Andız - 12. Sayı






Mehmet Hameş

KÖPRÜDE BAYKUŞ

ayla çiftleşirken güneş
dağ dilsiz bir gölge
sarı gül renginde alkımın
ırmağın kemerinde 

pençesinde son galaksi
çeliği törpülüyor ininde
bileğinde ter depremi 
firesi kin silsilesinde

kadim dövünme kadim kanma
kenarında kesik kesik fısıltı
ürküten dal aralığı, şimşek
gibi inen bir ayaklanma

sınama: sığınma sarılışı
alışık yatağı yağmura
kalem suda, kâğıt firari
aşina harfleri el yazısına

yılan yılında davetiye:
nice mevsimlere, özel
genel gece, son ayın yedisi
kedisi... iniltisi… adresinde

ahlaki önemde... etinde


Atila Er VEDA gidiyor musun arkana bile bakmadan yani öylece biraz daha kal,içimi ısıt titremesin iklimlerin gölgesi hadi yeniden göç içime bak geri geldi turna mevsimi 01 Haziran 2006
İhsan Topçu Uzak Gülümseme duruşun da bakışın da soyluluğa dahil bilimi şaşırtan o uzak gülümsemende gözlerin ikinci zaman... bir mabedin giriş kapısı dudakların şimdi haykırmaz mıyım tanrıya yanıma nasıl uğrar ölüm sen varken
Atilla İnan AŞK, AHLAK, EDEBİYAT, BİLİM VE SANAT İlk bakışta aşkla bağdaşmaz sanılır. Hatta aşkı bütünüyle ahlaksızlık sayanlar da az değil. Ancak aşk olmasa kişi kendisini bir başkası yerine koyabilir miydi? Aşk olmasa kendinden başkasını anlamak ve sezmek için bir uğraş verebilir miydi? Dar anlamda ahlak kendimize yapılmasını istemediğimiz davranışları başkasına yapmamaktır. Daha geniş anlamıyla başkalarına yapılan haksızlıklara da karşı çıkmaktır. Hatta çağdaş anlamıyla bize yapıldığı zaman sevinebileceğimiz iyilikleri başkalarına da yapmak. İnsanların sevinip üzüleceğini, hoşlanıp güceneceğini sezmek ona göre davranmak ancak kişinin kendisini başkalarının yerine koymasıyla mümkün. Kişinin kendisini başkasının yerine koyması sadece aşkla sağlanabileceğine göre aşksız ahlak düşünülebilir mi? Bu durumda en çağdaş anlamıyla ahlak aşktır diyebiliriz. Edebiyat, konusu genellikle aşk olan bir sanat dalıdır. Edebiyat sözcüğü edep kökünden gelir. İsminden de anlaşılacağı gibi romanlar, öyküler, şiirlerle ahlakı öğretme bilimidir. Bu durumda edebiyat aşktır diyebiliriz. Aşk sadece kelimelere dökülmez. Çeşitli biçim ve görünüşlere kolaylıkla girebilir. Kimi zaman renk, kimi zaman ses, kimi zaman tat, kimi zaman uyum, kimi zaman karşıtlık olarak, severek yapacağımız her uğraşta vardır. Bu durumda sanat aşktır diyebiliriz. Freud, insanda engellenen cinsel enerjinin eğitimle yönlendirilmesiyle yücelme olayının gerçekleştiğini vurgular. Yücelme olayı yönüne göre, müziği, resmi, heykeli, şiiri ve bilimi yaratır. Yönelme bilinmeyenlere doğru olduğunda, veri olarak karşımıza bilgi çıkar. Bu durumda bilim aşktır diyebiliriz. Aşkın bize sezgiyi, hoşgörüyü, anlayışı, daha doğrusu kendimizi başkalarının yerine koymayı öğrettiğini söylemiştik. Bunlar yanında başarılı olduğumuz her işi öncekilere eklememiz gerekli. Çünkü başarılı olduğumuz her iş severek yaptıklarımızdır. Bu durumda başarı aşktır. Bir düşünürün " kendimizi ne kadar çok başkalarının yerine koyabiliyorsak o kadar uygar oluruz" sözünü hatırladığımızda uygarlığın aşk olduğunu da söyleyebiliriz. Fuzuli'nin belirttiği gibi "Aşk imiş her ne varsa alemde / İlm bir kıyl-ü kal imiş ancak". İnsanı ve uygarlığı aşk yaratmıştır, aşk geliştirecektir. Aşkın gerçekleştiremeyeceği hiçbir amaç çözemeyeceği hiçbir sorun yoktur. Çağdaş şairlerimizden Melih Cevdet Anday'ın söylediği gibi; Esiri aşkın olmuşum cana Kafamın ve kolumun gücü senden Ben fakir şair doğmuşum Ne dilersen dile benden ** Kültür ve Sanat Yorumları / Atilla İnan 166 Sayfa / Atb Matbaacılık Edinme adresi: Sağlık 1. Sk. No: 17/26 Sıhhiye / Ankara Tel&Faks: 0312 435 19 07 Ederi: 10 Ytl.
Tuğrul Ediz Aşkta, günbatımlarından sonra, kuzeybatıya yolculuğun bir buluşmaya varacak görkemli seyrindeyim. Mor bulutlardan keskin bir çizgiyle ayrılıyor turuncu, sarı ve uçuk yeşil. Bu renklerin, hala mavi gökyüzüne orantısı gözümün önünden gitmiyor. Mor bulutlar siyaha, turuncu tatlı kızıla, sarı turuncuya, uçuk yeşil yeşile ve mavi gök laciverde dönecek yine. Sen, daima seveceksin beni.
