Andız - 11. Sayı






Perihan Baykal

İLLA'H!

gülü düşünür gül olurum bülbülü sen
insan bir pagan rüyadır bazen  
tanrının gördüğü
 
i(di)l… 
 
taylar suvarıyorum içimde kıvrak, doru
değiyor gazelim bengi suyuna
diriliyor yeşil, hâreleniyor ebrû 
 
dışarıda yüreği ağzında felfelek nisan
amber dilli, bela dilli, santuri
ah o dizgin tutmaz küheylan, o mavi 
gecenin satenine yıldız diken kılaptan
 
ve illâ'h
papirüs kıyısında sır kokan nil
ağzının buhurundan süzülen
o sonsuz lil…
 
bütün kiplikleri kıran sırça teber!
 
lâ
 
başkaldıran  bir eda var sesinde -ama kime- 
o hep yanıtsız soruya yanıt -ama hangi soru-
tadın damlıyor içime 
-şıp, şıp!-
akan suyun billursu serinliği 
 
bu gece üç kat daha bilge bizden
tenimiz: bütün dilleri bilen dilsiz
 
çıkar batıklarımı derûnumdan, çil çil
birer birer
hadi ov lambayı, çıksın cin!
biledim bütün dilekleri
 
âh!
 
dilini unutmuş bir ezberim şimdi
ezberini unutmuş bir leylî
 
ve illâ'h
bir gülün iç çekmesi
aşk ile iç çekmesi bir gülün
kızıl bir uçurumun tarifsiz derinliği 


