak görülebilir. Ölümünün 13.yıldönümünde dillenen Kozmik Çekirdek, okuyucuna uçsuz bucaksız bir evrende yolculuğu sunarak, insanın bir dünya canlısı değil, bir evren yolcusu olduğunu vurguluyor. Varlık nedir, insan gücü nedir ve nasıl değerlendirilmeli? gibi sorulara önayak oluyor. Sadece şiir değil, dünya tarihi, spiritüalizm, metafizik, parapsikoloji gibi konularla içli dışlı olan Antmen, bütün birikimini kısa cümlelerle kurduğu iç evrenine aktardı. Bizler, aslında okuduğumuz dizelerde her birinin yaşanmışlığından kalan tortuyu çözüyoruz. Konuşmacı olarak bulunduğu konferanslardan, düşüncelerini insanlarla paylaştığı yıllardan kalan bilgileri bu kitapla gün ışığına bir kez daha çıkıyor. Genç yaşlarından beri dine olan tutkulu inancı, ruhani boyutlarda salınmasına ve insana dair her şeyi ruhuna işlemesine neden oldu. Bilgi, inanç ve insana dair üçlemeyle ruhun kapısını araladı. Şiir yaşamı, hayatının sadece küçük bir kısmını kapsadı. Araştırmacı yazarlığı, dergiciliği, köşe yazarlığı onun zamanını bölüşen kaynaklar oldu. Doğuştan edindiği acılarla baş ederken, manevi yokluklarıyla da kemikleşen acısına karşı daima insan sevgisi arayışında doğanın ve canlı hayatının savunuculuğunu yaptı. O'na göre her canlı sevgi pınarından su içen bir evren yolcusuydu ve hatta bundan fazlası, içinde ışık besleyen bir mucizeydi. İnsana olan bitmek bilmeyen inancı, yaşam alanının bir ağaç gibi dallanıp budaklanmasına neden oldu. Çevreyi ve hayvanları korumak adına 'Evren Sevgi Birliği'ni kurarak, 'Yeşiller Partisi'yle daima birlik içinde çalışmalarda bulundu. İnsanları bu konularda bilinçlendirmek için Sevecen dergisi sayfalarından ESB oluşumu çerçevesinde insanlara seslendi. Bu denli yaşama bağlı olan Antmen, mevcut bütün sevgileri, senelerce dayanışma içinde olduğu grup ve dostları kalbinde saklayarak hastalığı dolayısıyla inzivaya çekildi. 1969 yılında başlayan dünyevi yolculuğu, 20 Kasım 1993'te ışığa göç etti. O'nu saygı ve derin bir sevgiyle ölümünün on üçüncü yılında anıyorum. Diliyorum ki; Kozmik Çekirdek, bizlere duruluğumuzu ve azalan insan sevgimizi geri kazandırır.
Akın Zayim DURSA YAKALARDIK ZAMANI dursa yakalardık zamanı.hırsızı olmazdı hayatımızın ve zaman ellerinde şımarık bir çocuk. kahkaha atıyor.her arkasını döndüğünde gün dönümlerine ellerinin kirini uzatıp kendi aynasının tozlu raflarından yürütüyor alnının kızarık öykülerini… bir de insanlığımızı çarpar yüzümüze çıkmaz sokak gibi çocuk çıkmazlarıyla oynar bir adam yollara devam şımarık çocuklar gibi. kendi yüreğinin göçünde elleri alınmasın diye yarının kovalamaca günlerinden göç ...kırlangıç şimdi aklında.yıldız kadar uzak kopartır bir dalın kırılan sevdasını… Dursa yakalayacaktık Hırsızı olmayacaktı hayatımızın Kirli ellerini uzatıp Büyütemeyecekti Böylesine acımasız ve sorgusuz Çıkmayacaktı karşımıza Ve bir çıkmaz sokakta Çarpmayacaktı yüzümüze İçinde kaybettiğimiz çocukluğumuzu…