Uluer Aydoğdu Hayatın Dayatması, Öyle mi? Sıkı bir kapitalist düzenlemeyle karşı karşıyayız. Bir banka, bankanın yayınları, telif hakkı, burjuva ikiyüzlülüğü ve bütün bunları bir arada tutan sistem. Diğer yanda ise hiçbir zaman değişim değeri olmayan, olmaması gereken şiir. Şiirin yalnızca ve yalnızca kullanım değeri vardır. İşin acıklı yanı yalnızca bu değil elbette. Örneğin hayatı boyunca bu sisteme karşı mücadele etmiş, komünist şair Nazım Hikmet'in şiirleri şimdi bir bankanın tekelinde. Yapı Kredi Yayınları: Ne olduğu adından belli bir bankanın yayınları... Yapılara kredi veren bir kuruluşun şiire kredi vermeyeceği kesin. Bu adın içinde yapısal, kurumsal, parasal, kredisel, çıkarsal, kârsal her şeyi bulabilirsiniz, ama şiirle ilgili hiçbir şeyi bulamazsınız. Yapı Kredi Yayınları kâr için yanıp tutuşur, öyledir, şiir falan hak getire. Yani para için hareket eder. Para olmasa işin içinde Nazım Hikmet ya da başka bir şair umurlarında bile değildir. Yeter ki kâr getirsin, para kazansınlar. Haklar, pöh... Maskedir. Şiirin ya da sanatın para kazanmak dışında bir değeri, bir anlamı, bir önemi yoktur. Nazım Hikmet ve diğer kimi şairlerin yayım hakkı ellerinde, kim bilir kaça satın aldılar, şimdi satacaklar. En iyi bildikler şey, bir şey diyemem. Burada asıl sorun sanırım bizlerde. Bu tür kuruluşların sanata, şiire destek olduğunu söyleyerek onların ekmeğine yağ süren bizlerde. Bir delikanlı sevgilisine Nazım Hikmet'ten bir dize okuyacak ya da öğretmeni ödev vermiş, ille de gidip satın alması gerekiyor. Hayatın dayatması öyle mi? Onlar sanıyorlar/inanıyorlar ki insanın dışında fiks bir 'hayat' var ve bu 'hayat' kalkıp bize onu bunu dayatıyor. Ne hoş kılıf, yeryüzünü çaldılar, sokacak kılıf olarak da 'hayat' denilen bir şeyi icat ettiler. Aslında kendi dayatmalarının üzerini örtüyorlar, pek de yaratıcılık gerektirmeden icat ettikleri 'yeni hayat'la. Oh ne ala, 'hayat' dayatıyor. Oysa bal gibi biliyorlar ki egemen düzenin dayatmasından başka bir şey değil bunlar, yani kendilerinin dayatması... İnsandan ayrı bir 'hayat'ı icat ederek insana, insan tekine yapılacak bir şey bırakmamak için. Öyle ya 'hayat dayatıyorsa' ne yapabiliriz ki? Diyeceğim o ki herkesi kapsayan bir 'hayat' yoktur, eğer öyle bir tarif yaparsanız, sözde 'hayatın dayatması' adı altında aslında faşist düşüncelerinizi göstermiş olursunuz. Nitekim öyle, öteki hayatlara zerre kadar değer vermiyorsunuz. Felsefenin epistemik alanında olduğu gibi, gerçekleri şuna buna indirgeyemezsiniz, diğer bir deyişle yeryüzünde ne kadar canlı varsa bir o kadar olan hayatı fiks bir 'hayat'la açıklayamazsınız. Olsa olsa size daha gerçek gibi gelen 'hayat'ınız vardır ve bu 'hayat'ın değerleri sizin kendi kanaatinizdir. Bu da zaten felsefenin etik alanına girer ki etik olduğunuzu da söyleyemem, yani epistemik olarak herkesi içine alacak, herkese şunu bunu dayatacak bir 'hayat' yoktur anlayacağınız. Bilirsiniz işte kanser hücrelerini, kendileri de öleceği halde vücudu öldürmeye çalışırlar, yani pek zeki sayılmazlar, ama güçlüdürler işte... Güçlerini dayatmaktan alırlar, doğru, kendi mantıkları içinde bundan başka bir şey gelmez ellerinden. Yeryüzünü boğazlaşma alanı haline getiren de budur, ama yeryüzündeki her canlının içindeki hayat, çeşitliliğiyle, ele avuca sığmazlığıyla, delidoluluğuyla hiçbir tarife sığmadan binlerce yıldır var. Bu da canlılığın dayatmasıdır. 'Hayat'a karşı. Diğer yandan "İnternetin birçok yerden-birçok yere" olan akışkanlığının, "dilsel kopyalayıcıların akıbeti bakımından asıl etkisi, nüfusu kitleleşmekten çıkarma potansiyeli"dir. Bu öyle görünüyor ki fiks bir hayat yerine çeşitliliklerin bir arada olabileceği bir hayat anlamında yukarıda söylediklerimi doğruluyor. Ağ şu anda bir sohbet yeri olduğu için "bu yeni iletişim ortamının konuşma dilini güçlendirdiği" de doğrudur ki bu da yazılı normların ağır baskısının gerilemeye başlaması demektir. Gramer sisteminin belli bir sınıfın normlar dizgesini gösterdiği düşünülecek olursak netteki paylaşım ve dolaşım verili olanın sınırlarını zorlayan bir şeydir. Elbette internette "ne tür bir enternasyonalizmin baskın hale geleceği" sorunu vardır. Çünkü Braudel'in anti-pazar olarak adlandırdığı kapitalist güçler internetteki serbest dolaşıma karşı epeydir saldırı hazırlığındadır. Nitekim öyle olmaktadır. Yalnızca Yapı Kredi Yayınları değil, dünyadaki birçok anti-pazar gücü internette önlemler almaya başlamıştır. Ancak buna rağmen "internet içinde çoktandır birikmekte olan ağların bu saldırıdan sağ kurutulabilecek ve gelişmeye devam edebilecek denli esneklik göstermesi mümkün." Umarım öyle olur. İyilikle. Uluer Aydoğdu-Kuantumist Enternasyonal-16 Ocak 2007-İzmir
Perihan Baykal Füg Çiçekleri uzadı gölgesi kurganların, kavi ve sildi korungalar pembe terini alaca değirmisine akşamın şimdi su verme zamanı yaralara ve sardunyalara 1 acı sen miydin yalınayak geçen yanımdan ağzında firuze bir ıslık ve bir türküyle, inceden: "değmen benim gamlı yaslı gönlüme"… ben miydim o küçük mercan balığı, o kef-i derya uçsuz bucaksız yelkenlere düş açan incisi incinmiş kabuk! ne kaldı bize şimdi söyle ne has bahçenin hangi zül'ü, hangi şehri zakkum hayatı beklemeye değil istemeye hangi tozlu rengi gökkuşağının iğdenin rüzgâra eğilen dalından? füg çiçekleri açtık mahur hem şen avcumuzda ılık tarih külleri. terli at sağrıları ve meczup kahramanlar ah, sevmekten utandığımız yetim dünya, nâçar dünya, güzel dünya -sormaya sormaya unuttuğumuz- 2 katranlaşır ağı ağacının gözleri sunağında ölü çocuklar bizdik bu sokaktan geçen durur ayak seslerimiz hâlâ pencere demirlerinde bilinmez nerde söndü ışık! işte bu yüzden üşür geceleri deniz fenerleri
Betül Yazıcı kızıldeniz olgun incirin kerameti çürümesidir soğukla sıcağın arasında iyi huylu bir olabilirlik inatçı bir özür gibi yaşamak bizimkisi de iyiyiz diyoruz soranlara bunda şaşıracak hiçbir şey yok yorgunluğumuz içini döküyor bir aldatma dedikodusu bazen hep birlikte ip uçlarında sallanıyoruz kısa noktalar, kör çizgiler; hiçbir kurtarıcı gelmiyor hiç bir şey oluyor eksik olan her şey durmaksızın genişliyor eski ışığın olmadığı yerde karanlık yoktur iyi biliriz bunu körlüğün keramet sayıldığı kutsal topraklardan gelir hiçbir imkânsızın yakın olmadığı kadınlardan gözleri denizlere bakınca mavileşen