A.Uğur Olgar DÜNYA EVİMİZ, BİZİM DEV GEMİMİZ Dünya, ikliminin hızla değişmeye başladığını geçtiğimiz kış oldukça hissettirdi. Bu konuda her gün yazılı ve görsel basında boy boy haberler yer aldı. Kış aylarında baharı, baharda yazı yaşadık. "Baharı görmeden yaz geldi geçti" şarkısı gerçek oldu sanki. Şimdi de kavurucu çöl sıcakları bekliyor kuzey yarı küre insanını. Küresel ısınma nedeniyle susuzluk kapımızda, yağmur duasına çıkmak Anadolu insanının gündelik eylemlerinden biri oldu. Barajlarda, göllerde su düzeyi en düşük konumunda. Irmaklar daha cılız akmaya başladı. Kuzey kutbunun güneyinde bir yerde ilk kez bir kumsal ortaya çıktı buzların erimesiyle. Koskoca Groenland adası sürekli küçülmekte. Bu gidişle çok uzak olmayan bir gelecekte deniz düzeyinin yetmiş santimetre daha yükseleceği söyleniyor. Kutup ayıları binlerce yıllık geçmişlerinden beri ilk kez kış uykusuna yatamayıp ne yapacaklarını şaşırdı. İklim değişikliği nedeniyle etkilenen arılar birden yok olmaya başladı, bu ise polen taşınamaması ile birlikte meyve ve sebze üretiminde büyük bir azalma tehlikesi doğurdu, bu nedenle de dünya insanının beslenmesi konusunda önemli boyutta darlık ve sıkıntı yaşanması çevre gündeminin ilk sıralarında yer almakta. Bütün bunlar ilk aklıma gelen saptamalar. Ayrıntılarda daha bunlar gibi binlerce tehlike ve tehdit var yazılması gereken. Doğal olarak dünyanın karşı karşıya kaldığı (beklenmez olmayan) bu yeni durumdan kurtulmak, hiç olmazsa etkileri en aza indirgemek için dünyanın birçok ülkesinde şimdiden büyük önlemler alınmaya başlandı. Ya henüz Kyoto Sözleşmesini imzalamayan, imzalamamakta direnen üç büyük ülkeden biri olan Türkiye ne yapıyor? Doğa harikalarının tam ortalarına nükleer santral yapma uğraşı içinde. Genel ya da yerel yönetimlerin genel dünya çevre politikalarından haberi yok. Bir ülkenin akciğerleri görevini üstlenen ormanlar eğitimsizlik ve mevzuattaki boşluklar nedeniyle sürekli küçülmekte. Kasıtlı ya da kasıtsız yangınlar da cabası. Basit bir şekilde ele aldığımız genel tablodan sonra bir çevre örgütüne değinmek istiyorum: Greenpeace. "Esperanza" adlı gemisi ile dünya denizlerinde, limanlarında bir dizi eylemde bulunan uluslar arası çevre örgütü. Geçtiğimiz günlerde, iklim değişikliğinin yaratacağı (yaratmaya başladığı) felaketin üzerine dikkatleri çekmek, siyasi iradenin harekete geçmesini, küresel ısınmanın iki derece daha düşürülmesi konusunda çalışmalar yapılmasını sağlamak, iklim felaketini önlemek ve temiz enerjilerin hayata geçirilmesi için öncülük eden çevre örgütü. Bugünlerde Ağrı Dağı'na Nuh'un gemisini inşa ediyor ve "Dünya evimiz, bizim dev gemimiz. Onu korumak için hep beraber çalışalım !" sloganıyla gemiden bütün dünyaya haykırıyor: "İklimi kurtarın, hemen!" İnternet sitesinde açılan kampanyada insanların, inşa edilen gemide yanlarına sevdiklerini de alacak şekilde yer ayırtmalarını istiyor. "Mesajlarınız gösteriyor ki, kimsenin bir gemiye binip kendini kurtarmaya niyeti yok. Hepimizin gelecek planları ve hayalleri var. Hepimiz, çocuklarımız ve tüm canlılar için aydınlık, yeşil ve barış dolu bir gelecek istiyoruz. Dünya bizim evimiz ve bizim dev gemimiz. Onu korumak için, hep birlikte harekete geçme zamanı geldi." Biz de, Andız dergisi olarak herkesi bundan sonra daha çok çevre bilinci ve duyarlığı içinde yaşamaya, davranmaya çağırıyoruz. Yerel ve genel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının, yediden yetmiş yediye herkesin dikkatini bu yaşamsal yeni oluşuma çekmek amacıyla; şair ve yazarlarımızın çevre, iklim değişikliği, küresel ısınma gibi konulara daha çok eğilerek şiirler, yazılar yazmalarını ve dergimize göndermelerini bekliyoruz. Andız'ın bundan sonraki sayılarında çevre ile ilgili daha çok şiir ve yazı yer alacağını umuyoruz. Yeşili daha yeşil, mavisi daha mavi bir dünya için kalemlerimizi, klavyelerimizi hazır tutalım, şiir ve yazılarımızı biraz da yaşlı gezegenimizin bugünü ve geleceği için yazalım. Dünyanın şair ve yazarlara ihtiyacı var..
Özlem Tezcan Dertsiz KENTİ BASAN AL YALNIZLIK uzak adalarla dolu bu oda yanındayım, görmüyorsun iyice tuşları kıskanıyor unutulmuş ellerim gözlerin bütün bahar ekranla sevişince çet(e)leşiyor kent aynı hızla kül rengi yalanlar uçuşuyor havada şarkımı söyleyemem güneşine bakmadan, menekşelerim açmaz,penceren kapalıysa yankılanıyor düşüm ıssızlığına çarpıp sürükleniyor giderek sözcüklerim isyana saatler sürüyor,yoruluyorum tüm kenti basıyor bir al yalnızlık, kollarını kavuşturmuş bize bakıyor yarın, kolay sorularıma bunca çetrefil yanıt şifre kalbimdi;kırdın!
Halim Yazıcı KIRMIZI BİR KAR YÜZÜNDEN kırmızı bir kar yüzünden serçelerle yarışma uç dalından incir yaprağından çünkü ölümüm gözlerin daha büyüktü kırmızı yüzünden ne olduysa oldu kırmızı bir kar yüzünden düşen ay yüzeyinden.
Ahmet Günbaş DİPNOT 55. sanat yılı nedeniyle Özcan Yalım'a - Özcan Abi, nerdesin? - Burdayım. Açlık sınırının altında... Birkaç dize daha ekliyorum hayata!
Ahmet Günbaş ÇAĞDAŞLIK ACISI ÇAĞDAŞLIK ACISI (*) Size, uzun bir şiirden can alıcı bir bölüm aktarmak istiyorum: "Zoe'ydi adı ismim tanya dedi onlara (tanya; bursa cezaevinde karşımda resmin bursa cezaevinde, belki duymamışsındır bile bursa'nın ismini bursa'm yeşil ve yumuşak bir memlekettir. bursa cezaevinde karşımda resmin sene 1941 değil artık, sene 1945 moskova kapılarında değil artık berlin kapılarında dövüşüyor artık seninkiler " Evet, Nâzım Hikmet'in Memleketimden İnsan Manzaraları'ndan aldım bu dizeleri. Yıl 1941. Sovyetler, tam anlamıyla Alman Faşizminin ablukası altında. 20 milyon insanını yitirmiş İkinci Paylaşım Savaşı'nda koca ülke. Neredeyse birkaç ülkelik nüfus!.. Kıyım kıyım bir acı!.. Ön saflarında dövüşen erkekler azaldıkça sivillerle kapatılıyor savunma cephesi. Yaşına başına, cinsiyetine bakmadan herkes fabrikada, cephede üstüne düşeni yapıyor kısaca. Nâzım'ın sözünü ettiği Tanya da bunlardan biri. Sonuçta ergen bir kız. Erkek kılığına girmiş partizan kimliğiyle faşizme karşı tüm gücüyle savaşmış. Bu arada sabotaj yoluyla birçok Alman tankına ve askerlerine ağır kayıplar verdirmiş. Tam bir halk kahramanı anlayacağınız... Faşistler burunlarından soluyor öfkelerinden. Ne var ki Almanlar onu bir yerde kıstırıp ibret olsun diye köy meydanında sallandırıyorlar. Bu acı, Fransız direnişinin ünlü isimlerinden Gabriel Peri örneğinde olduğu gibi aynen ulaşıyor Nazım'ın antenlerine. Büyük şair o sırada Bursa Cezaevi'nde tutuklu ve yirminci yüzyılın destanı sayılabilecek Memleketimden İnsan Manzaraları'nı yazmakla meşgul. Büyük bir disiplin içinde - adeta sancılanarak - her gün belli sayıda dizeler eklemektedir destanına. Dolayısıyla destanının ikinci bölümüne Tanya'nın öyküsünü de sıkıştırıyor. Belki de herhangi bir Sovyet şairinden önce anıtlaştırıyor Tanya'yı. Şimdi, şiirin biraz başlarına gidelim. Şu empatiye bakın hele: "Tanya, saçların ne kadar kısa kesilmiş, oğlum Memet'inkilerden farkı yok. Alnın ne kadar geniş, ay ışığı gibi, rahatlık ve rüya veriyor insanın içine." Nazım, Tanya'nın fotoğrafını hapisteki arkadaşlarına gösterip onların düşüncelerini de şiirleştirdikten sonra devam eder: "- Tanya, sen öldün, ne kadar namuslu insanlar öldürüldü ve öldürülmekte ama ben, söylemesi ayıpmış gibi geliyor bana, ama ben yedi yıldır kavgada hayatımı tehlikeye koymadan hapiste de olsa bal gibi yaşıyorum." İşte Nâzım'a Tanya'nın öyküsünü yazdıran nedenlerin başında, ona karşı duyduğu hayranlık yanında çağdaş bir utanç da gizlidir. Olması gerektiği yerde olamamak utancıdır bu. Kendini son derece aciz hissetmektedir. Tanya'yı destanlaştırarak diyet ödemektedir adeta! Çünkü şiir insandır, insana dokunmak zorundadır. Çünkü insana bir şey olmuşsa, şiire de olmuştur; bilinir. Çünkü şiir, insanı insana gösterme sanatıdır. Tüm sanatsal türler için geçerlidir bu. Çünkü şiir, en keskin vicdan, en gelişmiş ahlaktır. Çünkü çağdaşlık acısı, acıların en büyüğüdür. Şirölçerimiz bunu gösteriyor. Ha Bruno, ha Hallac-ı Mansur!.. Ha Sacco ile Vanzetti, ha Rosenberg'ler!... Ve bir şairin, "Şairler bütün cinayetlere tanıktırlar" ( Cenk Koyuncu) dediği gibi... Büyük insanlığa sıkılan her kurşun şairi tarumar eyler. Vietnam, Filistin, Irak, Halepçe, Saraybosna, Hocalı!.. Hiç fark etmez. Ülkesi, yurttaşı birdir acının. Ve tıpkı Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi! Evet, kurşun doğrudan büyük insanlığa sıkılmıştır. Hem de gözümüzün önünde, güpegündüz, bağıra çağıra!.. 