Aydan Yalçın İNSAN ÇIKMAZI yalçın dağların ardında meşalesini yakan ateş gözlü tanrıdır fırıldak zaman yürek kiri gözlerinde birikmiş ey! ölümlü ey! insan sen ki çırılçıplak geldiğin bu dünyada gelgeç hazlar peşinde koştun kötülük okları sapladın yüreğine masumiyetini unuttun onun içindir ki " hiç dinmedi içinde sancı çeken dağ " hor gördün hoş görmen gerekirken cinsini tükettin kaynağını bedenindeki kutsal suyun uyuyan kılıçtı içinde boynuzlu şeytan seni büyüklenme denizi benekli yılan saksıda çınarlar büyüten afili insan ütopyaların söyle nerde düşlerin neden talan sızılı yorgunluk var yüzünde hem de derin bir hüzün çarmıha gerili mi kalacak söylesene gökyüzün gün dökümünde ömrün mevsimlerin suskuda ah ! kalemim kanıyor bu insan çıkmazında
tan doğan AN(LAT)I - YIKIM ÜZERİNE... 'yıkım' üzerine … 'Yıkım anının yapım anıyla aynı değere sahip olduğuna inanıyorum. Yıkarken aynı zamanda bir şey yaratmış oluruz. Yıkımın, sanat yapıtları yaratmak için gereken güdülerden daha fazla coşku ve hüsran gerektirdiğini kesikle söyleyemeyiz.' / Monica Bonvicini 1965, Venedik/İtalya- Çekiç Sallama (Eski bir tartışma) 1998/2003- Renkli video projeksiyon, DVD, 60'. Duvarı (ya da, sanat yapıtını) 'yapmak' -'örmek'- denli, 'yıkmak' da doğal bir tüze/hak sanatçı için. Emek onun: Ter, nasır; us, yürek… onca ona (toplumsal bir kaygı taşımıyorsa). İzleyen -bu, okuyan/okur, duyan, algılayan vb. de olabilir-, karşı çıkabilir 'yıkım'a. Sanatçının, bu karşı çıkışa karşı çıkma tüzesi/hakkı söz konusudur: Üreten -bu bağlamda, 'yıkan'- kişi olarak, ister-istemez, izleyiciyle bir yolculuğa çıkarken, önce onun sürükleyeni olur, kısa bir zaman sonra bırakanı -terk edeni/ savuranı/fırlatanı... İzleyenin, sanatçıyı bire-bir anlama/algılama (onunla örtüşme) olasılığının (hiç olmayışından, ya da, en azından) düşük oluşundan ve sanatçının, bu olgunun ayırdında (bilincinde) olmasından ötürüdür, izleyenin yalnız yolculuğunun başlaması… (Bu bağlamda, sanatçının törebilim/etik, bulunç/vicdan, güzelduyu/estetik anlayışı irdelenebilir mi, bile bile izleyenini yalnızlığa sürükledi diye?...) Burada, 'işlevsel süreç' de önemli. Salt 'yıkmak için yıkmak' adına bir düşün/felsefe iyesi olabileceği gibi sanatçının, yapıtının işlevinin bittiğini ve bir başka yapıta/yapıma gebe kalmak için, önceki yapıtını öldürme gereğini de duyması söz konusu olabilir. Eytişimsel/diyalektik bir süreçtir üstelik bu doğum-yaşam-ölüm sacayağı (eşdeyişle, sav-karşısav-bireşim.) Sanatçı, izleyicide oluşturduğu (yarattığı) yolculuğu bir an izler. 'İvedi' bir başka yapıma yolcu olmak, 'olmazsa olmazı'dır onun. 