Bülent Güldal ŞİİRLER , ŞAİRLER , KİTAPLAR - 3 1. Milyonlarca yıllık insanlık tarihinin sadece üç yüz yılının barış ve huzur içinde geçtiğini söylüyor araştırmacılar.Geriye kalan zamanın eteklerinden kan,gözyaşı ve hüzün damlıyor demek ki. Her iki ortamda yaşanan aşkların,kavgaların izini sürerek içine doğdukları evlerin,sokakların,kentlerin diliyle yazıp söyleyen şairlerin dizeleri arasındayım günlerdir.Bu şiir harmanından öne çıkanları hep beraber okuyalım ; "hangi yazlardan kaldı bu kabuğunu bağlamamış yaralarımız bir yanıma merhem sürülse, öbür yanımdan kanayan ; öfkenin anası … işte, her yürünen yolun ufkundan el ediyor bizi yolcu ve haklı gösteren gülümseyiş kendini acılarda tanıyan gençliğimizle varıyoruz sabahların ucuna kurulu ayrılıklar denizine ve yeryüzü cehenneminde dili yakılan, güzelliklerle çıkıyoruz yola kendini eşsiz renginde durulayan bir çiçek olup içine umuttan kurşunlar dizerek doğrultuyor namlusunu yüzümüz gençliğine şekil veren işsizliğinin çevirip ilk sayfasını sözcüklerin yaya kaldığı yerde, bizi en güzel acılar anlatıyor kucaklayıp,yüzümüzün öperek uğurladıklarını" * Rahmi Emeç: (Ertelenmiş Buluşma isimli kitap; Bizi En Güzel Acılar Anlatıyor isimli şiir,sf. 16) Rahmi Emeç'in Ertelenmiş Buluşma isimli kitabı ATM Yayınları tarafından 2005 yılında basılmış.Dergilerden izini sürdüğüm,beğenerek okuduğum şiirlerini topluca okuma fırsatı verdiği için teşekkür ediyorum.Haz veren,okunası bir kitap,diyorum. 2. 1. Uluslar arası Edebiyat Buluşması'ndan (5-6-7 Nisan-2007-Adana) dönerken,şair Mustafa Emre'nin elime tutuşturduğu Zeynel Çok'a ait Yalnızlık Karanfili isimli şiir kitabını okudum.Arı,duru,anlaşılır bir dille yazan şairin dizeleri etrafında oluşan halelerin içine giriverdim : " Her gece yeni bir hayalle yatıyorum Her sabah başka bir gerçek karşımda Beyazı topluyorum imrendiğim gözlerde Zift sıcak, ayaklarım yapışıyor Çömez poyrazlar esiyor uzakta, gelse keşke Kar eriyor Theodorakis dinlediğimde Her gece uzun bir ölüme soyunuyorum Her sabah başka bir elbise üzerimde Suyu boyuyorum imrendiğim renklerle Denize küskün kürekleri çekiyorum Bahar giyinmeye örtüsünü arıyor, bulsa keşke Çığlıkları tiz Elitis dilimde Her gece aynı kapıyı kilitliyorum Her sabah başka bir anahtar cebimde" * Zeynel Çok : (Yalnızlık Karanfili isimli kitap;Gerçek isimli şiir; sf. 17) Şiir denizinin kokusuna doğru yol alan Zeynel Çok'a başarılar dileyerek, hayatın avlusundan düş,düşünce,kımıltı derleyen Mevlüt Kırnapçı'ya dönelim yüzümüzü;Sızı isimli kitabı Devrek'te basılan şairimizin şiirine dair Mehmet Başaran neler söylemiş,okuyalım ; " Kırnapçı'da ayağını sağlam basıyor yere, yüzyılların ırmağında arınmış çakıl taşı gibi sözcüklerle , arı duru bir dille şiirler yazıyor.Düşler, düşünceler,imgeler,yaşam gerçekleri dile geliyor sözcük imecelerinde. Bağırmadan,gerçeği çeki taşı gibi yerine oturtuyor." " ırmağı dolanacak toz kalkar vurur yüzüne köprüye varacak ah bir uçabilse bu yaz böyle çekik göz bu mevsim acımasız salası verilir 1402 bıkkını salası bir yiğit devrimcilik sonra gazete sayfaları açılır sonra bir sayfa kapanır ses duvarda yapışık güzel kız arsız bakar sevdalı gözlere yüklü daha çok canlar yakar * Mevlüt Kırnapçı: ( Sızı isimli kitap; Ah Bir Uçabilse isimli şiir,sf.38) Yaşamın sarmallarından süzdüğü görüntüleri,kımıltıları şiirin eleğinden geçiren Kırnapçı'ya başarılar diliyoruz. Yeni güzelliklerde buluşmak,paylaşmak,çoğaltmak dileğiyle şiirkalın…
Ahmet Günbaş SEYHAN Kuşanıp çıkıvermiş erkenci mavileri Dallarında nisanın ıslıkyeşili sihir... Yalın rüzgâr ipeğiyle övünüyor Çalımından geçilmiyor suları damlayan körpeliğimin Öz ötede çocukluğumun kâğıttan gemileri kısa kesilmiş yelkenleriyle akıntıya kürek gülümsüyor Ötmeye hevesleniyor portakal çiçeği sazlıklarda yuvalanan cıvıltıya imrenip Bir pencere bu kadar mı yakışır dünyaya bakarken ağacın içinden geçenleri duyuyorum desem yeridir Ayın terkisine bindirmişim düşümü Kıl çadırlı sevdalarda Toroslarca konuksayıp inmişim Külek'ten Ela gözlü benli dilber'in sureti nazlıca süzülmüş ayçasından Sabahlara kadar çalıp söylemiş Karacaoğlan Çukurova pamucak gerinirken Taşköprü'den uğurlamışız hasreti... Uyandım ki telli turnalı türküyüm Koynumda bir ırmak gürül gürül Seyhan, hey Seyhan! Ben de bir gün uzağıma göçersem duruluğun çalkalansın ardımdan Adana, Nisan-2007
Kemal Gündüzalp AYRILIK ÇOK ESKİDEN Taş gibidir derin sözler, incitir ve kanatır yürekleri incecik bir öksüz çocuk olurum ve ağlarım derince zamansız hüzün çöker, söyleyen ve söyleten incinir. Kendime dönerim, üzgün ve pişman olurum sessizce beni bana bırakırsın, gecelerin uzayan boşluklarında. Yitirmenin zamanı erken başlar, söz de baş kırardı acının rengi kara mıdır yalnızlıkların süzgecinde? Söz elenir ve izi kalır, yürek daralır da sabah vakti horozlar nerdedir şimdi ve süt nasıl sağılır kuşlukta hadi aşk da masal oldu desinler, peki yaşanan hayat? Yarım bırakılmış her şey bir sancıdır yüreğimde devrim ve savaşım ve aşk ve ayrılık ve sevişme kendime söz geçiremediğim saatler vardır elbette. Bir çocuğun kırgın bakışlarını gördüğüm zaman gözyaşının insanı bir yontuya dönüştürdüğü anlar. Yalnızlık yarım kalsa keşke, rüyalar hiç bitmese kediler miyavlamasa sabahlara dek gece ayazında bölüşmeler çoğalsa, payıma düşen hiç şey/aşk olsa! Sen dağlara da çıksan dinmeyen eski özlemlerinle ben peşine düşsem sonra, döner miyiz gençliğimize? Sen gittiğin zaman bütün aşklar da yarım kalır ve ben kendimle cehennemimde ölürüm yokluklarda nasılsa birlikte ölemeyeceğiz, o zaman sen de git! Ben son bir yolculuğu eskitemem kör dönüşlerle ayrılık benim değişmeyen yazgımdı eskiden kalma. Aydın, 26 Ocak 2003
Carl Sandburg / Nice Damar BENZERLİK Kardeşim Okyanusun ateşiyim ben. Buluşmayacağım seninle Yüzlerce Binlerce yıl geçse de. Ama sonra yakacağım seni Sararak. Sen de değişeceksin Binlerce yılda. Türkçesi: Nice Damar Carl Sanburg BEYAZ OMUZLAR Anımsıyorum Güçlü omuzlarını Ve neşeni. Gülücükler Dökülüyordu Omuzlarından. Türkçesi: Nice Damar
A.Uğur Olgar SİZ HİÇ MUGAM DİNLEDİNİZ Mİ? Teknolojinin yararlarını yadsımamak gerek. Digital uydu alıcılarının verdiği olanakla, evimde rahat koltuğuma kurulup Azerbaycan Devlet Televizyonunu (Az-Tv) açarak haftanın her salı ve perşembe akşamında Mugam Yarışmasını izliyorum. Bugünlerde büyük finali yaklaşan bu yarışmanın bende tam bir tiryakilik yaptığını söyleyebilirim. İçimden yüce dağlara doğru yüzümü çevirip elimi kulağıma atarak avaz avaz, bağır-çığır mugam okumak geliyor. Azerbaycan'da salı gününe "çarşamba akşamı", perşembe gününe ise "cuma akşamı" ya da pratik olarak haftanın 2. günü, haftanın 4. günü diyorlar. İşte bu 2. ve 4. gün akşamları, bizim saatle 19.00'da (Azerbaycan saatiyle 21.00, çünkü odlar ülkesinde güneş iki saat erken doğuyor) bizim evde akan sular duruyor, tüm aile Mugam Yarışmasına kilitleniyoruz. Kaynağını ve köklerini halk geleneğinden alan, yüzyıllar içinde olgunlaşarak günümüze ulaşan ve uzmanlaşmış profesyonel müzisyenlerin icra ettiği oldukça üst düzeyli bir sistemin birikimi olan mugam sanatı, günümüzde en güzel örneklerini Elibaba Memmedov, Arif Babayev, Zabit Nebizade ve Alim Qasımov adlı Azeri sanatçıların verdiği, eski bir Azeri makamı. Hatta geçtiğimiz yıllarda Unesco tarafından Alim Qasımov'a bu tür müzik konusundaki başarılı çalışmaları nedeniyle müzik başarı ödülü verildi. Şaşırtıcı duygusal yoğunlukta ve biçimsel çeşitlilikteki mugamların