73 şair bu yüzden ortak bir şiir yazmışlardır geçenlerde "bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulayarak" adını Yetimler Ağıdı koymuşlardır. Linç kültürüne egemen çevrelerce kıyamet kopartılmıştır anında. Tek tek sıgaya çekilmek istenmiştir şair kardeşlerimiz. Hem de düşünce ve yaratı özgürlüğüne aykırı biçimde!.. Onlar için 'satılmışlar' ifadesi bile kullanılmıştır. Dedik ya, şiir insana değmek zorundadır. Salt insan olmak böyle bir acıya sahip çıkmaya yetmez mi? Kaldı ki biz bir ağıt toplumuyuzdur! Kaldı ki kahpece öldürülen kişi de bu toprakların çocuğudur. Yani ağıt toplumunun seçkin bir üyesidir.! Ve şiir yaşamla doğrulanmak zorundadır. Yaşamla doğrulanmayan şiirin yarınlara kalma şansı hemen hemen hiç yoktur. Şimdi öykümüze kaldığımız yerden devam edelim: Tanya'da kalmıştık, öyle değil mi? Yaşamının on beş yılını hapishanelerde geçiren ( ve bunu bile utanç sayabilen) Nâzım, gün olur afla "şapkayı yana yıkarak" dışarı çıkar. Yazmak ve yaşamak birbirini dengeleyen unsurlardır, bilinir. Ne var ki sudan bir bahaneyle onu yeniden askere almak isterler. Sabahattin Ali örneğinde olduğu gibi öldürülmesi de an meselesidir. Yurtdışına kaçmaktan başka çaresi yoktur gayrı. O da öyle yapar. Bir kayıkla açıldığı Karadeniz'de, bir Romen şilebine atlayarak hasretliğe adını yazdırır. İlk durağı Bükreş'tir bu netameli yolculuğun. Son durağı ise SSCB!.. Neden sonra Odesa'ya doğru gemiyle yola çıkar. Daha gemisi varmadan ünü ulaşmıştır büyük şairimizin varacağı yere. Odesa limanına gelişine yakın saatlerde hıncahınç bir kalabalık limanı boydan boya doldurmuştur. Ama o kalabalığın en önünde elinde çiçeklerle yaşlı bir kadın durmaktadır. Sıkı mı biri onun önüne geçsin?.. Ne mümkün?.. Aksine herkesten saygınlık görmektedir yaşlı kadın ve dalgın bakışlarla ufku yoklamaktadır. Derken Nâzım'ı taşıyan gemi uzaktan görünür ve salına salına limana doğru yaklaşır. Gemi limana yanaştığında ve Nâzım'ın güverteden kalabalığa el sallayan sureti belirdiğinde bir sevinç çığlığı sarmıştır Odesa limanını. Ancak o durumda bile kimse yerinden oynamaz. Eli çiçekli yaşlı kadın hıncahınç kalabalığın en önündedir yine. Gemi yanaşır, köprüler uzanır; Nâzım, alkışlar, uğultular arasında limana ayak basar. Onu gören yaşlı kadın tüm enerjisini toplayarak şairimize doğru koşar ve elindeki çiçeğe ona verir. Nâzım şaşırmıştır olup bitenden. Şaşkınlığı geçtikten sonra o da yaşlı kadına sarılır ve elinden öper. Ama sormadan da edemez: "Affedersiniz teyzeciğim, adınızı bağışlar mısınız bana?" der. Yaşlı kadının yanıtı oldukça kısadır. "Ben mi?.. Ben, Tanya'nın annesiyim!" Hapiste yazdığı şiir yaşamla doğrulanmış, ta Odesa'lardan karşıcı çıkmıştır Nazım'a. Ben ne zaman çağdaşlık ya da çağdaş duyarlık konusu açılsa bunu anlatırım insanlara! Tanya'dan Hrant Dink'e değişen bir şey yoktur aslında! Bir kez çağdaş acıyı özümsediniz mi gerisi gelir. Satılmışlık mı, vatan hainliği mi?.. "Vatan çeklerinizse, çiftliklerinizse, kasalarınızsa..." evet!.. Bu konuda ustamız Nazım Hikmet'tir zaten. Azıcık umarsız kalsak onun kapısını çalmıyor muyuz? Şiirinin düşünsel sağlamlığı asla sarsılmıyor, paniğe kapılmıyor! Ne yazık ki birileri rahatlıkla 12 Eylül mantığıyla uzlaşabiliyor! Anımsarsanız, geçmişte bir Aydınlar Dilekçesi yazılmıştı cunta makamına da orada imzası bulanan herkes vatan haini yerine konulmuştu! Şunu da sözlerime eklemek istiyorum: Piyanist Fazıl Say, "Benim vatanım piyanomdur." demiş! Ben de aynı koşutlukta şöyle diyorum "Benim vatanım de şiirdir! Bu konuda zerre kadar kimseye verilecek hesabım yoktur!" Üstelik dünya, kıyameti çağrıştıran sorunlar yumağıyla her geçen gün kendini bir tek ülke gibi düşünmemizi dayatırken... Bizi linç kültürüne doğru yuvarlayan gündelik bilinç çağdaş bilinçle yer değiştirmek zorunda. Hem de hiç gecikmeden... Ötesi yok! Ötesi, çağdaşlığı dünyanın sonunu hazırlayan bir silah gibi kullanan ve bizi bencil sınırlar içinde gözetimde tutan ilkel insana yenik düşmektir. Şiir yoksulu kabızlara önemle duyurulur. (*) Tanya'nın öyküsü, Türkkaya Ataöv'ün yıllar önce Vatan gazetesinde yayımladığı bir yazı dizisinden belleğimde kalmış. Tarihini anımsayamıyorum.
Ayşe Çekiç Yamaç ŞİİRTÜVEN'DE SAVRULMAK Aydınlığıyla gelip karanlığımı ışıtıverdi Şiirtüven'den savrulan dizeler. "Ben öte yana düşsem de Sen bu yana düş" diyordu çağrısında. Dizelerindeki amansız savruluşla ben de savruluyordum.Gökçüllerdeki kuş kokusu oluveriyordum birden. Dizelerin tılsımıyla çözmeye çalışıyordum düğümleri. Çiriş otlarının izi kalıyordu boynumda; günle güneş oluyordum. Gökyüzünden güller dökülüyordu. İda'nın eteği örtülüyordu üşüyen sevgiliye. Göğsündeki gülü sürüklüyordu sevgili,yazları yanına alarak, yanıyordu insanlığa. Bergama'nın siyanürüne panzehir olmaya çabalıyordu dizeler. Lidyalılar, Likyalılar yürüyordu sözcük sözcük. İda'nın eteğinde Kütahya türküleri oynaşıyordu. Bulut, su ve kum ağırlığı yükleniyordu bedenime, soluksuz kalıyordum. Yel sürükledi sonra. Ak çakıllı ırmağın mavi suyunda yıkandım. İpi Çürük Günler'den geçtim; gökyüzünü de peşimsıra sürükleyerek. Dil Yangını'nda kavruldum; savurdum küllerimi dize dize. Yaşama sevinciyle yeryüzüne güzellemeler düzdüm. "Çok sonra öğrendim Taş nasıl konulur üstüne Nehir yatağındaki kumun Söz üstüne söz nasıl" dedimse de söz ustalığına hayran kaldım. Ülkeme övgüler düzdüm: "Neyim olsan azdır, ülkemsin Datça dağ yolu dolambaçlı Dudağımın gümüldür mührü Dil/yazmalı anadilimsin Ham ipeğe benzeyen sevgili ………………" Sonuna gelmiştim Şiirtüven'in. Dizelerle savrulmaktan hülyalı… "………… Son şiirler yerine "sonsuzluk" deseydim Nasıl da yakın içimdeki çocuk Sırası geldi mi yoksa, dönüşmenin, Hayalden gerçeğe, gerçekten hayale Aşk halindeyken şiirin ruhu" Dönüp geriye, kendi dizeleriyle sonlayayım dedim, Sevgili Ahmet Uysal'ın Şiirtüven'inde savrulmayı: "………….. Nasıl ötüş… yoktu bu ses Geçen yıllarda, öğütlenmiş olmalı Sözcükler sazlığında, o şairi tanıdım Daha çoook kuş Barındırır gizli ağında …………." Gönlünüzden savrulan Şiirtüven damlaları hiç eksilmesin Sevgili Ahmet Uysal. 26.11.2006 ESKİŞEHİR
Ahmet Uysal YANA YANA KALDIM / GAZEL uzak yazlara savrulup gitsem de bu yana kaldım, yozgatlar'dan sivaslar'dan döndüm sana kaldım bozkır yangını da neymiş, "madımak"ta haddeden geçti sözcüklerim, yana yana kaldım bir kaya parçasıydım hitit toprağında, sonra yüzyıl devirdim, kibele anama kaldım aklım o yüzden ören yerlerindedir; kim, nasıl yaşamış, nasıl koymuş üst üste taşları, şaşkın dona kaldım çok tutkulu bir yalnızlığa da kapıldım, söğüt dalı gibi eğildi karanlık yüreğime, bedenimle ona kaldım sonunda ağına düştüm işte gazellerin, aşk ve şiir ardında, ida dağına kaldım belki de soluğum yok benim, yaban otlarıdır soluyup koklayan bedenimi, ondan böyle sonsuzluğa kaldım
Metin Dikeç EĞRİ SÖZ aldı hebenneka: yükselin ey kapılar ve işitin kullarım varsa kaytaran kılıncımın izzetinden ya da buyruğumun şaşı hikmetinden onun söndüreceğim ocağını aldı müneccimbaşı: ilkin şairleri boğmalısın devletlim yaşamın fiyakasını bozan çünkü kırık bir düş gibi ölümü yansılayan bir gülüş gibi öylece dururlar a'rafta sonra kahhâr kılıcınla dokunmalısın kaburgamıza bak nasıl açarız bir bir remilleri kan kusup kızılcık niyetine ah bir dokunsan pırıl pırıl oluruz aldı kara budun: korkarız haşmetmeap geceden, yalvaçlardan gündüz düşlerinden çok korkarız ekmek ve et isteriz haşmetmeap ve şarabın en kızılından güvercin şehvetine yorulup yârin göğsünde soluklanmak isteriz sonra gelse şahmaran câna dokunmayan yâr bize bir eğlence aldı mansûr: gül çarpılmış söz eğrilmiş ve çakal buyurmuşsa şehrin yasasını im'di kalbim yürürsek yangın oluruz durursak kepâze Van -2006
Osman Namdar ELBİSE üstnot: cızırtılı bir radyo spikeri; 'edepli olunuz!' diyor davudi sesiyle, 'elbiselerinizi düzeltiniz!' ciğeri beş para etmez ezberci Eğilip bakınca eşyanın çirkefine: dağların eşkıya morundan bir çürüme karakan rengine döner üstündeki leke söz geçiremez hiçbir kuş kalbine, meddücezirlerle aşınıyor kıyıları gövdemin; yalpalayıp duruyorum tekilden tüme, tümden tekile ulurken yalnızlığını çakal sürüsü kimse benzemiyor kendine! ah! tenim bile dar gelirken gövdeme başkalarının süsü üstümdeki elbise.
Uluer Aydoğdu M.Mahzun Doğan: En iyi tanıdığı insanlar ARASINDA sis gibi yayılır Oluş'larla kurtarabiliriz kendimizi yazar olmaktan ya da şair olmaktan ya da iyi bir insan olmaktan. Şimdi-burda-oluşu kök salıp dallanıp budaklanmanın zıddı olarak söylüyorum. Orda, kendi ortasında oluş. Ayaklanmak ya da ayak edinmek, evet bir akış edinmek. Kapmak için, çalmak için, rastlamak için. Yapıların "bir geçmişi ve bir geleceği, kökleri ve çatısı, bütün tarihi gelişimi, bir evrimi vardır… " Oysa rüzgar, şimdi, buradadır, hep kendi ortasında. Rüzgarda dalbudaksalmaları, kökleşip yerleşmeleri göremezsiniz. Eser geçer, şimdi, burada oluşur. Bütün yerleşkesi şimdi, burada oluşu'dur. Öyledir, "… kafamıza ağaçlar ekildiğinin şüphe götürür hiçbir yanı yoktur; hayatın ağacı, bilginin ağacı vs. Herkes kök istiyor. İktidar daima ağaç kılığındadır. Ağaç görünümü şemalardan geçmeyen çok az disiplin (sıkıdüzen) vardır…" Soyağacı, şiirağacı, öyküağacı, iyilikağacı, insanağacı, darağacı... "Uzun zamandır edebiyat ve hatta sanat 'ekol' halinde örgütlendiler. Ekoller2 ağaç görünümlü tiplerdir. Ve bir ekol, daha şimdiden tüyer ürperticidir: her zaman bir Papa, bildirgeler, temsilciler, öncü (avant-garde) tanıtılar, mahkemeler, aforozlar, küstah ani politik değişiklikler vs… Ekollerde işin en kötüsü de yalnız çırakların kısırlaştırılması değil (bunu hak ettiler), ama daha da iyisi, aynı anda veya daha önce geçenlerin hepsinin ezilip, boğulmasıdır - sembolizm nasıl XIX'uncu yüzyılın sonundaki korkunç zengin şiirsel hareketi boğdu, nasıl gerçeküstücülük uluslararası dada hareketini ezdi vs… Bugün ekoller artık paralı değil, ama daha da karanlık bir örgütlenmenin yararına çalışıyor: bir çeşit marketing ki orada kar yerinden oynamaktadır ve artık kitaplar üzerine çalışmaz ama gazete makaleleri, yayınlanan programlar, tartışmalar, kolokyumlar, varlığı gerekli bile olmayan şüpheli kitaplar üzerine yapılan yuvarlak masalar üzerine dikkatini toplamaktadır." Yazar ya da şair olmak böyledir şimdilerde. "İktidarın servis yaptığı" yazar ve şairlerin ötesinde ise bu yazar ya da şair olmak işlevinden kurtulan "üreticilere veya yaratıcılık işlevlerine" rastlamak giderek azalsalar da hala mümkündür. Örneğin M. Mahzun Doğan, kendini "kurulu iktidarda veya başat imleyenlerin düzeninde tanıtmak ve özdeşleştirmek" zorunda duymaz, böylece şair olmaktan kurtarır kendini, "köksap türünde, genel biçimlere uygun olmayan" şiirler üretir: ATTİL İLHAN EVDE YOK Anımsarım. Anımsamak, değiştirir manzarayı koluma girer Pia son durakta bir otobüs penceresi dudağıma nefes, saksıya güneş Attila İlhan evde, ırmağın ders saati Yüzü duman içinde, bir kadeh uzak insanın insana verebileceği Bilmem ki daha... Hüzün raksediyor gözbebeğinde Tanrı'nın Gülümsese, ıssız bir dağ yolu Bilsem ki yağmur başlayacak, bilsem ki eylül unutulmuş bir kasaba "Attila İlhan evde yok, sinyal sesinden sonra..." Ders bitti! Balkon kalbini neyle yıkasa? (11 Ekim 2005, Ankara) 3 Attila İlhan'la bir rastlaşmasıdır bu şiir. İki şair-oluşun kesişmesi. Hokkabazlık yok, ama "insanın insana verebileceği" tılsım ve titreşimler, bir ölümün suda oluşturduğu halkalar… "Bilmem ki daha… Hüzün". Gelişen, ilerleyen ya da gerileyen bir şey değildir bu, M. Mahzun Doğan bir ölümü çalar yalnızca. Ordadır, anlatılması güç olan budur işte, orda oluşur. Kendiliğinden mi, elbette öyle, ama bir o kadar da kapma. Bu ne ilerlemektir ne de gerilemek. Orda oluş'tur. "Oluş, gittikçe daha basit, daha kanaatkar, daha çöl biçiminde olmak ve o sayede dopdolu olmaktır." Dopdoludur işte M. Mahzun Doğan. Dopdolu ordadır, lüzumundan fazla bir şey taşımadan, bir ayrık otu gibi. Taşarak, fışkırarak, kolaylaşarak. Zariflik... Bu zarafetten yeni ilişkiler doğar. Henry Miller "Ot, ekilmemiş büyük alanlarda bitmekte, boşlukları doldurmakta, diğer şeylerin arasında büyümektedir. Çiçek güzeldir, lahana faydalıdır, haşhaş çılgınlık vericidir. Ama ot taşmaktadır ve bu ahlaki bir derstir." Öyledir, M. Mahzun Doğan bir insan-oluş, bir şiir-oluş, bir köksap-oluş, bir hayat-oluş olarak taşar kendi ortasından. Virginia Woolf'un dediği gibi "en iyi tanıdığı insanlar ARASINDA sis gibi yayılır."