'Yüzyıllık Yalnızlık' gebeliğini yeniden başlatır: Geceler-günler boyu bitimsiz kanamalar, sönümsüz yangınlar, derin/yeğin acılar… Hepsi, öldürmek için doğuracağı çocuğu içindir ('önce öp / doğur sonra beni' ve biraz yaşat, öldür sonra!) Sonra yeni çocuklar ve yeni ölümler… Ve arada, 'bir solukluk yaşam!' Bunun içindir, duvarı yapması/örmesi denli yıkması sanatçının: Varolmaktan 'varoluş'a dönüşmesi ve kalıcılığı -ölümsüzlüğü- yoklukta/hiçlikte bulma karşıtlığını (Herakleitosça) içselleştirebilmesindedir. 'En güzel çocuğu'ysa -kendi elleriyle öldürdüğü nice çocuktan sonra!-, ölümünden önce yaptığı ve yıkmaya/öldürmeye zamanının yetmediği son çocuğudur, ya da, öldürdüğü sanısına kapıldığımız, oysa, yüzyıllar boyu 'öpe öpe' yaşattığı, tüm çocukları…
Yelda Karataş DİVAN-I TEN - Kimse ölmüyor biz sevişirken Gönlün gülüyor bana bakarken Ömrün gülüyor Gün doğuyor omuz başlarında Teninden bir tülün ardında dünya Utangaç bir çocuk koltuk altlarının kapısı Ağzımda sütlü incir Sen bile çıkamazsın artık kendi yoluna Kim demiş bir gün isteyemem seni Parmak uçlarımda vuslatın Düş kalbimin sultanı boynumda mür İzini sürüyorum tenimde teninin
Asiye Kamber MAVİ SALINCAK zamanın memelerinden sızan "öz" ün ayarı çokça kaçtıysa yaşama bağışla ki sıradanlığın küstah elbisesini sorular yamalamak bilmez artık gitmenin bilmem kaçıncı halinde selamlarken gecenin üçüne sığmayan ayazları kokuşmuş ceset gibi kendime bakışım dudağımı kanatan aynalarda. yastığımda acının keskin izleri zamanın virajlarından savrulmakta... ekşimsi tatlar sofrasından çaldığım yasak bir meyve aşk da! gözlerine saldığım uçurtmalardan çığlıklarımın ipleri uçuşmakta. durmaksızın boşluğa; yalnızlık salıncağında!
Osmaniye Özgür UNUTULAN ÇİZGİLER Gülüşleri saklamanın bir anlamı yoktur. Çünkü gülüşler saklanırsa yüreklerin yok oluşu demektir. Hayat dediğin gülüşlerle anlaşılır. Hangi insan korkmaz ki gülmekten, bazıları sırıtmaktan bile. Gözlerle gülmek gülüşlerin özgürlüğünü kısaltmaktır. Ne anlamı var gözlerle gülmenin? Gökyüzünde bulutlarla konuşan dudaklara bakar geceler. Özlemle bekleyen yarınların hasret kalmış gülüşlerine bakar rüyalar. Hangi yolcu ağlamaz ki yolun sonunda; gözlerindeki yaşlar gamzelerini özler. Bir çiçeğe hasret kalmış yarin dudaklarındaki sahte gülüşmeler. Avucundaki birikmiş gözyaşlarını gerçek gülüşle son vermek ister insanoğlu. Sahte gülüşlerin bir anlamı yoktur yürek yaralı, acının kralıysa gülüşler çoktan gitmiştir ondan, içinde öyle bir acı vardır ki o da benim gülüşlerimi satın alıyor demez. Sahte gülüşlerle yüreğini kandırır ağlayan kalpler. Gecenin ılık rüzgarı gülüşler saçar etrafa; - "Ey yeryüzünün gülmesini unutmuş kederli insanları." Ben bile sizden daha iyi