apayrı bir dünya olduğu, dinleyene bir Bela Bartok tadı verdiği söylemleri vardır. Kronos Quartet'in Rahman Asadollahi ile birlikte yaptığı mugam çalışmalarını da anımsatmak gerekir. Derken yarışma (Azeri dilinde müsabiqe) başlıyor. İlk gözlemim bizdeki pop-star yarışmalarına hiç benzemediği, her şeyin çok ciddi anlamda ele alınıp düşünüldüğü ve uygulandığı.. Bir kere, "münsifler heyeti" denilen ve içlerinden bazılarına "aksakal müellimlerimiz" diye hitap edilerek ayrı bir saygı gösterilen son derecede bilgili, vakur, ölçülü, ciddi bir seçiciler kurulu var. Her yarışmacının ardından bu 8 kişilik kurulun üyeleri tek tek o yarışmacının performansı hakkında konuşup tartışıyor, yorum yapıyor, sonra da puan veriyor. Yarışmacının elenip elenmemesi sadece bu kurulun verdiği puanların toplamına göre belirleniyor, cep mesajlarının değerlendirmeye hiçbir etkisi yok. Münsifler heyetinde herkes birbirine son derece saygılı, kimse kimseyle bizdeki gibi kavgaya tutuşmuyor, kimse birbirine kırıcı bir tek söz etmiyor. Aslında kökü çok eskilere dayanan ve kaynağını halktan alan bir müzik türü olan mugam okumak o kadar kolay değil. Yaşları çok genç olan yarışmacılar, ki Elmeddin İbrahimov adlı yarışmacı daha 11 yaşına yeni bastı, bu zor işin üstesinden gelmeyi başarıyor. Her mugam yaklaşık 15-20 dakika sürüyor. Yerel ve geleneksel giysiler içinde sahneye gelen yarışmacılar, ellerinde bizim def dediğimiz kavallarıyla, saz heyetinin yanındaki yerlerini büyük bir ciddiyetle alıyor. Dikkatimi çeken bir husus, seçiciler kurulundan bir üye, yarışmacı gençlere ne denli kızarsa kızsın, eleştirirse eleştirsin, hatta yerden yere vursun, yarışmacıların sadece hafif bir tebessümle yanıt verdiği, hocalarıyla diyaloga, polemike girmediği, oldu. Bizim pop-star yarışmasında yaşanan diyalogları (örneğin: İbrahim Tatlıses'in yarışmacı Aylin ile yaşadığı çirkin diyalog) anımsadıkça Mugam Yarışmasını daha çok seviyorum. 3 Ocak perşembe akşamı bu yarışmada sahne alan ve bence yarışmanın mutlak favorisi olan Güllü Muradova diye bir genç kız, bir "Sarı Gelin" seslendirdi ki şimdiye dek hiç bu kadar güzel bir "Sarı Gelin" dinlemediğimi itiraf etmeliyim. İşte "bunun klipini yapıp 'you tube'a kesin yüklerler" diye düşünerek beklemeye geçmiştim, ki ertesi gün bu beklentimin boşuna olmadığını gördüm. Güllü'nün "Sarı Gelin"ini dinlemek isterseniz lütfen yazının altındaki siteye konuk olunuz. Haftanın 2. ve 4. günleri yaklaşıyor. Mugam Yarışması izlemeye ne dersiniz?
Subhi-zade Aziz / Kevser Tuna 1. Söyle te'sir itdi ışkun bülbül-i mestâneye Şem'i suziş şule-i âvâz ider pervâneye Ey gül! Aşkınla sarhoş olan bülbül nasıl etkilendi biliyor musun? Nasıl ki kelebek mumun aşkıyla yanan ateşin etrafında avaz ederek yanıyorsa işte bülbül de sana olan aşkından böyle yanmaktadır. 2. Tut ki âlem gül-sitânmış neylesün sensüz gönül Hande-i gül nâle-i zincirdür divâneye Diyelim ki bu dünya bir gül bahçesi olsun; ama gönülde sevgili olmayınca tek başına bir gül bahçesinin anlamı olmuyor. Aşkından deli olan aşığa, gül gülüşlü sevgilinin yokluğu, zincirin iniltisi gibidir. 3 Her ser-i muyına bin sad-pâre dil olmuş fedâ Açma sırr-ı perçemün öz başun içün sâneye Sevgilim! Saçının her bir teline, bin parça olmuş bu gönlüm, feda olsun. Bu yüzden Allah aşkına perçeminin sırrını tarağa bile söyleme; çünkü seni taraktan bile kıskanıyorum. 4 Cismi nâzük söyle kim âguşa çekmek de muhâl Çillesin ebruların çekmek de bilsem yâ neye Söyle ki senin nazik cismini bile kucağıma çekmek imkansızken, kaşlarının çilesini niye çekiyorum inan ki bilmiyorum. 5 Çeşm-i guyâsın nikâtun ol dem anlarsın Aziz Tur hele kulkul disün minâ leb-i peymâneyem Ey Aziz! dur hele, kadeh, şarap şişesine vurup ses çıkarınca, sevgilinin gözlerinden çıkan ince manalı bakışları işte o zaman anlarsın. Yani içmeden sevgilinin bakışlarının manasını anlayamazsın. (Failatün / Failatün / Failatün / Failün) Türkçesi: Kevser Tuna Kevser Tuna: 1985 Silifke doğumlu, Süleyman Demirel Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Mersin Silifke'de yaşıyor. Subhi-Zâde Aziz: 1735-1784 Yılları arasında yaşamış ve musiki alanında da kendini göstermiş bir divan şairi.
Qeşem Necefzade ÖLÇÜ Her şeyi seninle ölçtüm, yağmuru duyuyor musun, dedim televizyon seyrediyor musun, dedim. Heceyi dudağınla ölçtüm. Çiçeği burnunla ölçtüm Rüzgarı saçınla ölçtüm Hasreti küsmeyinle ölçtüm. Ayaklarından öğrendim yolların uzunluğunu, gözlerin kırın yerini nişan verdi kollarınla havayı arşınladım, Sessizliğinle sözün büyüklüğünü ölçtüm. Canımın tatlılığını bildirdin bana, canımı seninle ölçtüm Beyaz beyaz sayfaları elinle ölçtüm. Sözün tatlısını dilinle ölçtüm. Ayran çorbası içtiğimde sen bunu nasıl tadarsın dedim, şiir yazdığımda sen buna ne söylersin dedim. Güzel elbise gördüğümde sen bunu giyersin dedim. Bir kez yüzüme bakmakla gitmeyimi, gelmeyimi bilirsin dedim. Qeşem Necefzade: 1959 Yılında Azerbaycan Cumhuriyetinin İmişli bölgesinde doğdu. Eğitim Fakultesi mezunu. Azerbaycan Yazarlar Birliğinin 'Azerbaycan' dergisinde şiir bölmesi başkanı.. Tefekkür Üniversitesinde baş öğretim görevlisi. 'Sevginin Sonunu Söylemeyin Bana', 'Uyuyan Deniz Resmi', 'Bir Gelin Dalgayla Yan Yana', 'Sevmek İstiyorum Yeniden', 'Gülümseyen Ağaç', 'Şiirimin Demeti', 'Seni Hatırladığımda', 'Elveda Dünyaya Gelene Kadar', 'Kendime Doğru', 'Alın Yazıma Tadilat' kitaplarının yazarıdır. Şiirleri yurt dışında, Rus, Gürcü, Özbek, İngiliz dillerinde basıldı. http://qeshemnecefzade.net
Elnare Şems ÖLÜREM MEN Eşkinle senin, sevgili canan, ölürem men, Bir eylemedin derdime derman, ölürem men. Kan yaşla dolan gözlerim, ağlar gece gündüz, Aşkare yanıb ateşe pünhan, ölürem men. Yaprak gibi esdim feleğin fırtınasında, Derdim demeye olmadı imkan, ölürem men. Bir defe ederler canı cananeye kurban, Min defa olub yarıma kurban, ölürem men. Bakdım o kadar yollara, yollar da yoruldu Bir gelmedi o gözleri ceyran, ölürem men. Ey bad-i seba, son sözümü yara yetir sen, Eşkile o yarın de verib can, ölürem men. Kismet, gözelim, olmadı bu Şemse vüsalın, Can koymadı mende kemi-hicran, ölürem men. 01.04.2006.Bakı ** ÇIKMAZ EŞKİN ATEŞİ Çıkmaz eşkin ateşi bir dem canından aşıkın, Çünkü bir cevherdir o, gitmez kanından aşıkın. Kemden özge aşıkın yokdur vefalı hemdemi, Gölg? tek izler her an, gitmez yanından aşıkın. Gül yakasın cırmağı öğrenmiş ehli-eşkden, Bülbüli-şeyda nevani efğanından aşıkın. Eşk meydanı cefakeş aşıkın meydanıdır, Ey cefaya dözmeyen, çık meydanından aşıkın. Canını etsin feda canana, yetsin vesline İsteyi ancak budur öz cananından aşıkın. Sadık aşık kalbi bir mehrü vefa ümmanıdır, İbret al, ey Şems, sen de ümmanından aşıkın. Elnare Şems: 1973 Azerbaycan doğumlu. Bakü'de yaşıyor. Hukukşinas.Şems Edebi Kadınlar Meclisi üyesi. Şiirleri, gazelleri şimdiye dek Azerbaycan'dabirçok jurnal ve gazetede, Türkiye'de Antoloji.com'da yayımlandı.