Fulya Bayraktar Kürsüdeki Adam ve Yasemin Kokusu İzmir Caddesinin, henüz, kimsenin el sürmemesi gereken çiçeklerle, basılmaması gereken çimenlerle bezenmediği, yiyip içemeyenlere aldırış edilmeden, bir sürü yeme-içme yerinin kondurulmadığı zamanlarından birinde, sıcak sözcüğünün yetersiz geldiği, Ağustos ayının bir Pazartesi günündeyim. Karımla ayrılışımızın üçüncü haftasına girmişim. Salına salına geçen zaman, bana her fırsatta geçmişten yasemin kokulu bir bahar gününü hatırlatıyor. Elime kalem almadan, bilgisayarda çalışıyormuş gibi yapıp, düşüncelere dalmış, öğleyi etmişim. Allahtan patron bir şey demiyor bu aralar bana, yoksa istifayı basıp gideceğim, işyerinden, evden, Ankara'dan, … "Başaramadık işte" deyip, gözlerim yerde, ayaklarımın sürüklediği yere doğru gidiyorum. İlk defa giyilmiş hissi veren bir polis gömleğinin yakası batıyor yanağıma, sıçrıyorum. "Önüne baksana" diyor, genç, yakışıklı ve temiz yüzlü polis, görüntüsüyle uyumsuz kaba ve aşağılayıcı ses tonuyla. Polis olduğunu bir tarafa bırakıp, özür diliyorum, gözlerinin içine bakarak. "Neyin var?" diye sorar belki, yasemin kokularından başlayarak anlatacağım, ama sormuyor. "Cadde kapalı, görmüyor musun, aranmadan geçemezsin buradan." diyor, onun yerine. Kollarımı kaldırıyorum önce, sonra ter kokumdan rahatsız olup, biraz indiriyorum. "Haydi geç, geç" diyor, gevrek gevrek, biliyorum dercesine. Bir grup siyah giysili genç, ellerinde neye ve kime ait olduğunu bilmediğim bayrakları sallayıp, öfke içinde seslerini kalınlaştırmaya çalışarak, karşılarındaki düşmanı savaşa davet ediyormuşçasına sloganlar atarken, biraz ileride orta yaşlı, kadınlı erkekli bir başka grup, kulak tırmalayan davulun ritmine hiç uymayan bir türkü tutturmuş halay çekiyordu. Bir otobüsün üzerine sıralanmış, koyu renk takım elbiseli bazı adamların ise, ellerindeki mikrofonu ağızlarının içine soktuklarından mıdır nedir, ne dediklerini anlayamadım. Kendime boş bir alan bulup, alçak bir duvarın üzerine çıktığımda, herkesten yüksekte, orta boylu, topluca, çimen yeşili takım elbise giymiş yaşlı bir adamın, elindeki su şişesini mikrofon yapıp, tok bir sesle bir şeyler anlattığını fark ettim. "Bu maaş kime yeter" diye bağırıyordu. Bana doğru dönünce, heyecanla yanıp sönen yeşil gözleri ve her cümlesinde, sanki havalanıp tekrar inen gri saçları dikkatimi çekti. Yüzü, susuzluktan çatlamış toprak görüntüsünde. "Bütün milletvekillerine mektup yazdım, ama hiç birisinden cevap gelmedi, bizi kandırıyorlar" diyor, reverans yapıp. "Açlığı tokluğu sordum onlara, neler yediklerini, kaç paraya geçindiklerini". Ardından, "Adil bir Türkiye istiyoruz" diye bağırıyor, alkışlar… Etrafı biraz boşalınca, alkışlanan adamın, bir taburenin üzerinde durduğunu, eğreti çakılmış, yüksek, ahşap bir masayı da kürsü gibi kullandığını görüyorum. Bunaldıkça, elindeki su şişesinden avucuna biraz su döküp başını ıslatıyor. Benim de başıma dökülmüş gibi ferahlıyorum. Kalabalıktan laf atanlar var, "Olmaz ki kardeşim, memleket kan ağlıyorken…" diye başlayınca birisi, "şaşaa içinde yaşanmaz ki" diyerek cümleyi tamamlıyor kürsüdeki adam. "Demokrasi yok ki, memleket meselelerini konuşmaya başlayınca yanımızda polisler bitiyor. Ama ben biliyorum bunlara kimlerin emir verdiğini." Göstericiden çokmuş gibi görünen polislerden bir bölümü hareketleniyor. "Hadi artık, in aşağıya" diyor içlerinden biri, copunu göstererek, "İnmem" diyor, "Bu insanların doğruları öğrenmesi gerek." İki polis, sakin tavırlarla adamın yanına gidip, kollarını kıvırarak, onu tabureden aşağıya indiriyorlar. "Ne yaptı ki adam, nereye götürüyorsunuz onu?" diye bağırırken, nereden geldiğini anlayamadığım bir el, başımı göğsüme doğru bastırıp, sesime engel oluyor. Tam el kol hareketleriyle hesap soracakken, sus işaretiyle sakinleşiyorum. "Sen ilk kez görüyorsun herhalde bizim Hüsnü Amca'yı" diye söze başladı, benim yaşlarımdaki adam. "Bizim mahalledendi, çocukluğumuzun en otoriter ve saygın öğretmeni, en anlayışlı babası, en yardımsever komşusu, henüz okula gitmeyenlerin sevgili Hüsnü Amca'sı. Her zaman temiz ve bakımlı, tane tane konuşan, mahalleye ilişkin her kararda danışılan yakışıklı adam". Aklım, apar topar götürülen Hüsnü Amcada, anlatılanları dinlemekte zorlanıyorum. "Karısını ve çocuklarını bir trafik kazasında kaybetti" deyince, dikkat kesiliyorum. "Yaz tatili için memleketlerine gidiyorlardı, şoför uyumuş, bir tek Hüsnü Amca kurtuldu. Ondan beri……" "Başka bir şey istemem" demişti, diye başlayıp, ben de yanımdaki adama anlatmaya başlıyorum. "Sade bir gelinlik giymiş, saçlarına da yasemin serpiştirilmesine izin vermişti. Burnumdaki yasemin kokusu, o bahar gününden kalma." "Yasemin kokusu mu?" diyerek, şaşkınlıkla yüzüme bakıyor adam. "Çocuğumuz olmadı diye, kendini işe yaramaz hissetti, sen de çocuksuz kalacaksın benim yüzümden diyerek, benden uzaklaştı, beni de kendinden uzaklaştırdı." dedim, bir çırpıda. Yoksa kimsenin soracağı yoktu. "Artık çocukları kucaklayıp sevemiyorum" dedim, ellerini çaresizce havaya kaldırıp, "Hayırlısı" dedi. "Madem tanıyorsun, neden sahip çıkmadın Hüsnü Amca'ya?" diye çıkışıyorum adama aniden. "Merak etme" diyor, "Polislerin hepsi tanıyor onu, miting bittikten sonra hemen bırakırlar. Hem işlerine karışacak olsam, bana o kadar iyi davranacaklarını sanmam." Kalın sesli bir adam, hoparlörden "Dağılın, güç kullanmak istemiyoruz." diye göstericileri azarlarken, başka bir hoparlörden, bağırmaktan olsa gerek, sesi kısılmış bir adam "Gün, birlik günüdür, yerlerinizden ayrılmayın" diye yalvarıyor. Yanımdaki adama el sallayıp, duvardan atlıyorum. Öğle tatilinin bitmesini beklemeden, içim Hüsnü Amca'nın götürülüşüne kırgın, ağır adımlarla işyerine doğru yürüdüm. Büronun girişindeki kalabalık bir kadın grubu, beni görünce cin çarpmış gibi sağa sola dağıldı. İçlerinden birisinin, "Nasıl söyleyeceğiz?" diye fısıldadığını duydum. Kararan gözlerimle kime doğru baktığımı bilemeden, "Yasemin mi?" dedim, dudaklarını büzüp, başlarını önlerine eğdiler. Ne mi yaptım? Masama doğru yürüyüp, çalışırken ayaklarımı üzerine uzattığım tahta tabureyi alıp, davul zurna seslerinin geldiği kalabalık alana doğru hızlı adımlarla yürüdüm, burnumda Yasemin kokusu....
Ayşe Keskin GÜN ÇOKTAN KIZDI kızardı aşkın! külleyip kanadı saçını buran atımı şimdi soluksuz sürmeli topuğundan vuran zamanı düşle; aş(k)tık! duraksız merdivenden O'ydu sağrımıza yakışan maviyi renkleyen pembede eşi gözümüzden akan…çığ sesimiz kesti de kesemedik nefesi bilekten! çıplaktık; Zaman terleten kızgınlığımız yarım kanadımızla aş(k)tık! dağlara sürüldük sefa niyetine.
Osmaniye Özgür ACILI KALDIRIMLAR bebeğin bıngıldağında köpek dili süte yansıyan uzak görüntü ve ölü bir atın uçsuz bucaksız koşusu bozkırın ortasında serili yelesinde bırakılan mizansendir hayat unutulmaz imgeler bucak bucak kaçırırlar gerçeği ölümlü bedenim: yazık olur cayarsan vaktinde yaşama düşüncesinden ah! zaman en açık yalanısın yaranın! bitmeyen yolumda hudutların kanunu yazılıyor doğa koşulları ağır aksak yürüyen bir panik içinde insanlar açamayan tomurcuk gibi dertli gelenekler toprağa bağlanmış ıssız tarih önyargılı şiddet biçimden bilince bir umut olaylar çok, durumlar karmaşık seyirci yolunu şaşırmış bir gemi duyguların limanı öyle güçlü mendirek o kadar yüklü ki martılarla insan insanın kurdudur ne kötülük görmüşsem kendimden çelişen kor ateşlerini tutmuşum nasırlı ellerimde içimden bir sürü hasret geçiyor hayat, nefesini tutuyor damarlarımda koşarken bir kadın eziliyor, yoksulluk pankartını taşıyor doğu et, kan ve sinir yeniliyor yoğun sessizliğimde
Hasan Taşçı LAMBALARI SÖNDÜR SEVGİLİM İskele önü kalabalık Burgaz ada 18.05.vapurunu kaçırdık- teknik arıza Kalpazan kaya da Sait Faik inzivada yüksek gerilim hattında iki martı ölüm korkusunun olmadığı bir yer melekler düğün yapıyor davul zurnalı şavkıydı ayın evvel zamanda lambaları söndür sevgilim geç çekilen bir resim siluetin tahta tarabalı bir evin önü zakkum çiçekli karınca duvarı kim bilir kimden kalmış kafa kağıdı eski kimine göre madam Eleni kimine göre Kirkor efendi Burgaz ada sevgilimin nü resmi sesimin satır araları kapalı gece gündüze kürek çekiyor aklıma zarar tinimi silkeliyor cesedi sorguda gün ışığının lambaları söndür sevgilim geç çekilen bir resim siluetin 26.HAZİRAN 2006
Mehmet Oktan DÜŞÜNMEK karlı yolda yürürken katacak düşlerimiz var yıllara şubat soğuğunda çatlayan ellerin solan yüzün yandığı ağustos sıcağında düşünce ekleyerek her yeni güne sönmeyen bir yanarca uzak ara yaşamda hayatı adımlamak sonrasında dragon'un tanıdık yaz demleri