gülüyorum, bakın ılık sade rüzgarıma. - "Gidiyor musun" diye sorma bana insanoğlu; Hiç birinizi terk etmek istemedim. Ama hiç biriniz beni istemediniz, beni toprağa gömdünüz insanoğlu göz göre göre. Sizin kadar öfkeliyim, ben de sizin kadar endişeli… Bazen minicik bir odada bazen kentin ortasında yapayalnız kaldım, gamzelere konmak istedim ama başaramadım. Sertlik, kırgınlık benden başarılı geldi. Güzellikler sunan birisi varmış. Birisi varmış; "o üzgün diye" cehennemler yaşayan gülüşlerini unutan. Unutuyor insan en güzel anılarını. Hep kızgınlığın koynunda yaşıyor, tutsak edilmişler suskunluğun koynuna gülüşler saklı kalmıştı. Sarhoşların içinde insanların mutluluk simgesini belirten çizgiler. Dolunayın koynunda saklanmış umutların gülüşleri. Ne hayatlar yaşatırsın kahkahalar; boğsana insanları dünya içindeki gülüşlerini yağdır onlara. Her doğan bebeğin ağladığını söyleme bana, kırgınlığın çığlıklara, bir son verdiğini bir bahar sabahı söyle bana. Çığlıklar, gecenin sade rüzgarında insanların şiddetli yüzüne küflü sokaklara yansıyıp gider. Gülüşler açılamayan bir domurcak; varlığın en kısa yolunu belirten gülüşler. Unutulmuştu artık onlar "bye bye" sallamıştı insanoğlu onlara. Kırgınlık şiddet, ağlama, davet edilmişti meydana. Hangi dağların arkasındaki kırgınlığı yok etsek demiş gülüşler, uzatılmıyor eller bize nasıl gideriz insanların ruhuna. Sönmeyen bir ateş alevlenir gülüşlerin gönlünde. Hıçkırığa karşı isyan yağar, bir hıçkırık sesi fışkırır insanlardan. Yas tutmaya başlar yaşam unutulan gözler. Onlar silahlara, kötülüğe, savaşa; bir tek bir sözü var unutturuyorsunuz insanlara bizi. Yalnızlık sesi çok mu hoşunuza gidiyor dolunay. Zalimce yağan kurşunların gölgesine saklanan çocuklar mı? Ağlayan sesler gökyüzün boğuyor bulutlar sıkışıp sıkıntı yağdırıyor yüreklere. Ağlayışlı olan bir rüzgarın dudaklarında bir türlü kaybolmayan dalgaları insanoğluna artık hayata bir çekicilik vermişti. Ama bütün bu ölüm güçsüzlük üzüntü, pişmanlık duygularını, tasalarını, kaygılarını güçlerini, insan yakıcı kesimliklerine karşın yüreklerini parçalayan acılarını parlak ışığın gölgesine iten nerdeyse önemsizleştiren bir başka duygu var gülüşlerde. Artık insanlar Afrika savanlarındaki suların, çekildiği nehirlerin kuruduğu, bir damla suyun ve yiyecek bir lokma etin bulunmasının zor olduğu kuraklık dönmelerinde, o bir lokma et bir lokma su için birbirlerini parçalayan vahşi hayvanlar gibi. Unutulan çizgilerin sertlik yolundan ibarettir. Hayata küsmeler kendisini diri diri mezara gömenler hiçbir şeyden etkilenmezler. Yaşamdan kopan bir ruh yaprağın gölgesinde yaşarlar. Bir defterin kapağında saklı kaldı artık gülüşmeler. Ah! Gülerken yaşamak varken kendini niye boğuyor insanoğlu asık suratla.