Ayşe Çekiç Yamaç AŞKIN RENGİ DÜŞMÜŞ ZARFLARDAN DİZELERE Aşk Rengi Zarflar'ın dizeleri arasında gezinirken, aşkın rengini düşündüm uzun uzun. Yalnızlığın mı, yoksa sessizliğin mi rengiydi aşkın rengi? Gözlerinden yağmurlar dökülen bir adamın hüznü müydü yoksa? Vurulup düşen bir martının çığlığı mıydı, bilemedim. Dizeler arasındaki gezintimi sürdürdüm. Mektup yazabilen, mektup alabilen; hem de "pulsuz damgasız", gönülden gönüle yazılan mektupları alabilen kaç şanslı insan kaldı, diye düşündüm bir ara; özellikle de; "Mektuplar gelir gider pulsuz damgasız Sevgi mi yüklüdür sitem mi bilinmez Paylaşılır durmadan Göz gözü görmez Her gün görüşülse de Mektuplar gider gelir Pulsuz damgasız Onsuz edilmez" dizelerini okuduktan sonra. Yaşlı bir yüreğin sevda dağının kanını gördüm dizelerde, "közü içinde dumanı içinde/ sanki bir düşü soluyordu" Bir martının uçuşunda, bir denizin maviliğinde, aşkını arıyordu. "Aşk yol bulmuş, akıyordu" "sevincine fırtınalar yüklemiş Bir gezgin gibiyim seni düşünürken" diyen şair, yollara, dağlara kendini vuruyor, dizeler, hüzünlü akışını sürdürüyordu. Yıllar geriye sarılıyor, sevgili; "an an görünüyor yeniden Kimi bir zeytin dalı Kimi çalışkan karınca Ye da pencere camında unuttuğum Bir göz gibisin En başından beri beni seyreden" dizeleri oluveriyordu. Belki de hiç yazılmamış, hiç söylenmemiş bu mektupların; ozanın, "hurdalıkta unutulmuş" gençliğinin kendi kendine söylenmesi olduğunu okuyor; her dizede biraz daha hüzne boğuluyordum. "Kars'a düşen kar" şairle birlikte bende donuyor, "İzmir'e düşen deniz" sevgiliyle birlikte bende seviniyordu. Ferhatlar, Şirinler, Keremler, Aslılar geçiyordu aşk öykülerinden dizelere sızmış. Ben de karışıyordum aralarına; aşkın rengini bulmaktı niyetim. Şairin araya girmesiyle kopuyor dizelerim. O mektupları taşıyan, İzmir Kahramanlar'daki hurdacıyı düşünüyordum; karasevdalı, mektupların asıl sahibi hurdacıyı ve o mektupları o eve bırakan saçlarında aklar çoğaltan kadını… Ölü yapraklar kımıldanıyor yüreğimde. Eski evlerin duvarlarına sızmış nice askın dillendirilemeyen dizeleri olan Aşk Rengi Zarflar'ın son yaprağını çeviriyorum. Zarfın üstünde pul da yok, damga da… Ve biliyorum artık; aşkın rengi sonsuzluk… AŞK RENGİ ZARFLAR, H. HÜSEYİN YALVAÇ ŞİİR, 80 SAYFA SONE YAYINLARI, KASIM 2006 İSTANBUL
Anıl Cihan YEŞİLİN BELİ -avazı çıkıyor ormanların- beli kırıldı yeşilin kan karası orman uğultusunda ve ateşten bir çentik atıldı ciğer- lerimize mevsimleri soluyan var mı şimdi / pusulasız günlerimizde ya da bir nefes dikenimiz toprağın kuytusuna ovacık / 2007
M. Mahzun Doğan KIR DÜMENİ "Gördün mü kaygusuz zulmün vaktini" (*) Öptüm bir dudağı coğrafya eskidi Haritalar yeniden Kalp üşür, kalp üşür, kalp Niçin? Koynumuzda saklanır en hoyrat rüzgâr Ömür, temize çekile çekile, ömür bula yitire, bula yitire... Dümeni kır! Dümeni kır! Kır dümeni Mahzun Yalnızlığın yaratacak yeni ülkeni Aralık 2004, Ankara (*) Nâzım Hikmet, Şeyh Bedrettin Destanı'ndan
Mehmet Oktan ZAMANA KARŞI uzanır coğrafyamın ucunda bir nehir uçuruma çağırır beni hızla kaybolan çorak ülke ayaz sızar bacadan dipsiz kıyıların derinliğine kırdık zamanın kadehini saçlarının gece renginde kızılcık şurubu yudumlarken her yeni güne gözlerine bakarak mayhoş bir elma tadında bıraktık zamanı
Sedat Kısa Bakışları Kaçırma Ayini onu dün gördüm tenhaydı ince bir sis gibi dağıldı o şehrin sokaklarında buğulu bir veda parçalanan şarapneldi onu dün gördüm tenhaydı saçları aralıksız uzun beli ben baktıkça inceldi sarılıp sıktım kendime babası yanık barut gibi eksildi şakaklarımda onu dün gördüm tenhaydı kadındı saydım bana birkaç adımdı kendime uzun bir ara verdim gökyüzünde serbest bıraktığım dolunaydı ey firar kimi sevsem kendini çeken bir cezaydı
Metin Dikeç kaybedilmiş babalar için martaval ne çok öfke gördük babamız taşlardan güllerden çürük mevsimlerden toprağında kamunun ne çok sürdük küçük esnaf hazlarını baktıkça yaramızı kanatan sevdası tuhaf kara balçık adamlarının yollar hep ketumdu diller hep çatal kimden konuşsak ağıt kimi sussak ilenç ne çok ürktük ağacının gölgesinde yeğinlerden eblehlerden tıslayarak acımızı ayartan ateşten muaf kapı kullarından ah! anahtar cebindeydi hep ne geç bildik babamız ne çok öldük ne çok güldük 01.09.2007 - Van
Ahmet Uysal EYLÜL SONU eylül de geçiyor işte bak, kan izi saklayan otlar savruluyor uzak kırlarda, otlara sor, denizlerin adını. onları beklediğim kısığı unutmadım, ay ışığında gizlenir mi alaşımlı bakış yozgat yolları uzundur çapraz geçişli yıldızlarda takılıdır amansız gece, unutulmuş uzak bir şiirde kalmıştır aşkın büyük acısı. kırağı erken düşer kırlara, ben oradayım çocuklar, tanırsınız kapımda nazlıca salınan che ikonundan. ne alır yolların acısını, bir bardak demli çay mı, ya da bahadın bağlarından, anasonsuz boğma rakı.