aziz kemal hızıroğlu kıyısız pencerede tekerlekli sedir turları geçip gidiyor düşlerini yenmiş ölü ordular aşksız postallar altüst edilmiş sin avluma uğrayan ne bir ses ne bir kaygı adres geçidini kapatmış portatif yüzlü dost gülüşümün mazgalında unutuyor alıcısını işte yalnızım uzak ülkelerin gül bahçeleri ulaşılamayan duruşum burada bekliyor pencerem uykusuzluğunu sürmüş kavuşulmayana misinalara tutunmuş karabasan kolluyorum çünkü düşler küflendi aynalı sandıklarda dar sokaklarda sağdan sola sarı yapraklar utangaç ağaçlardan bozkır saklamak için rüzgârın ıslığına umut giydiriyorlar onlar da benim gibi onlar da yalaz şöleninde uzayın ters dönecek saatlerine kadar umarsızlığımla flörtte yaşlı uzak kıyılar ağaçları zorla dans ettiren kabadayı bir esinti süpürüyor ölü ordular sokağını fısıltılar olmalıydı şimdi evrene diklenişi muştulayan fısıltılar olmalıydı göğün eteklerini koynuna alan bedelini ödeyeni bekliyor göğün etekleri gözlerimi yaslıyorum ömrümü dokuyan kitaplara yağma yakışmaz biliyorum çölün vaha meseline mekik coşkulu ikindiler biriktirdim, ah fısıltılar olmalı sonra gelirse gelsin gece yemek kokularıyla akmasa komşudan çocuk şırıltıları dünyayı ıssızlık bilecek sözcük mezhepli yalnızlığım mangalında bırakmadığı külle uzanma vaktin geldi geçiyor der, diyecek 'saatleri ayarsız bir zamana çevir yüzünü son kez yönet parmak uçlarındaki dil şölenini' çünkü gecelerden bir gece ne koku ne çocuk şırıltısı kalacak ne de yalnızlığın mangalında kül ! çünkü karakış kıyısız pencerelerde tekerlekli sedir mevsimini kapatacak
Selçuk Erat Mustafa Ergin Kılıç ile söyleşi 1) Sevgili, Mustafa Ergin Kılıç; Edebiyat dünyasına mensup kişiler arasında çirkinlikler son dönemlerde sıklıkla yaşanmakta. Birbirinin arkasından konuşmalar, çekememezlikler, ikiyüzlülükler... Özellikle internetin bu alana girmesi ve sanal dünyada "rahatlığından ve serbestliğinden" ileri gelen "dik başlılık, sorumsuzluk, dışa vurum" gibi tutum ve davranışlar, daha çok sergilenir, alenen yapılır ve çok kısa sürede yayılır oldu diye düşünüyorum. Hiç şüphesiz aynı ortamı paylaştığımız bu dünyanın böylesine kirli olmasının, önce bireylere, sonra da edebiyatımıza çok ciddi darbeler vurduğuna inanan biri olarak, şunları sormak istiyorum: Sizce bu kirlilikten söz etmek mümkün mü, böyle bir tablo var diyor musunuz siz de? Bu pencereden baktığımızda, sizi mutsuz kılan neler var? Nedir Türkiye'de edebiyatı çirkinleştiren, kimlerdir ya da? Oysa edebiyat, hem sözcük, hem de anlam bakımından, başlı başına bir güzellik… Şimdi her daim söylediğim bir şey vardır. Hayatın her noktasında olduğu gibi edebiyat alanında da insanı ele almak gerekir. İşte hayatın zorluğu da burada. Ben hep insanın mayasıyla ilgilendim bugüne kadar. Çünkü yeryüzünün ve doğanın altyapısını atan bunu temellendiren insan mayasıdır. Bazen hamur ekşiyebiliyor. Hâlbuki annelerimiz yoğurduktan sonra mayalanması için hamurları sıcacık sararlardı. İşte bozuluyor demek. Sonradan ne oldu PAKmayalar çıktı. Hazır mayalar. Hazırlanamayan mayalar hayata ve insana! Kirliliği yaratan insan egosu ve insanın yenilmezliğidir. Oysa ne demiş Max Jacob "Şair Olmak İçin Öncelikle Bir İnsan, Sonra Şair Bir İnsan Olmak Gerekir" Sanatın her dalında olduğu gibi edebiyat özellikle şiir bir rehabilitasyon merkezidir insan için. Ki tüm bu sıkıntıları çıkaran edebiyatçılar dolayısıyla şairlerse, bu incelikli dizeleri yazan, adeta yeniden yaşanılır kılınacak hayatlar üretmeye çalışan; hayat mühendislerinin sorumsuzca davranıp birbirlerini yıpratma politikalarını onaylamak olanaksızdır. İşte söz yeniden her şeyin temeli insandır kavramına gelip dayanıyor. Şimdi zamanımızı bu gibi lüzumsuz şeylerle meşgul edeceğimize bir çiçeğin bunca global iklim değişikliklerine, bunca sıcaklık farklarına, bunca zamansız düşen kırağıya rağmen direnip; insana bir ders verircesine açmasında bir anlam arasak diyorum. Dağların altında madenler arayacağımıza içimize verilen insan cevherini çıkarsak, bunu işlesek diyorum. Yapa ve yalpayalnız nesiller yetiştireceğimize biraz daha tutsak birbirimizin elinden. Bakınız camın pervazına sofra bezinden döktüğünüz üç beş parça kırıntıyı nasılda beş güvercin paylaşıyor. Bizler insan olarak somunların peşine düşmüşüz. Hem de bir edebiyat dünyasında! Oysa insanı ve şiiri kırmak yerine, kucağımıza istiflemek istediğimiz ve kalbimizde körüklediğimiz ego sorunundan kırsak biraz, suların nasıl daha berrak ve potansiyelini kinetiğe çevirerek heybetli aktığını görürüz o vakit. Buradaki ana sorun, bireyden başlayan egoizm ve benmerkezcilik. Bu toplumları da direk etkiliyor dolayısıyla. Toplumsal tehlikelere ön ayak oluyor. Dünya haritaları çıkıyor, reserv yerleri belirleniyor ve ülkeler bölüşülmeye başlanıyor. Bugün Amerika'nın tutumu önüne geçilemez bir üst ego, sahip olma dürtüsü ve yaparsam olur yaklaşımından başka nedir ki. İşte dünya insanları olarak bu tip modellerin temelini çoktan atmışız bile. İşte şiir ve edebiyat ve sanat burada devreye girip ve şair olarak bizler kendimizi ehlileştirmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü edebiyatın çirkinliği insanın çirkinliğidir. Ham maddeden başlamalı değişim. Yoksa ürün daima kötü olacaktır. Nesiller boyu bunun önüne geçilemeyecektir. Şöyle demiştim 20'li yaşlarda ilk şiirlerim yayınlanmaya başladığında "önce kendimi ehlileştirdim hayatı anlamak için, sonra hayatı ehlileştirdim kendimi anlatmak için" 2) Neler yapılmalı Türk Edebiyatı'nın geleceği için? Yeni kuşaklar nasıl bilmeli, nasıl öğrenmeli edebiyatı? Edebiyat bir birikim işidir. Bir donanım. Öğrenmek istemekle de öğrenilesi bir şey değildir. İnsanın DNA sarmalında olması gereken, genlerine işlenmiş bir veridir. Tabiî ki buna aile, çevre ve eğitim çok etken olacaktır. Ancak temeli okumaya dayanan bir sosyal bilimin, aşısının çocukken yapılması gerekmektedir. Bir insan gençlik yıllarda tamamen kendini popüler kültürün ellerine teslim etmişse; Tanzimat'ı, Cumhuriyet Edebiyatını, İkinci Yeni'yi bilmiyorsa; James Joyse (Ulysses), Kafka'yı (Yabancı), Hesse'yi (Siderta), Dostoyevski (Karamozov Kardeşleri), Paz'ı, Çehov'u dünya edebiyatını özellikle Rus edebiyatını bilmesini bekleyemezsiniz. Diğer bir yandan edebiyat şiirden de ibaret değildir. Bugün yeni nesilden kaçı Hasan Ali Toptaş'ı, Cemil Kavukçu'yu, Selim İleri'yi, Nedim Gürsel'i, Burhan Günel'i, Vecihi Timuroğlu'nu biliyor. Bugün PATİKA'nın toplantılarına dışarıdan davet ettiğimiz arkadaşlara hangi edebiyatçıları okuyorsunuz diye sorduğumuz da Yılmaz Erdoğan, İbrahim Sadri, İclal Aydın, Yaşar (sanatçı olan), Güler Kazmacı cevabını alıyoruz ( Oysa Enis Batur'a İclal Aydın'ı sorduklarında "Böyle bir yazar mı var Türkiye'de. Yok. Olsa önce ben bilirdim" dediği gibi. O vakit siz koskoca Haşim'i, Nazım'ı, Süreyya'yı, Ayhan'ı, Uyar'ı, Berk'i, Berfe'yi, Anday'ı nereye koyacaksınız ve ne diye tanıtacaksınız. Dolayısıyla birileri bir takım kütüphanelerden çekip çekip kitapları yalnızca göz dolgunluğu için daha çocuk yaşta belli başlı eserleri çevremize koymalı. Sobanın kenarındaki minderin yanında, kaloriferin üstünde, cam kenarında, mutfak masalarında. Ve dolayısıyla ilk bellekte bilinçlenme ve beyinde kabullenme süreci başlamalı. Tabi hepsinden önce toplum olarak bu kültür seviyesine erişmemiz gerekmekte. Onlarda haklı aslında hangi yazarı takip edeceklerini şaşırıyorlar. Her yeni gün beş on tane kültür mantarı beliriyor çevremizde! Toplum bir kültür şizofreni geçirmeye başlamış! 3) Genç şairlere (ki sizi de aslında bu sınıfa koymak mümkün) baktığınızda, onların şiir anlayışlarında ve poetik duruşları hakkında neler söyleyebilirsiniz? Kendine nasıl bir izlek belirleyen ve neler yapan gençler Türk şiirinin geleceğinin temellerini oluşturacak? Bu sorunun cevabını PATİKA genç şair soruşturmasında da vermiştim. Ancak oraya geçmeden önce şunları belirtmek gerekmekte. Bugün Türkiye'de 30 yaş altı çok başarılı birçok şair sayabilirim size. Her şeyden önce genç arkadaşlarımız yazdıkları yenilikçi şiirlerin yanında, bir sinerji yaratarak farklı tarzlarda şiir anlayışlarıyla da edebiyattaki yelpazeyi genişletmekteler. Bugün Türkiye'de var olan somut şiir diye bir kavramı kimse yadsıyamaz. Yine divan şiirinin peşinden giden, bunun çok modern ve başarılı örneklerini veren genç arkadaşlarımızı kimse yok sayamaz. Yine kendi içlerinde toplumcu imgeci şiirin başarılı örneklerini veren (ki bende bu konuda öncü şiirler yazdığımı düşünmekteyim) Şiire daha yenilikçi bakan, sürekli ivmelenmesi ve devinim halinde olması gerektiğini söyleyen ben ve benim gibi birçok arkadaşım şiir bayrağını bir yerlere taşıma derdindeyiz. Yine Lacivertsanat oluşumunda bulunan birçok genç şair arkadaşın şiir konusunda ne kadar emek sarf ettiğini yalnızca bir şair değil dergici olarak da gözlemlemek de ve yakından takip edebilmekteyim. Ben kendi şiirimin dinamiklerini nelerin oluşturduğunu MODERN ELİT DİNAMİK ŞİİR BİLDİRGESİ adı altında sunacağım yakında. Aşağıda genel duruşu ile ilgili açıklamalarda mevcut. "Bir bahçe hep aynı kalmamalıdır. Geçen bahar begonvilse bu bahar çitlembik açmalıdır. Şimdi buna iklim ve toprak müsaade eder mi diyeceksiniz. Burada Pavese'nin yine şu sözleri cevap olabilir: "Şiirin başlıca temeli, daha şiir başlamadan şairin imgeleme yetisinde tohum olarak yaşayan o duygudaşlık bağlarının, o biyolojik saplantıların önemini bilinçaltı bir duyarlıkla sezmektir". Dinamik şiirin dinamizmini tetikleyen de budur işte. Bir tarla pamuk ve pirinçten sonra, tütün de verebilmelidir. Dinamik şiirin temel ilkesi çeşitliliktir. Anlamda, kavramlarda, dilde, şiir yapısında, imge örgüsünde, seste çok çeşitliliktir. Dinamik şiir yaşayan bir şeydir" Şunu söylemek istiyorum benim üzerinde çalıştığım bu şiirin geleceğin şiiri olacağı konusunda hiç tereddüdüm yok. Bu konuda yenilikçi davranan arkadaşların da 2000'li yılların şiirinde öncü olacağı kanaatini taşımaktayım. Çünkü bu sıradan kalıpları kırmadıkça, imge de özgünleşemedikçe, şiirin kalıpları zorlayıcı, yıkıcı yeniden yapıcı, yıkıcı yeniden yapıcı olduğunu kabullenmedikçe, şiir meşalesini gençler olarak bir yere taşımak olanaksızlaşacaktır. 