Ahmet Gedik O GECE Ben senin denizden kopardığın tuz Gece masum türküsünü serperken dudağımıza Islanmak şu fani dünyada Akdeniz olmak sabahlamak ölmek ve dirilmek Ağzının içinden konuşur oldum Meğer yaşayacak ne çok şey varmış şu dünyada Dişlerinin arasında kurduğum cümle Ellerimde gezinen kelimelerimde O geceden sonra Meğer anlatacak ne çok şey varmış şu dünyada Yeniden başladım şiir yazmaya Yeniden sevmeye başladım Gördüğüm ve dokunduğum ne varsa O geceden sonra
Mehmet Oktan YAŞAM Denizin uğultusunda Sürer yaşam Umutlar beklenir derinden Gece-gündüz eşitliğinde Çam iğneleri vurur Sessizliğin acısına Paylaşırken sözleri Gün batımından aydınlığa Gece karanlığında kaybolur düşünce İlerlerken yelkovan Ulaşmak zor yaşama Araç ışığına takılan tavşan Kaçarken akşamın çilesinden Özgürlüğe uçarken kelebek Yenik düşer yaşama
Ali Ziya Çamur ŞİİR... ŞİİR... ŞİİR... - 21 Mart Dünya Şiir Günü İçin - Şiir, yaşamın gizemli bir ırmağıdır, gerisin geriye de akabilen bir ırmak. Yüreklere doğru aktıkça, sevdalar, umutlar, özlemler çiçeklenir. Bu ırmaktan yoğunlaşan duygular, sözcük bulutlarını gül yağmuruna dönüştürür., düşler evrenine kapılar açar, köprüler kurar. Şiir, bir sestir, yaşam denen kristal kürenin içinde, boyun eğmez karanlığın hançerine. Aydınlıkta solunan güneş rengi dizelerde hasretler tüter barış üstüne. Bilincin koyağındaki çırpınışlarda şiir sessizce kırar hüznün kabuğunu. Şiir, sevgiyi emekten süzmek, gizli güzellikleri bularak yeniden yaratmaktır. Gerçeğin ne fotoğrafı, ne de doğanın kopyasıdır. O, nesnel gerçeğin güzelliklerden süzülen öznel bir yansımasıdır. Ne gökte, ne de yerdedir. İnsan olan, insan kokan her yer mekânıdır şiirin. Şiir ne karın doyurur, ne de kasaları doldurur. Ama yürek yelkenlerini şişirir ardına dek. Çünkü insan yüreği her zaman açtır, her zaman güzelliğin büyüsüne gereksinme duyar. Sözün en tatlı özü olan şiir, ekmek ve su gibi kutsal bir ihtiyaçtır. Şiir, sevdanın, haklı bir kavganın, zaferle biten bir çabanın adıdır. Özlemin kardeşidir. Bir çocuğun gülüşü, bir bebeğin ağlayışıdır. Bir yaprağın suya düşüşü, bir martı kanadının denize vuruşudur. Toprağı öpen yağmurun, rüzgârda uçuşan karın kokusudur. Şiir gelip de çalınca kapıları, açmak gerek yürek evinin kapısını, ta ardına kadar. O, yaz güneşini emmiş ballı bir yaban üzümüdür. Heybesi şiir dolu olan, bir sevgi yolcusudur. İçinde çağıltılı bir ırmak akar. Şiiri bir giysi gibi sırtına geçirenlere, pencereler açılır tan yerinin en kıvamındaki renkten. Bu pencereden, toprağın insan sıcağında nasıl mayalandığını görürüz. Ormanlar, dağlar kanatlanıverir. Kuşlar, yeni bir mavi çizer göğe. Şiir, balta girmemiş ormanların yeşil gülüşüdür. Bir ceylanın hızlı kaçışıdır. Azgın bir çağlayanın yüksek tepelerden dökülüşüdür. Alabalıkların soğuk dağ sularında yüzüşüdür. Gökte parlayan ayın, dağların arkasından yükselen güneşin, denizin sularında oynaşan altın ışıkların, yeşil çimenler içinde fışkıran bin bir çeşit çiçeğin sevilme isteğidir şiir. Kısacası, şiir kavuşmanın tadı, ayrılmanın acısıdır. Güzellik işçisi olan ozanın en derin sanatıdır. Sözün damıtılmasıdır.