Osman Bolulu YİĞİT Habire beygir koşturur denizde Şiddetinden nalçasını çıkarır Böylesi yiğitler çoktur ülkemizde Yellenirken kalçasını çıkarır SENİN GÖZÜNLE Sen bana hiç gözüyle bakarsan Elbet karşında bir hiç görürsün Kendini aynalara sokarsan Resmi çekilmiş bir piç görürsün BALTA SAPI Vazgeçtim, bir baltaya sap olmaktan Baltaların sapı kıvrılmış sapılmaktan SANA SÖVEMEM Anana küfersem, o belli Babana desem, hangisine Bilmiyorum, nasıl sövmeli Senin gibi yüz deliklisine DÜRÜSTLÜK Sanma ki bunlar tamamen sahtekâr Kapılarına, her gün yazıyorlar: "Dikkat, içeride azılı köpek var!" Dürüstlükleri, olacak o kadar AÇIK FİKİRLİ Bu adamlar mı açık fikirli Başları, diplerinden de kirli Koç değişti mi kıç değiştirir Kıvırtarak verip veriştirir AKIL Kimi akıldan piyade, kimi akıldan jet; Bir aklı karar görmedi gitti şu memleket EKSİLDİKÇE BÜYÜYENLER İçini boşaltarak kazdıkça Boyut kazanıp genişler çukur Hırsızlıkta, rüşvette azdıkça Kimileri büyük adam olur
Osmaniye Özgür KURUTULMUŞ BOŞU BOŞUNA Boşuna diyerek yuvarlak dünyanın ortasında takılıp kaldı yaşamı. Düşler bile boşuna, hayatımızın son durağı sizce nerde, ne zaman? Kayıp ruhlar loş bir gece kendisiyle hesaplaşmaya başlarken. Boşuna kayıp olan karanfilleri toplamaya gelen gözler. Bir anlık hevesti gülüşler, donuk kaldı nefesler. Her bir ayrı dünyada yaşayan insanlar barış için kadehlerini çarpıştırsalar. Mavi ile bakan gözler hiç solmasa, masal daha yeni başladı ve hiç bitmese. Demir parmaklıklar arkasında yatan ömür boşu boşuna. Soframa davet ettim yıldızları, milyonlarca renkli kaşıkla süslediler, ayı davet ettim loş bir gece için, yedi renkli kuşakla dans ettirdi, bu defa düşte değildim, gerçekten k ahramanca uçuyorum göklerde. Aslında hayatla anlaşamayışım boşuna değil. Gözlerimdeki pişmanlığı fark edecekler diye o kadar çok korktum ki insanlardan, gerçeklerle dudaklarım vedalaşırken, hiç sormadı kanlı yaşam. "Lanet olsun Aslanım sana!" Ömürden güzel sermaye mi olur? Düzlükte siyah, sessiz bir boşluk ve her şey boşuna. Asfalt yolunun ölüme boylu boyunca uzanan sokakta üşümüş bir yıldız bulunuyordu. Belki de bu yüzden sadece bu yüzden imkansız birini sevdim. Mutluluğunun yerine hayatı yaşayan, ağlayanlardan ödünç a ldığı düşleri, bitmeyen karanlıktan bıkıp dışarı çıktığında yağmura yakalanır. Bazen de mutluluk taştığı zaman gecenin alacası peşinden koşturur öfkeyle tükürür gülenlere; Boşuna ağlamak, gülmek, hatta kazanmak, çığlık çığlığa bağırmak. Her memleketin, her dağın, her yurdun; insanı her yerde aynıdır. Değişen nedir? Sadece kıyafetleri ve görüşleri farklıdır. Öldürmek ve sonra kazandım demek boşuna değil mi? "İmkansızlıktan kaçarken aklımda kalanlar bunlar". "Yarının ne olacağını merak eden, ama gizliden gizliye de olsa yarının güzel olacağından umudunu kesmeyen insanların mutlu gözleriyle dolaştım kendimle. Tüm kapılar kendiliğinden kapandı. İstasyon yeniden kaynamaya başladı. Geceye terk edilmiş yolların tenha uzantısı doldu gözlerime. "Boşuna bilinmeyen tüm güzellikler" Bütün savaşı sırtıma yükleyip, deve çiçeklerinin, kurumuş kayaların, hışırdayan yaprakların arasından saçlarını rüzgara bırakarak bilinmedik bir vadinin kıyısına inebildim. Orada bütün soruları cevapladılar ihanet kuşları. " Farkına vardılar, bütün kötülüklerin boşuna yapıldığını. Sokaklar tenha, yazmak istediğim ama yazamadığım aşk öykülerini anlatamam belki de. Eski, karanlık duvarların b ulunduğu sokağa doğru yürüdüm. Güneş küçülüyor; dalgalar büyüyor, savrulup dağılıyor, kokusu yitmeye başlıyor mazide kalan yolların. Kötülük kulesi öyle dimdik ki. Uzaktaki binaların üstüne güneşin ağır ısısı çökmüş. Serseri gençlerin bağırışları uyandırıyor dalmış olduğum hayalden. Yaşadıklarımın bir rüya olduğunu düşünüyordum nedense. Yürürken sık sık yüzüme baktı kirli duvarlar. Saçları iyice günden güne dökülüyor ve ben günden güne soluyorum. "O yani avucumun içinde saklayıp da kimseye söyleyemediğim, o hiç değişmemişti. Eski devrin soğukluğu yankılanıyor, karanlık yüzlü gülenlerde. "Umutlanma boşu boşuna insanoğlu" Karanlıkta belli belirsiz ağaçlar geçti ellerimin arasından, sadece ayaküstü uyuyordu çaresizler. Acaba hangi rüzgar atmıştı bütün acıları kapımın eşiğine.Yok artık, bende kalanın hepsi bu. Dumanlı, tuhaf bir sisin ardından kayboldu çocukluğum. Göksu köprüsünden geçiyorum, sular aşağıda masmavi uyuyor ve ben nefes almak istercesine bağırıyorum. Ah, çırpıntılı bulanık mavilikte uğuldayan köpüklü dalgaları soluyabilmek. "Boşuna hayalin ardında giden yol" Bana anlatın gerçekleri çürümüş sözcükler. Küflenmiş, unutulmuş göllerin, yüzündeki acıyı hiç kimseye anlatamadım. Kurutulmuş bir acının mevsimindeyiz artık. Sadece kendimizi dost olarak biliyoruz kötülerin iklimi. Hatırlıyorum yedi gece yedi iklim hiç çıkmadı aklımdan mavilikle söyleştiğim gün. Dalgalar sadece can alıcı olduğunu söylediler ve bir daha sevilmek istercesine. Boşuna tüm acı, tatlı, güzel olan her şeyi topladım avuçlarıma. Denizin çirkin suratlı maviliğine üfürdüm ve geride kalan boşu boşuna ölümlü bir yaşam sadece.