4) Şiirin o kutsal sularına yelken açalım ve şiiri tanımlayalım dilerseniz. Nedir şiir sizin için? Şiir bir iç kanamadır. Şiir yalnızlığınıza örttüğünüz bir örtüdür. Şiir bir başkalaşımdır. Şiir insanın karanlığıdır. Işık aldıkça fenalaştığı, soludukça kendinden sızdığı ve yavaş yavaş eksildiği bir yanıdır. Şiir aslında evrensel kümedir. Şair gözünden bazen şiir boş kümedir! Sen eksilirsin o tamamlanır. Sen bölünürsün o çoğalır. Sen kısalırsın o uzar. Ve yekun aldığında bir çift göz çıkar ortaya. Kalbine iliklediğin bir çift söz. Ama şiiri doyuran okuyucudur. Bu da bu ülkede mümkün olmadığı için şairin yalnızlığını şiiri de çeker! 5) Şiirlerinizde yer yer toplumcu imgeci tutumlar, yer yer modern şiirinde kalıplarından sıyrılarak farklı bir izlek sürmektesiniz. Şiirde sözcüğün ne kadar da önemli bir yer teşkil ettiğini, şiirin ahengi ve mihengi olduğunu gösterme çabası sezmekteyim. Sözcük de, dize yapısında ve bir bütün olarak şiirlerinizde yenilikçilik gözlenmekte. Neler söylemek istersiniz bu konuda? Neler anlatır şiirleriniz? Tespitlerinizde tamamen haklısınız. İşte tüm bunlar dinamik şiirin dinamikleridir. Modern Elit Dinamik şiirin altyapısı her sözcüğün şiirde anahtar olma eğilimidir. Dize içerisindeki sözcükler kendi anlam ve içeriğini zorlayarak şiire bir doğurganlık getirir. Burada amaç her sözcüğün başlı başına bir şiirin yapı taşı olduğunu sergilemek ve bir sözcüğün bünyesinde barındırdığı nitelikleri ortaya çıkarabilmektir. Sözcüğün şiirdeki etkisini ve yaratıcılığını vurgulamaktır. İnsanın hücre yapısının önemi gibidir. Uzun vadeli yaşamak için (bir şiirin kalıcılığı ile bağdaşır) nasıl hücrelerinin kendini yenilemesi gerekirse, şiirde de hücre sözcüktür. Hep kendini yenileyen anlam olarak büyüyen bir boyut kazandırmalıdır. Her okunulduğunda yaptığı yeni çağrışımlarla belleği zorlamalıdır. İmde şiirin kalıtsalıdır. Şiir her okunduğunda farklı bir anlamla bizleri selamlamaktadır. Dinamik şiirin derdi insana her dizeyi motif motif işlemektir. İğneyi batırmaktır. Renk renk ipliklerle farklılığını insan belleğinde kayıt altına almaktır. Dinamik şiir kendi içerisinde dizeler arası ve sözcükler arası göndermeler yapar. Böylece şiiri daha akıcı, sözcükleri daha kalıcı ve şiiri de bütünsellik açısından akılcı kılar. Şaşırtıcılığı da buradan gelir. Şiir her dize de yenilikçiliğiyle yaratıcı imgeleriyle, anlamdaki çok çeşitliliğiyle ön plana çıkar. Aslında ben şiirimi çok geniş bir perspektiften ele alırım. Şiirim yeryüzünün bir yansımadır. Şiirim hüznün bir yansımasıdır. Şiirim yalnız başına ama çok gür insanın insanda akmasıdır. Şiirimin temelini aşk, insan ve toplumdur. Çünkü duyarsızlıktır hayatta beni çıldırtan. Eğer insansanız ve eğer bu yeryüzünde yaşıyorsanız, dünyadaki her olaya kulak vermek zorundasınız. Bakınız Damar'ın Ocak 2007 sayısında yayınlanan Bağdat Bağdat' karşı şiirim nasıl bitiyor fışkırmak için yarık beklemezken su güneşe bükmezken ay çiçeği boynunu çocukların gazozu sökerken iliğini duruyor insanlık ölüm(ün) saatini kuruyor Ve yine hangi çocukluk isimli bir şiirimin son kısmını burada sizinle paylaşmak istiyorum: x Türk bir çocuk Kürt Kürt bir çocuk Türk aynı harflerden yapılmış doğada saf bulanan ve birleşik ve bütün 119 derecede eriyen 444 derecede kaynayan kükürt çocuk yaşamın dudağında uçuk ikindinin dudağında büyüyen morluk akşamın kucağında kauçuk yürekli ve bir misket gibi yuvarlayan dünyayı! Şimdi şunu söylüyorum bugün yeryüzünün dengeleri değiştirilemeye çalışılırken siz bir şair olarak buna sessiz kalırsanız, tüm toplumun vicdanın sesi olmayı başaramazsanız bu içinizde yara olarak büyüyecektir. Çünkü sanatçı topluma nefer olmalıdır. Topluma önder. Gönderi bayrağa çekmek sanatçının, bayrağı dalgalandırmak ise toplumun görevidir (tabi sanatçının da) Şiirimin bir yanı aşka ve doğaya diğer yanı toplumun dinamiklerine dayanır. Dinamik şiirin temeli doğaya bağladır ve doğadan beslenir. Doğadaki süreğenlik ve akıcılık dinamik şiirin merkezini oluşturur. Bu hareketlilik doğanın temel bir yansıması olarak şiirin içinde belirir. Temel öğeleri doğanın içerisinde bulunan sözcüklerdir. Şiirin inşasını bu sözcükler teşkil eder. (bir dalın salınması, bir kuşun devinimi, uzun vadede de olsa bir toprağın usul usul kayması, bir nehrin doğanın rehberliğini üstlenip yeryüzünü gezmesi yine denizin kendi içerisindeki anafor gibi, yağmur tanelerindeki irili ufaklı ifadeler dinamik şiirin meşguliyetidir. 6) "Şiirde arayışı çok severim" diyorsunuz. Bu arayış nedir? Ne olmalıdır size göre, açabilir misiniz? Genç şiirin dinamizmidir. Yazılabildiği iddiasıdır. Eskiyenleri atmak ya da yamalamak değildir amaç. Yenisini dikebilmeyi bilmektir. Farklı formlarda ve modellerde her insanın ruhuna oturabilecek şiir beklentisidir. Her rengi kullanmayı bilmektir. Renkler arası geçişleri ve renkleri karıştırarak yeni yapıları elde etmeyi becerebilmektir. Amaç toplumun doygunluğu değildir. Ama beslenme ve şiirdeki çıkış noktası hayat ve toplumsa, toplumun şiirsel açlığına yanıt bulmasını bilmek gerekmektedir. Bir şair gökkuşağındaki tüm renkleri bünyesinde barındırabilir. Çok çeşitlilikteki kasıt şairin şiirini tüketmemesidir. Dinamik şiir geleceğe kalmak için çabalar. Bünyesinde hep bir soru işareti barındırır. Bir çözümsüzlük ve bir çıkışsızlık içerir. Dil ve anlamda hep yeni olanı dener. Çünkü var olanı tekrarlamak ve tekrar olanı var etmeye çalışmak, değişik formlarda sunmak günlük edebiyatın beklentilerini karşılayabilir. Şiir şairinin geleceğe bırakacağı en büyük yengi olmalıdır. Dinamik şiir buluş öğesini şiir ve sözcük temelinde çok önemser. Şiire sürekli bir katkı ve sürekli bir çağrışımlar bombardımanı sağlamayı ilke edinir. Anlam örgüsünü, bütünlük yetisini ve imge tütsüsünü şiirde yakmayı unutmadan, en ince zekayı işlemeye gayret eder. Bu yüzden geniş bir perspektifi olan ve üzerinde çalışıldıkça kendini ele veren bir şiir ortaya koymaya çalışır. Duyargaları sonuna kadar açılmış, toplumsal izlekleri içinde barındırmaktan korkmaz. Bir ressamın doğanının renklerini hassasiyetle işleyişini, bir heykel traşın her darbede yeni bir buluşa çığır açışını, bir sanatçının sesini çok çeşitli kullanışını, bir bahçıvanın gülü yeniden var etmek için budayışını kendine izlek edinir. Sözünü İlhan Berk'in "Şiir duvarcının elinden düşürdüğü tuğlanın yere düşmesinde değildir/ havada asılı kalmasındadır" dizelerindeki yalvaçlığıyla, dinamik şiirde de neyi aradığını vurgulamak ister. 7) "Şair, bana yağmurdan bahsetme, yağdır!" diyor Victor Hugo. Ne demiş olmalı sizce? İşte şiirin gizemi ve efsunu da buradan gelmekte. Şiir anlatılmaz yazılır. Mallerme'nin dediği gibi "şiir sözcükler dinidir" . Şiir çatılır, ortaya çıkarılır ve doğum geçekleşir. Artık bu çocuğu her okuyucu kendinde farklı besler, büyütür ve benimsetir. Kimi yıllar sonra Yılmaz Odabaşı'nın Feridesi olur. Kimi yıllar sonra Nazım'ın Hürriyet Kavgası. Kimi Turgut Uyar'ın Göğe Bakma Durağı. Kimi Necip Fazıl'ın Kaldırımlar'ı. Kimi Atilla İlhan'ın Ben Sana Mecburum Bilemezsin'i. Kimi Orhan Veli'nin İstanbul'u. Bakınız herkes farklı sahiplenir ve farklı solur şiiri kendinde. Ve şiir şairinin önüne geçer. Ondan çıkar, bizim olur. Demek ki şiir yazılır ve sahibine teslim edilir. Artık üzerinde düşünmesi gereken üzerinde yazması gereken okuyucudur. Şair annelik görevini tamamlamış ve şiirini doğurmuştur. Şimdi sıra okuyucudaki büyütme işlemindedir. Oğuz Atay'ın dediği gibi "Ben buradayım sevgili okuyucu, sen nerdesin" 8) "Şiirde mühendislik gerektiğinin farkında. Salt ilhamın bir olumluluk içermediğini kanıtlıyor, Mustafa Ergin Kılıç" demiş, Hüseyin Avni Cinozoğlu. Evet, salt ilham şiirin doğması, oluşması ve tamamlanması için tek başına yeterli bir öğe değil! Sanırım bu tanıma sadece tuğlalardan örülmüş bir evi örnek göstermek yanlış olmayacaktır. Her halukârda ev örülmüş, fakat tamamlanmamıştır, öyle değil mi? Şiirdeki bu mühendislik kavramını açabilir miyiz? Nedir mühendislik? Gençler nasıl birer mühendis olabilirler? Bakınız aslında Cinozoğlu hocamla ile çok geniş şiir söylemlerimiz, şiir üzerine çalışmalarımız olmadı. Yalnız ne kadar gerçek bir şair olduğunu benim şiirlerimi okuduğunda anladım. Şiirimi benden daha iyi analiz eden biriyle karşı karşıyaydım. Burada söylenmek istenen ilhamla şiir yazılmayacağıdır. Şiirin bir söz işçiliği, dize bekçiliği, zaman törpüsü, ömür eskisi olduğudur. Çünkü insana bir sevinç, bir aşk, bir ölüm şiir yazdırabilir. Ancak bu iç döküşten, kişisel bir günlükten öteye geçemez. Şiiri şiir kılan yazıldığından sonra üzerinde çalışılan süreçtir. Mühendislik konusu da buradan gelir. Temelinde şiir bir proje ve plan doğrultusunda yazılmazmış gibi gelse de, kaba hat çıktıktan sonra, taş taş örülür. İç aksesuarları ve cephe aksesuarları yerleştirilir. Mesela şiirde isim başlı başına bir iştir. Tüm bu detaylar da bir mühendislik inceliği, bir hesap duyarlılığı gerektirir. Şiiri yazdıran duygular değildir. Bugün olduğunu kabul ettiğiniz bir şiiri üç ay sonra elinize aldığınızda şaşırabiliyorsunuz. Bu da her zaman şiirin hep bir süreç işi olduğunu göstermez. Bazen doğru bileşenlerin ve parametrelerin olduğu bir ortamda on dakika çıkan şiir yüzyıllık olabilir. Ancak şiirin bir bilim olduğu muhakkak. Buradaki mühendislik mecaz. O hassasiyet ve yaklaşım gerekmekte. Bakınız şiir insandır. Bugün by pass ameliyatına giren bir kişiyi hayata döndüren nasıl 3-4 damarının değişimiyse, sizin de şiir diye yazdığınız şeyi, 1 yıl sonra elinize aldığınızda hayata döndüren 3-4 sözcük değişimi olabilir. Sonra şiir şiirliğini soluduğunu ve yeni bir yaşama başladığını fark eder. İşte şair de burada kalemini neşter gibi kullanabilendir. Ben çok şiirimi yıllar sonra dize dize silip geriye birkaç sözcük bıraktığımı bilirim. 