İlker Gören PASLI AYNANIN SÖYLEDİKLERİNDEN (ÜÇ ŞİİR) 89. zamanın terkisinde yalnızlığı oyuncak yapıp oynayan çocukların kirlettiği bir evrende insanlar paralarını kıyamete dek sayacaktır 196. usta elleriyle bir adam yaşamın pencerelerini teker teker kırmaya çalıştığında orada bir kırlangıç aynasını düşürür cebinden 1090. yalnızlığın kırbaçlı zamanlarında bir yaşamı ikiye bölmek isteyen insanların aynaları teker teker kırmasıdır hüzün 2005 mersin
Aziz Kemal Hızıroğlu ÇEVRİLMEYEN DİLLER kalemler kırdı terkin (*) düş kanamasıyla başladı günce yorgunluğun sıralı sırasız çizgileri sevda bahaneleri zül yüz kırılmasıyla çatladı biçim uzadı gitti deprem belirtileri gül üşümeleri taş basması gece sızmasıyla uyandı ayaz gölge oyunu dondurdu vizesini omuzlaşma hanedanı tamtakır yalnızlık repliğiyle açıldı çıkın çevrilmeyen diller sergisi (*) yazılmış bir şeyi çizerek silme
Atilla Kaya KARŞIT-İKİZ ben ikizimi annemin rahminde öldürmüş olabilir miyim değilse nedir bu ruhumu boğazlayan karanlık çalılıktan seslenen olmadı bana mağarada onurlandırılmadı cahilliğim ilk günahın inananlarından değilim ne de benden sonrasına kalacak günahların taşıyıcısı masumiyeti yücelten kimlerse onlardan da değilim masumiyet günahın ikiz kardeşi ben ikizimi annemin mutsuzluğunda öldürmüş olabilir miyim karşıtlık yokluğun öteki adı
Bilge Ay BADEMLERE ÖZENMEMİŞ OLSAYDIM -Meral'e- Artık varılmaz sanılan mevsim geldiğinde, şarkın sana sorulacak Şarkını unutma, ruhun baştan sürüldüğünde,aşk sana sorulacak Gölgelerdir harfleri var eden, bunu unutma, adım sana sorulacak Işık süzülürken begonyandan, açtığında pencereni, perdeler sana sorulacak Kimse gelmeyecekti, yağmur yağıyordu, başkası hiç olmadı Karanlık senden başlayarak eşyaları yutarken, aydınlık senden sorulacak Ah ! benden sorulacak bu aşkın mevsimi ; bademlere özenmemiş olsaydım Uçurtmasını zamanla yarıştıran o çocuk, nisan benden sorulacak Ekim 2006
Özcan Yalım OYUN Ay tutulmuş gibi Bir kapı sürgülü Bulutların arkasında Bengör gülü Bir kız göremez - karanlık Kirpiği yaş örgülü Bu nasıl oyun ey ozan Yanlış kurgulu Çek sürgüyü açılsın kapı Al gülü - ver kıza - gülsün Bu oyun mutlu sona yargılı
Turgut Tan EYLÜL / SÜS KÖPEKLERİ (Çocuklar İçin Şiirler) - Çocuklar İçin Şiirler - EYLÜL Öğrenciler Karanlık sonbahar sabahlarında Okul yollarında: Hayatın unutulan ortaokulları; Defter yaprağı kadar Beyaz kış günü İçim titredi Kiminin ömrü geçti gitti Kiminin gençliği Öğrenciler Defter kitap güleryüzlüleri Gelmeyecek yılları yaşayanlar SÜS KÖPEKLERİ Terkedilmiş sokağa düşmüş Süs köpekleri Pıt pıt yürüyorlar Tasmasız, özgür N'oldu güzel günlere Bebek kadar sevimliyken. Lekeler içinde tüyleri Kahverengi olmuş göz altları Sevilip atılmış süs köpekleri Evsiz ailesiz kalmış. Sokak köpekleri aralarına almışlar Caddede ardarda gidiyorlar
A.Uğur Olgar HAIKU'LAR su vakitleri yeşili giyiniyor bahçedeki çim * gül salıncağında uyuyor bindiği dalın * topal keklik seksek oynuyor ovada * mevsim ölüsünü sırtlayıp götürüyor eliptik yörünge * kumdan kale kaçıyor kıyıya vuran dalgadan * yayından çıkmış ok hedefine giderken bakmaz arkasına * gökyüzü fıçısından mavi sızar kuşlukta ayılınca esrik gece * akıllı karınca oyuklardan yürür kaldırımlarda * ütülü mendil buruşturulduğunda bakamaz ütünün yüzüne * hep gece olsaydı n'olurdu japon gülünün hâli?