Akın Zayim KISA CÜMLELER sayfaların ortasında, yalnız bir liman içinde kaybolan bir nehir, ellerinden geçen bir çizgi kendini arayan, ardında konaklamış adı konmamış şehirler şimdi kardelenlere yürürüm, kısa cümlelerinde yiter aşk…. etrafımda kuşatılmış zamanın solmamış bir çiçeğisin ,şaşkın bakışlarında sen de açar gülüşlerim, gecelerim akıyorsa,gündüzlere sorulmamış soruların cevabı olurum, kendimde büyür gençliğim…. baharın göçüşünde mevsimsiz kalırım,gidişlerinde boy verir cümlelerim, umutlarında patlar gökgürültüsü,sağanak yağış olur-gözyaşlarına sürme olur gençliğim, gitmelere döner yol hikayelerim…. şimdi, ceketimden sırılsıklam yalnızlık akar, sarıya döner lambalar, üstümde üşür maviler kısa cümleler olur gidişin…. sarılırım kaybedilmiş zamanlara… 24 temmuz 2007 silifke
Yaprak Ünvar ÇIĞ Koca bir çınara rastladım Dün akşam Baktı Baktım Yüzünde coğrafyalar gezdim Ezildim horlandım yıkıldım! Her çizgide tarifsiz acılar Zehir tadında İçtim Tanrım! Konuşabilir miydi? Dil yokken Yüz Bin Yıl Gümüş elleri Yüreğime batan nasırlarıyla Baktı Baktım B/aktı B/aktım Umudun kalbine
Atilla Kaya HİCRANSIZ az kalsın yok olacaktı granitin arasında uzanan bir şiir dalına tutundu düşerken uçurumdan kurtuldu şiirler büyüttü düşerken tutunduğu şiir dalının ellerinde açtığı yaralarda hicransız
Aslan Quliyev PAYIZ (SONBAHAR) Kapı gıcırtıyla açıldı, menteşesine yağ sürmeliydi, yoksa kafa şişiren gıcırtı sinirlerini tırmalıyordu. Yakındaki ormanın bekçisiydi, bu beyefendiden başka kimse onu yad etmiyordu, yazar kendi kulübesinde unutulmuştu. Bekçi ise ara-sıra onu hatırlar, ona uğrardı. Sakin, güz kederi içinde çırpınan taşrada yazarın yalnız bir okuru kalmıştı. Orman kütüğü çizmelerini yine mi içeride çıkarıyordu? Kaç kere demişti, hayrı yoktu, bildiğini yapıyordu. Çizme de çizme olsa bari, tam dizlerine kadar. bataklık, çamur, çürümeye başlayan yapraklarn kokusunu duyar duymaz yanılmadığını anladı. Bekçi içeri geçti. Sırt çantasını masanın üstüne koydu, çantanın bağlarına dolaşmış armut yaprakları masanın üstüne dağıldı. Yapraklar alev rengindeydi. - Votka getirdim, - bekçinin sesi uzaktan geliyordu. - Ne ile içelim? - yazar sinirli-sinirli sordu, kendisi de içmek istiyordu, ancak çizmelere göre bekçiye kızmıştı. - Orman armudu da var. -Orman kütüğü! Sen armutla votka içen eblehi nerde gördün? Lanet çizmelerinle, armutlarınla ilhamımı söndürüyorsun! Sen edebiyatın katı düşmanısın! Peki, şaşırma nerede senin o matahların? Bekçi çantayı açıp litrelik şişede votka, bir torba da armut çıkardı, bir anda odayı orman armudunun hoş kokusu bürüdü. Yazar şişeyi aldı kadehine votka süzdü: - Otun, taşın, duvarın şerefine! - dedi ve içti. - İnsanın şerefine! - Bekçi suratını astı, taş-duvar kadar sayılmaması ona dokunmuştu. - Olsun! - Yazar yine de kadehine votka döktü. - O insan çizmelerini evin ortasında çıkarmıyorsa. - Sence ev mi bu? - Bekçi yüzünü buruşturdu. - Bu olsa-olsa ayı ini, hem de öyle bir in ki, burada kış uykusuna yatmayı her ayı kabul etmez. Sapsarı armutlar küçük olsalar da, tatlıydılar, ancak armutla votka içmek hiç hoş değildi, votka koyuydu. İçtikçe ağzından ejderha gibi alev çıkıyordu, armutsa şipşirindi. Kadehini masanın üstüne koyduktan sonra bekçiden sordu: - Horoz kesip pişirebilir misin? - Boğa bile kesebilirim. Nerde senin horozun? Orman adamından daha ne bekliyorsun ki? Ona sadece sordular ama o şimdiden horozu istiyor. Nerde? Çürük ağaç, laf olsun diye söyledim, sana şimdi deseler ki, tank kullanmayı biliyor musun, cevap vermek yerine, tankın nerde olduğunu mu soracaksın? Sinirli halde dışarıya çıktı. Komşunun ısırgan içinde yitmiş çiti alçaktı, çitin üzerinden zıpladı, elini, ayağını ısırgan daladı. Ufuldaya-ufuldaya komşuya seslendi. Evin köşesinden komşunun kafası gözüktü, yazarı gördüğüne sevimmediği her halinden belli oluyordu, ancak onun horoz almak istediğini duyunca canlandı, yalnız kafasını değil, vücudunun tümünü evin arkasından gösterdi. - On manattan bir kuruş daha aşağı vermem! - Ben yirmi manat veririm! - itinasız halde dedi. Bir azdan horoz koltuğunda geri dönüyordu, savaştan zaferle dönen asker görkemi vardı, ancak ısırgan askerin gözünü korkutmuştu, çitin üzerinden zıplamaya cüret etmedi, beletten geçti. Bekçiyi çağırdı horozu ona verdi ve içeri gelip yatağa uzandı. Pencereden komşunun bostanında elek eleyen genç kıza bakıyordu, kız elek eliyor, şarkı söylüyordu. çingiltili, saf sesle okunan şarkıda gizli hasret, yürek sıkan acı vardı. Uzakta, güz çölünün sonunda daha yeni yeşermeye başlayan gri tepelere sıska duman çöküyordu. Yazdan kalma, rüzgar estikçe hafifçe titreyen boymaderen, çobanyastığı gülleri rutubetten karalmıştı. Bekçinin horozu pişirmesi uzun sürmedi. Yeniden masa arkasına geçtiler, bu başka, votka keyif veriyordu. ??yiflenmiş bekçi bir az daha oturup ayağa kalktı, gitmeye hazırlanırken onun son kitabı hakkında fikrini demeyi de unutmadı. - Keşke bekçiyi öldürmeseydin ! - Ben kimseyi öldürmedim! - itiraz ?tti. - Sen eleştirmen misin, yoksa bekçi mi ? Çık git ormanına, nereden geldiysen, ?r?ya. - Her şeye rağmen öldürmemeliydin! - bekçi onu duymamış gibi cevapladı. - Öldürmedim, ancak böyle giderse öldüreceğim galiba! Bekçi yalpalaya yalpalaya çıkıp gitti. Bekçinin arkasından bağırıyordu. Beni dinler misin! Sen orman adamısın, biz seninle olsa-olsa ağaçlardan, otlardan, yağmurdan konuşabiliriz! Kesilen ağaçlardan, kütüklerden! Bu kadar! Ufukta beliren güz güneşinin altın ışıkları pencereden içeri süzülüyor, tozlu döşemenin üzerinde oynaşıyordu. Masanın üstündeki kızıl armut yaprakları kızaran ufukları hatırlatıyordu. Kız şarkısına da, çalışmasına da ara vermiş, bostanın kenarındaki iri taşın üstünde oturmuştu. Bakışlarında güz hayalleri dalgalanıyor, saçlarında güneşin altın ışıkları oynaşıyordu. Komşu bahçeden ona sesleniyordu, adamın yapışıksız sesi vardı, sanki paslı boru dövüyorlardı. Onun cevap vermediğini görünce içeri geçti, horozun parasını almaya gelmişti. Komşuyu tatmin etmeye çalışıyordu, merak etme, ödeyeceğim. Dergiler yazılarımı yayımlasınlar, paramı aldığım gün, sen de paranı alacaksın. Belki hiç