9) 2006 Eylül ayında çıkan ilk kitabınız "Lâlfabe" nin ardından Kasım 2006'da "Beş Duyum"u çıkardınız. Biraz da kitaplarınızdan bahsedelim şimdi de. Konuyla ilgi değerli üstatlarımızın görüşleri kısa kısa vermekte fayda görmekteyim. İronik bir dille hayatın değişik koordinatlarını içeren imgeleri, kendine özgü bir buluş tekniğiyle başarıyor. HÜSEYİN AVNİ CİNOZOĞLU "küçük harf kırgınlığı var bende" dizesiyle anımsayacağım şair, çağrışımlar getiren dizelere daha çok düşkün. Şiir yolunun başında, kararlı adımlarla yürüyen şaire selam olsun. AHMET UYSAL "geçmişimi topladı sular bir kıyıya / düz ovada patika bulan kaygıya // küçük harf kırgınlığı var bende / büyüsem de bir cümleye başlasam / kendine yetmediğini anlatsam noktaya" (z), yüzündeki alfabeden kalanlar, lâlfabe... Ne güzel bitmiş şiir (ya da ne güzel başlıyor yeniden). Eline, yüreğine sağlık. Anlaşılan o ki, daha pek çok kez ellerimin arasına bir gül gibi konuverecek kitabın. AZİZ KEMAL HIZIROĞLU Oldukça duyarlı, nesnel bir adamın feryadı gibi. Hem benim uzağında olmadığım bir şiir. TUĞRUL KESKİN "Mustafa Ergin Kılıç'ın kitaplarından önce şiir dosyalarını okumuştum. Her dosyasıyla ilgimi çeken bir şair oldu. Galiba en sevdiği dil, şiir dili. Kelimelerle halvetinin hiç bitmemesi, onlardaki anlamı iyice açığa çıkarma çabasının yanı sıra, onlara yeni anlamlar yükleme isteği de özellikle dikkat çekici. Kelimelerle ne zaman sevişip ne zaman savaştığımızı ayırt etmek doğrusu pek kolay değildir. Zaten Kılıç'ın şiirleri de bunu kolaylaştırmak için yazılan türden değil. Şiirin kelimelerle yazıldığını bilen bir şairle karşı karşıyayız. Hem kelimelerin büyüsüne kapılmayan bir şiir de yeterince çalışkan bir şiir sayılmaz. Mustafa Ergin Kılıç'ta bu çalışkanlığı gördüm. Bu özenli tutumunu sürdürdüğü sürece onu hep iyi bir şair olarak okuyacağımıza inanıyorum." HAYDAR ERGÜLEN Ne mutlu. Yeni şiirin yazılmakta olduğunu lâlfabe ve Beş Duyum'la bir kere aha gördüm. YAVUZ ÖZDEM Ancak genel anlamda lâlfabe benim şiirimin üst düzey kitaplarından birisidir. Olgunluğunu çoktan tamamlamış, şiirin altyapısı iyi atılmış bir kitap. Bu kitabın ilk bölümünde sözcüğün şiir üzerindeki baskınlığı ve merkezciliği üzerine denemeler yapılmış, şiiri şairden daha çok sözcüğün yazdığı gösterilmiştir. Sözcüğün içindeki anlam türevleri çıkarılmış, sözcükler doğurganlaştırılmıştır. Diğer kısımlarda da uzun soluklu, iç dengeleri ve dize yapıları iyi kurulmuş, imge zenginlikli şiirler bulunmaktadır. Ancak hepsi farklı dinamikler, yaklaşımlar, şaşırtıcı kurgu ve şiir yapıları içerir. Beş duyum'da ise toplumcu yüzümü birkaç şiirde öne çıkardım. Genel de kısa örgülü şiirlerden oluşmuş, az sözcükle derin anlam yakalama ve şiirde sadeleşme yolu seçilmiştir. Bu kitapta imgenin özgünlüğü uç noktalara taşınmıştır. Benim şiirimde son yıllarda özellikle su imgesi çok ağır basmaktadır. Beş duyum'da da su önemli bir araçtır şiirlerde. şimdi suyun ağladığını kendinden başka kim anlar! 10) Patika'dan da söz edelim isterim. Nasıl bir dergidir Patika? Amacı nedir? Patika ile ilişkinizi anlatır mısınız bize? PATİKA dergisi tamamen amatör ruhla 16 yıl önce kurulmuş. Başlangıçta edebiyatın uzağında duran daha sonra merkezine doğru yerleşmeye başlayan ve 50. sayısından sonra yeniden yapılanmasıyla, bana göre Türkiye'de önde gelen edebiyat dergilerinden birisi. Çünkü bu edebiyat ortamında son yıllarda her sayısı ortalama 1000-1100 satan bir dergi. PATİKA'nın yapısı Türkiye'de hiçbir dergide yok. Çünkü okuyucuya tamamen açık, sahiplenmek ve yer almak isteyeni kabul eden gerçek edebiyat emekçilerini barındıran bir ortam. Her okuyucuya cevap veren gerektiğinde eleştiri yazısı yazan, okuyucuyla diyalektiğini geliştirmiş ve okuyucuya var gücüyle katkı sağlamaya çalışan bir dergi. Bu şu demek: Ben 2000'li yıllarda PATİKA'ya gönderdiğim bir şiir akabinde dahil oldum. Ankara'da yaşadığım için beni dergi toplantılarına davet ettiler. Ve süreç başladı. Bakınız 6-7 yıl olmuş bile. PATİKA bir okuldur. Özgür iradenin yer aldığı. Son yıllarda yaptığı söyleşiler yayınladığı şiirler, hazırladığı dosyalarla, genç şairlere kapılarını açmasıyla, edebiyatımızda büyük bir boşluğu doldurmaktadır. Çünkü şair adayların ve yazarların en büyük sıkıntısı, dergilerde karşılarında muhatap bulamamalarıdır. Ancak PATİKA'nın ilk görevi okuyucuyu hiçe saymak yerine, gelen iletileri çok kısa da olsa, mümkün olduğunca kısa zamanda yanıt verebilmektir. Ki gelen ileti sayısı haftada çoğu zaman 150-200'lere varmaktadır. 11) Ankara büyük şairler çıkaran aslında edebiyatımızda önem teşkil etmesi gereken bir şehir. Zaman zaman Ankara'ya gelsem de pek ısındığımı ve hoşlandığımı söyleyemem. Mustafa Ergin Kılıç'ın Ankara'sı nasıldır? Ankara'nın sosyal ve kültürel yapısını bir şair gözüyle değerlendirir misiniz? Şimdi siz ANKARA deyince birden bir esikliğimin farkına vardım. 10 yıldır edebiyatın içerisinde olan biri olarak hiçbir şiirimde Ankara adının geçmediğini fark ettim. Tabiî ki birçok şiirimin ana beslenme kaynağı olmuştur. Sanatsal altyapımı attığım şehirdir. Değerli Şair Ali CENGİZKAN'ın Ankara şiirleri geldi aklıma. KARANFİLLER VE İNSANIN HUYU şiiri nasıl bitiyor bakınız: ……………. Hepsi bitti. Bir kumru gördüğümde (Ankara'da ne kadar da arttı kumrular, bilemezsin belki aşktan, belki ayrılıktan diyorlar) işte ben bir kumru gördüğümde haberini alıyorum bahçesindeki heykelin. Biraz büyükmüş. Biraz mağrur biraz sade biraz ezik dururmuş öyle. Bakanlıklardayım elimde kırmızı bir karanfille. Hangi bakanlık mı, kuşkusuz gönlümün bakanlığı. Ankara kendi içinde konuşlanmış biraz dışarıya kapalı kendi içinde bir şehir gibi gözükse de son yıllarda yeni açılan (bir o kadarı da kapandı) edebiyat dergileriyle, şiir atölyeleriyle, düzenlenen söyleşi ve şiir dinletileriyle, dergilerin açtıkları kültür sanat evleriyle bir hayli soluklanmıştır. Ama yine de temel sorun Ankaralı şairlerin bir araya gelememesi ve tutkunlaşamamasıdır. Şair çırak ilişkisinin neredeyse hiç yaşanmadığı kendini kanıtlamış Cemel Süreya gibi Ceyhun Atuf Kansu gibi büyük şairler çıkarmış Ankara'nın bir okul olamaması hep üzmüştür beni. Bugün baktığınıza AHMET TELLİ, ABDÜLKADİR BUDAK, ŞÜKRÜ ERBAŞ, SALİH BOLAT, ÇİĞDEM SEZER, HÜSEYİN ATABAŞ, ALİ CENGİZKAN, SELAMİ KARABULUT, AYDIN ŞİMŞEK gibi daha listesini çok uzatabileceğimiz şairler çıkarmasına rağmen, bir oluşum bir birliktelik bir usta çırak ilişkisi geliştirilememiştir. Bu şairlerin izole olmasından mı, böyle bir katkıyı esirgemelerinden midir bilinmez ama hep bir sıkıntı olmuştur benim için. Son yıllarda birçoğu da Ankara'dan taşınmıştır. 12) Birçok yarışmada aldığınız ödülleriniz var. Bunları sizden bir kez daha duymayı ve henüz hiçbir yarışmaya katılmayan ve uzun bir süre katılmayı düşünmeyen biri olarak, Türkiye'deki edebiyat yarışmalarına bakışınızı öğrenmek isterim. Edebiyatın ilerlemesi yönünde gerçekten teşvik edici ve adil olup olmadıklarını söyleyebilir miyiz? Neden? ''2006 Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü'' ve "2006 Yaşar Nabi Nayır Şiir Gençlik Ödülleri" yarışması sonucunda; Seçici Kurul adının anılmasını kararlaştırdı. Kocaeli Üniversitesi 2006 Gençlik Şiir Övgüye Değer Ödülünü, 2006 Yunus Emre Şiir Özendirme Ödülünü ve Hasan Bayri Şiir Ödülünü (3.lük) aldı. 7. Safranbolu Uluslararası 2006 Film Festivali Şiir Ödülünde "lâlfabe" isimli dosyası "Mansiyon Ödülü" aldı ve kitaplaştırıldı. Sonra 2007 Atilla İlhan Şiir ödülünde "desibel" isimli dosyam mansiyon aldı. Şimdi bakınız yukarıda da belirtmiştim insan egosunun yenilmez bir şey olduğunu. Aslında bazı çaresizlikler ve kendini ifade edememe sıkıntıları insanları bu yarışmalara teşvik ettiklerini düşünmekteyim. Önce şunu anlamak için yarışmalara katılıyorsunuz. İyi ve özgün şiirler yazdığınızı düşünüyorsunuz. Dergilerde bunlara cevap bulamıyorsunuz. Sonra dergilerin cevap veremediği bu şiirlere yarışmalardan ödül gelmeye başlıyor. Bir ikilem içerinde, kaotik bir hava solumaya başlıyorsunuz. Adeta çelişkiler ülkesi oluyorsunuz. Sonra yıllarca dergilerde yayınladığınız şiirleri dosya halinde bir yarışmaya gönderiyorsunuz. Hiç bir şey ifade etmeyebiliyor. Ya da yıllarca yastık altında biriktirdiğiniz, her sabah biraz daha bahar aşısı yaparak büyüttüğünüz, her gün biraz daha deme çektiğiniz, kiraz yedirdiğiniz, çağla koparttığınız ve hayatın tam ortasında mühür gibi düşeceğini hissettiğiniz bir dosyanızı yarışmaya gönderiyorsunuz. Bu sefer yanılmadınız. Evet ödülü alıyorsunuz. Şimdi şair olarak insan olarak ne beklersiniz. Bu şiirlerin hiç olmazsa birkaçının birkaç dergide yer bulmasını. Bulamıyorsunuz. Bulamıyorsunuz. Kayboluyorsunuz kendinizde. Tüm bunları anlatma sebebim şudur. Şiir yarışmalarının tamamen öznel bir tutum sergilediğini belirtmek için. Aynı şekilde dergilerinde duruşları ve bir şiir anlayışları olduğunu vurgulamak için. Burada yanlış olan şudur. Eğer gerçekten şairseniz kendi sesinizden, şiirinizden, hayata bakışınızdan kurtulup; karşıdakinin şiirine şiir mi değil mi gözüyle bakabilmeyi becermektir. Yoksa öznel beş tane şairin (kendi ses renklerinden ve biçemlerinden bakarak. Her ne kadar nesneliz denilse de, her şairin kendi yazmak istediği şiiri yazanı daha çok benimseyeceği konusunda hiç şüphe taşımamaktayım. Bugün siz somut şiir için çırpınan 50 yaşında bir şairseniz ve jüride 25 yaşında bir şair somut şiirin en başarılı örneklerini veriyorsa bundan vazgeçemezsiniz. Ancak bu şiir diğer dört şair için ne ifade eder acaba!) seçtiği şair, diğer öznel baş tane şair için sıradan ya da vasat şiir izlenimi yaratabilir. Özetleyecek olursak, önce şiirin, şiir dünyasının ve edebiyatın dokusunu algılamak için bu gerekebilir. İnsan olarak bir terazi ihtiyacı, bir tartılma içgüdüsü taşıyorsunuz. Çünkü taşıyorsunuz! Ve birilerinin duymasını istiyorsunuz. İşte bu aşamada yarışmalar düşünülebilir. Bir taraftan da yıllardır tarafsızlığı tartışılan platformlar olduğu için hassas dengelerinizi de bozabilir. En önemlisi şiiriniz sekteye uğrayabilir ki, o vakit gerçekten yaranın hasını alırsınız. 