Furuğ Ferruhzad TUTSAK seni istiyorum ve biliyorum asla koynuma almayacağım sen o aydın ve pırıl pırıl gökyüzüsün ben bu kafeste bir tutsağım kara ve soğuk parmaklıklar ardından gözlerim hasretle bakıyor yüzüne doğru bir elin uzanışını düşlüyorum, ansızın ben de uçayım sana doğru boş bir anda düşlüyorum bu sessiz hapishaneden uçmayı gülerek gardiyan adamın gözüne yanında yaşama yeniden başlamayı düşlüyorum ancak bilirim asla bu kafesten kurtulmaya gücüm kalmamış gardiyan adam istese bile kanatlanıp uçmaya soluğum kalmamış parmaklıklar ardında her sabah bir çocuğun bakışı güler bana doğru sevinç şarkılarına başladığımda dudağında öpücükle gelir bana doğru şayet bir gün, ey gökyüzü kanatlanırsam bu sessiz evden ağlayan çocuğa nasıl söylerim tutsak bir kuşum vazgeç benden bir mumum, canımın alazıyla harabeleri aydınlatırım sönüklüğü seçersem eğer bir yuvayı yıkıp dağıtırım Çeviri : Haşim Hüsrevşahi Yaşamı: Çağdaş İran şiirinin en önemli şairidir Furuğ Ferruhzad. 5 Ocak 1935 de doğdu. On altı yaşında İran'ın ünlü simalarından Pevez Şapur ile evlendi. Oğlu Kamiyar,1953'te doğdu. 1954 de eşinden boşanmasının ardından bir daha oğlunu göremedi. Şiirin yanı sıra sinema ve tiyatro ile de ilgilendi. Çeşitli gazetelerde editörlük yaptı. On altı yaşında iken yayınladığı Esir adlı ilk şiir kitabının ardından 1956 da Duvar isimli ikinci şiir kitabını yayınladı. Yirmi iki yaşında yazar ve yönetmen İbrahim Gülüstan'la tanıştı ve sinemaya başladı. Sinemada oyunculuk, senaristlik, kameramanlık, yönetmen yardımcılığı, dublaj, montaj ve yaratıcı film editörlüğü yaptı. 1962 yılında yaptığı bir belgesel filmi o yıl İtalya'da Belgesel Filimler Festivalinde birinciliği elde etti. 1963 yılında yaptığı "Kara Ev" filmi, Almanya'da düzenlenen Ober Havzen Film Festivalinde en iyi film ödülünü aldı. Bu filmin çekimleri için gittiği Tebriz Cüzamlılar Evi'nde tanıdığı küçük Hüseyin'i evlat edindi. 1962 yılında Unesco Ferruhzad hakkında bir belgesel film yayınladı. Aynı yıl Bernardo Bertolucci de İran'a gelerek Ferruhzad'la ilgili bir belgesel yaptı. 1964 yılında şiirinde dönüm noktası sayılan "Yeniden Doğuş" isimli kitabınu yayınladı Henüz 33 yaşında iken bir trafik kazasında hayata veda etti. Ölümü ile yarım kalan "İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına" isimli şiir kitabı 1974'te yayınlandı.
Zeki Karaaslan ÖDÜLSÜZ BİR ŞAİRİN ŞİİRİ: Z2 "Yıkarım her engeli seni hatırladığımda Nokta koyarım, sevişmeyi ıskalayan kirlenmişliğe.(..?)" acılarla bezediğim hayatımın gri gölgesinde,erir yufka yüreğim,erişilmez şiirler çayırımda yeşertir. sol elimde çevğan!her vuruşta esin senin o tiz sesini kulağıma nehir fısıldar.nefti saçların ,nefir örgülü göz kapaklarıma düşen hüzün damlası ıtri kokar.kaseler savruk kumulda şef çalar, gamze mabedinde safran ezgili dil yaramın göğsünde düş gezgini uyurken,sevgi delisi Nedim curanın bam teline basar.ötüğen ray sirenine gıptalı siyatik dizlerine gitme deyip kapanmak yaşam damarımı kestim.şairin alnındaki kara lekeyi sildim.sadaklı ,müşfik duruşlu üçgül için. ödül babın esrik kapısında,acemi izci bizi vurmadan gidelim.







AnaSayfa - Andız Sayfası