13) Aşkla ilgili de bir sorum olacak. Ben 3 yıldır âşık olamıyorum. 3 yıldır da doğru düzgün şiirler yazamıyorum. Aşkla şiir arasında bir bağ olabilir mi gerçekten? Aslında bir başka gerçekte âşıkken ortaya çıkan şiirler aşk şiirleri olmuyor. Sevgilime de yazmıyorum onları! Şimdi bu durum nasıl açıklanabilir? Aşk ile şiir arasında var olduğu sanılan bağ bence yoktur. Bir şair şairse eğer yazmak için hiç bir şeye ihtiyaç duymaz. Çünkü şiir duygulanarak yazılan bir şey değildir. Bunlar lise dönemlerinde yazılan ancak hatıra defterlerini doldurabilen birer duygulanımdır. Kalp tayfıdır o kadar. Geçer. Geride hiçbir şey kalmaz şiir adına. Şiir zekayla, donanımla, şiir bilgiyle, genlerle, tanrının bize verdiği yeteneklerle yazılır. Sanatın her dalı böyle değil midir? Duygu bu nokta da çok az bir yer tutar. Çünkü duygunun da içeriği ölüm, aşk, sevinç, yalnızlık, delilik, dışlanmışlık, öz güvensizlik, çaresizlik olabilir. Şimdi bunlardan aşkı çıkarsanız diğer duyguların tetiklemeleriyle de şiir yazılır. Ancak bu tetikleme en fazla şiirin başına oturtur insanı. Şiiri yazdıran insanın şiir donanımıdır. Bakınız Orhan Pamuk Türkiye'nin ilk Nobelli yazarı. Her gün düzenli olarak, takım elbisesini giyip sabah dokuzda masasına oturup akşam altıya kadar bir memur anlayışıyla yazdığından bahseder. Çünkü yazı bir disiplin işidir. Kendi dinamiklerinizi bilginizi iyi oluşturmuşsanız, aşk gibi yada diğer tetikleyiciler gibi bir dış güce ihtiyaç duymazsınız. Zaten daktilonuzun başına oturduğunuzda (biraz nostalji yapalım istedim) otomatik çağrışımlarla ve hayal dünyanızla yazmaya başlıyorsunuz. Çünkü yaşanmışlığın verdiği birikim, karda ekmek arayan serçe, yaprağın hışırtısı, cama vuran dal, kelebekteki renk cümbüşü, ovadaki uçsuzluk, köy çeşmesindeki bakır maşrapa, annenizin kalaylanmış güğümü, babanızın boğazının düğümü de pek tabiî ki sizi şiire itebilir (aşk gibi) ama yalnızca iter. Kalanını yazmak için şairlik gerekir. 14) Pekâlâ; aşk mı, yoksa şiir mi diye sorsam… Ama mutlaka birini seçmeniz gerekiyor, tek bir yanıt bekliyorum sizden ve neden? Tabiî ki şiir. Şiir benim yaşam biçimim. Şiirsiz yarım kalırım ama aşksız şiirle tamamlanırım. Şiir benim yıllardır her derdimi dinleyen, karanlığıma ortak olan yalnızlığımı bölen, sessizliğime ses veren, uykusuzluğuma uyku olan bir şey. Yıllardır hep yanımda. Ben bırakmak istesem de o beni hiç bırakmadı. Çok sadık kaldı. Ama aşk kaç defa terk etti beni. İşin tuhafı aşkın her bırakıp gittiğinde şiirdi hep yanımda olan. Bu durumda aşkı seçmem şiire ne büyük haksızlık olurdu değil mi? Birde aşkla hiçbir zaman birbirimizi anlayamadık. Ama şiir hep anlamıştır beni. Yaşama tutunmamda yardımcı olmuştur. Manik depresif hallerimin değişkenliğini dengelemiştir. Tek dezavantaj emeğinin karşılığını alamamak olabilir. Bu da geçtiğimiz yıllarda birçok genç şairi ölüme terk etmemiş midir? (bunu kabullenmek istemesek de bu bir gerçektir çünkü bazılarını tanımaktaydım) İşte şiirin en acı gerçeğidir bu. İşte aşkla şiirin tek ortak yanları da budur belki, hayal kırıklığı! Tabiî ki şiir. Çünkü şiir üzerindeki aşkın da kirini alır ve şiir belleği en iyi temizleme metodudur. Kalbi arındırma. Ah şiir dur kalbimi yine telaşlandırma! 15) Gerçekleştirmeyi isteyip de, gerçekleştiremediğiniz hayalleriniz var mı? Bu hayaller neden gerçekleşmedi? Hayatta birçok hayal gerçekleşmez zaten gerçekleşse hayat biter. İnsan hayatta aradığını bulmaya başladıkça kaybolur. Bakınız PATİKA'nın 57.sayısında Nisan-Mayıs-Haziran sayısında çıkacak şiirimde ne diyorum: ve aradığını bulamamak çünkü aradığını bulamamak iyidir insan buldukça kaybolur! buldukça insan harp olur darp olur insan buldukça İşte kilit burada anahtar burada. İster aç kapıyı gir içeri. İster kal dışarıda. Bu aradığın mutluluğa bağlı. Ben hayallerimden uzak dururum çoğu zaman (bu bahsettiğim şiir ya da hayattaki idealler değil elbette). Ufak şeyleri elde etmem. Bekletirim. Ve bir süre sonra bunu elde ettiğimde bir haz duyarım. Biraz zamana bırakırım zamanı. Biraz kendimi. Böylece özlemeyi özlemem. Çünkü hep bir özlem koyarım nesnelerle ve insanlarla arama. Ve eşyalarla. Bu benim hayat kazancımdır. Bu benim var oluş taslağım ve nihayetimdir. 17) Sona yaklaşırken sizden bir şiir okuyalım isteriz. Buyurun... Size lâlfabe'den bir şiirle sesleneyim. Çok önemsediğim ama bir türlü yerini bulamadığını düşündüğüm şu şiirimi. Hala okurken içimi titretir. Bazen böyle olur. Belli şiirler tüm şiirlerinizin üstüne çıkar. Ama bunu diğerlerine hissettirmemeye çalışırsınız! Küstürmemek için diğer şiirlrinizi! uyusun tüm sular fark ettim sarrafta rafların tozuna hiç basılmamış kitabımın adını yazarken basılınca daha bir yalnızlaşıyor her kitap! kendinden menkul en değerli keder yaraya türev atılmayan nara yaşama grev edilmeyen küfür fark ettim camın önünde kıbleye döner bir peygamber çiçeği hayata kriz an/t/n/em kendi suyuyla çürür fark ettim daha samimidir bana sarma tütün nargilen daha yakın semaver demlikten yoksa içtiğim sigara ve çay uyunmuşta sevişilememiş bir kadındır tavan aramda çözülmemiş esrar fark ettim yaşadığını fark edince ölüyor insan yanmayan mumun anlamını çalışıyor karanlıkta sönüyor da yangın tutuşmuyor bile mum bir tek kibritmiş dilimden anlayan fark ettim özeniyor karşı kıyının ormanları bize yaşamadılar ama yandılar diye! ah dudakları acıyan biri izmaritini tükürse çamların küflenmiş göbeğine kandırıp izciyi bir ateş gömse kendini geçici küle yetişmese izcinin matarasındaki su üst dizede izmaritini tüküren köylüye fark ettim bir avcı uyuya kalmış içimizde göçten henüz dönmüş yorgun uyandırmaya kıyamamış bıldırcın sürüsü! bu yaşam cıngılında uyusun tüm sular düşmanda yaşasın ateş gönlünce ölümdür insana anlam anlama insan bulamam! 18) Son olarak okurumuza iletmek istediğiniz bir notunuz var mı? Önce size notumu ileteyim. Şiirlerinizi okuyorum. Şairi şair şiiri şiir yapan tılsımdır. Ama şifre burada işte. Bu tılsım hiç çözülmemelidir. Son dosyan Toz Yanığı'nı okuyorum. Başarılı şiirler içermekte. Son olarak okurumuza şiire sahip çıkmalarını öneriyorum. Çünkü şiirin yalnızlığı hiçbir şeyin yalnızlığına benzemez. Şiir sesimiz olsun isterim, şiir sessizliğimiz. Sizin de hep şiir solumanızı dilerim. 2007
Egemen Arslan DIŞGÜDÜ 'bölen,bölünen ve kalan: fark,ben ve zaman' renklerin cümbüşüne bağlandık: yanıldık iklimlerin parıltısını çekerken içimize ölümü uzak zamanların uğultusu sandık ölüm,yaşamanın en büyük sırrıydı oysa: yakındı ölüm,maddenin zamanda, ruhun boşlukta uyuma haliydi ömrün en yüksek rakımlı tepesi:yaşlılık inceden alaya alıp zamanı,bir yandan özlemek ılık baharların tatlı tedirginliğini düşünürken dalgınlığın hüznünü suskunluğundan öpmek beklentilerle başa çıkamadık:beklentiler boşa çıktı yükseliyoruz sandığımız tersten alçalmaktı aynıydı zamanın ve kalplerin kırıldığı nokta sınırlarımızı zorladı hep yergi ve yargı: hiçlik yaşadıkça ölüme çok uzaklardan baktık renklerin cümbüşüne bağlandık: yanıldık…
Hande Dipligüneş Yüzün Düşmüştü Suya Yüzün düşmüştü suya Suda bir çırpınış, bir kuş! İlk kez ben gibi bir bakış; Tarifsiz... Annem tutmuştu ellerimden Ellerimde bir öksüzlük, bir yakarış! İlk kez ben gibi bir bakış; İmkansız...
A.Uğur Olgar KIZIL MADIMAK - otuz yedilerin anısına - otuz yedi çiy damlasıydınız madımak yaprağında akarsu hasret'lerini altıok'larca sapladınız çimen denizine küldünüz: tomurcuğa durmuştunuz tezlenerek dikenlerin arasından sıyrılıp gülmüştünüz dünyaya açmak istemiştiniz peçesini kara zaman yazgısının ay'dınız siz onlarsa ne çok gizlenmişti öte yüzünüzde siz gökyüzüydünüz onların utançsızlıklarından kızarmıştı sivas mavisi, tüterken dumanı can'ların tarihtiniz: başınızı eğmiştiniz kaldırmamak üzere..
Aydan Yalçın YÜRÜYORUM randevu almadan geldiğim bu dünyanın düş yorgunu kentinde yürüyorum bir kolumda paslanan umutlar diğerinde ucuza giden gençliğim ıslak kaldırımları yürüyorum denizlerim akmış olmalı gözlerimden gelişin beklediğim tek ışık ayrılık kaybettiğim ellerin
Necmettin Sarı ÇİRKİN ADAM " Bu sevgili hanım, niçin aşığı Sergius karşısında bu kadar heyecanlanıyor? " Juvenal Ölüm her canlının acıyla şişmanlayan yanıdır Kanda kızıl gülüşler boğuldukça çoğalır, Aşkın siyah gözleri, köklerini insana saldığından beridir, Sümbül korur rengini, onurun sakinleştiği yerde. İnsan, bir adamın en çirkin hali Apollo'da ağladı günahın onuru, Nil çok kurak bir mevsimin aşkıdır, Lagos'ta öfkenin susatan teridir üstündeki nam Bir kadının peşinden aşk gider içinden utanç geçer kaba ve gerekçesiz Kimse kendi kalbine aşk duymazken Yırtılır insan suratından dikilen ölüm Yırtılır denizin güneş batan gözleri, İnsan, bir adamın en çirkin hali aşkın en kadın ifadesi ilk kez dirilir üstüne kusar ölüm, bir gemiyi terk eder, vahşi bir boksör yumruğudur Pharos'ta kadın tahammül ve eziyet dişidir gurur kadar kanından fışkıran sümbül mü güzel, üstünde duran cinsiyeti mi çirkin Hyacinthus bir sümbül ve bir erkektir, Aşk ne kadar çirkin Ve çirkinlik ne kadar Apollo ise. Hayat, çok çirkin bir kadındır Çamurun rengi ve bıçağın sesi gibi. Uyusun Hippia, sümbül kurusun. (03.02.2006)







AnaSayfa - Andız Sayfası