almayacaksın, komşu tatmin olmuyordu, işin arap saçına döndüğünü anlamıştı, horozu bedavaya verdiğini kabullenmeye başlamıştı, sadece yakınlık hasıl etmek istiyordu. Votka da kalıyordu, et de, komşuyu masa arkasına davet etti. İçtiler. komşuya sarılıp ona anlatmaya çaba gösteriyordu. "Sen nasıl oluyor da, basit hakikatleri anlamıyorsun? Ben yazarım. Danimarkalı masalcı Andersen gibi benim de kalbimde ne varsa, hepsini eziyorlar. Kalbime giriyorlar! Biri işte ? enayi orman bekçisi! Çizmeleriyle sokuluyor kalbime! Çizme de çizme olsa bari, nereden bulduğunu, Allah biliyor. Ülke daha öyle çizmeler üretmiyor. Galoş üretiyoruz, her cins yepyeni galoşlar. Anladın mı?" - Yok, - Komşu gözlerini dikti. - Def?l! Komşu ayağa kalktı, kapıya doğru şaşırmış halde gitti, ihtiyatlı davranıyordu, yazar masanın üstünden bir şeyler alıp arkasından fırlatır diye. Akşam oluyordu, tutkun, bulutlu semanın enginliğinden kazların kakıltısı duyuluyordu, kazlar güneye uçuyorlardı. Acaba bekçi gidip kulübesine ulaşmış mıydı? Adam güzü sevmiyordu, ormanda dolaştıkça tüm günü geveleniyordu, güzü, çürümüş kütükleri, sarı yapraklar içinde yitmiş patikaları, bitmek bilmeyen güz yağmurlarını lanetliyordu. …………… Kapı gıcırtıyla açıldı, malum işti, çizmeler içeride çıkarılacaktı. Bir an için kurumuş yaprak, çürüntü kokusu vurdu onu. Bekçi içeri geçti sırt çantasını masanın üstüne koydu. - Ormanda yıldırım ağacı vurmuş, - söylemeye bundan uygun söz bulamadı, - bir haftadır dumanlanıyor. - Ben de dumanlanıyorum, - suratını asarak dedi. - Hani? - Ne? -Duman! Ben göremiyorum. Böyle birine ne desin? Kovsun mu? Hiç olmazsa arada votka getiriyor, hatırlıyor, yazılarını okuyor, kovacaksan, kim okuyacak? bekçi ise kendi işindeydi, çantadan votka ve bir elma çıkartıp masanın üstüne diziyordu. Elmalar altuniydi, sanki rengini güneşin altın ışıklarından almıştı. - Votka getirdim, bir elma da var. - Allah senin belanı versin! Sen bir elma ile votka içen aptalı nerde… Bekçi çantadan mantar çıkarıyordu, mantarları bilerek sona saklamıştı. Ya da kızartılmış kömbe de getirmişti. Yardımlaşıp mantarların toprağını temizliyor, soyuyor, tuzlayıp sobanın üstüne diziyorlardı. Bir azdan pişen mantarların kokusu evi sarmıştı, başka tüm kokular kaybolmuştu, nemli duvarlara da, hisli tavana da mantar kokusu çökmüştü. Yazar pişip sulanmış mantardan yiyip, kadehine votka koydu. - İnsanın şerefine! - dedi. - Eğer mağarada yaşamıyorsa! - Bekçi kadehini boşalttı. Yazar yutkundu, votkayı sonuna kadar içemeden kadehi yere koydu. - Orman kütüğü! Ben mağarada yaşasam da, büyük işler görüyorum! - Tanrım sen bizi koru! ?avu? kümesi bile yapamıyorsun, hangi büyük işlerden bahsediyorsun? Sohbetleri bir türlü olmuyordu, fakat bekçi yine onun kitabını müzakare etmeye kalktı. - Sen onu öldürmemelisin! - Kimi?- durakladı. - Orman bekçisini. - Söyledim sana, biz seninle yalnız ağaçlardan konuşabiliriz. Ormandan, mantardan. Edebiyattan değil, sen bu ilme uzaksın. - Her halde öldürmemeliydin. - Öldürmeliydim! Gördüğüm bu ki, öldürmekle doğru yapmışım! Sen de ölseydin şimdi aptalca sorularınla beni bıktırmazdın! Bekçi incinmiş halde ayağa kalktı. Yalpaladı, üstünden döşemeye güz yaprakları döküldü, yapraklarla güz güneşinin alev rengine boyadığı çöle doğru gidiyordu. Adam güzü, - ormanı, sarı yaprakları, yağmuru, güneşi ile birlikte onun odasına getiriyordu, kendisi gidiyordu, amma güz kalıyordu. ?omşu geldi, kapı ağzında durdu içeri bakındı, masanın üstünde mantarları ve yarım votka şişesini görünce yutkundu. Yazarın kalbinde ikrah hissi baş kaldırdı, onu masa arkasına davet etti. Komşu içeriye geçti oturduktan sonra yazar kadehlere votka koydu: - Köpeğin, kedinin şerefine! - dedi ve içti. - Bunu nasıl anlamamız gerekiyor? - Komşu boğazını temizledi, sesi cüretsiz çıkıyordu, mantar ve votka hislerinin önüne çit çekiyordu. - Nasıl istiyorsan, öyle! - dedi. Komşu ise artık mantarlara saldırmıştı, aç gözlülükle yiyor, teklif beklemeden votka içiyordu. Yazar yeniden ona anlatmaya çaba gösteriyordu. "Ben vatanımı dünyaya tanıtmak istiyorum, amma değerimi bilen yok, ben dilenmek hukuku bile olmayan dilenciyim! Beni anlamıyorlar, bense her şeyi görüyor ve duyuyorum. Diyelim, sen pencereden bakıp güz çölünü, bostanda çalışan kızı görüyorsun, o kadar. Ben bedbahtsa, o kızın düğün gecesi nasıl giyindiğini, ellerine nasıl kına yaktığını, kızın arkasına bakıp hasretle ah çeken gençleri, gizli-gizli ağlayan kekilli oğlanı da görüyorum." - Dur bakalım, hangi kekilli oğlanı? - Ben kalbimin, ruhumun diliyle konuşuyorum, - yazar acıyla dedi. - Fakat beni hiç kimse anlamıyor. İş böyle olunca bu ?lçak yazar ne yapsın? - Alçak yazar paramı ödesin. - Paranı mı? - ?h, horozun parasını. - Defol! ??mşu gittikten sonra ayağa kalkıp pencerenin önüne geldi, bir az önce güneş dünyayı altın rengine boyuyordu, şimdiyse çöllere duman çöküyor, yağmur çileşiyordu. Gri tepeler, karalmış çiçekler, ağaçlar, evler yağmur dumanı arkasından hayal gibi görünüyordu. ………………. Kapı açılır açılmaz orman kokusu vurdu onu. Aman Tanrım, orman yaratığı yine mi çizmelerini içeride çıkarıyordu? - Votka getirdim, - dedi. - İnanmazsın, yıldırım vuran ağaç hala dumanlanıyor. Yağmur ağacı söndür?miyor. Bekçi hiss?tti ki, yıldırım vuran ağaç yazarı ilgilendirmiyor, sözü değiştirdi. - ?zgil de var… - Sen ezgille votka içen aptalı… - gözü köşedeki çizmelere takıldığında sözünü bitiremedi. Ayağa kalkıp: - Çık git, - dedi. - Git ve bir daha dönme. - Kafanı mı yedin? - Git! Ben belki de dünyanın en büyük yazarı olacaktım, ancak çizmelerin izin vermedi! Bekçi onu hayretle süzdü, kafasını sallayarak çıkıp gitti, gittikçe de üstünden başından yapraklar dökülüyor, havada uçuşarak tutkun döşemeye düşüyorlardı. Bahçede komşu söyleniyordu, adama lafı kaç kere söylerler, horozun parasını vermiyor. Güya bu büyük adam olacakmış, ancak çizmeler izin vermemiş. Benim ne işime… Yazar zar-zar ağladı. - Çizmeler! - yana- yana söylendi. Yatağın altından bir ip çıkartıp, ucunu tavana bağladı, "ama ben yaşamak istiyordum, aman Allah, nasıl da istiyordum" dedi ve kendini astı. Komşu kız bostanın kenarındaki yağmurlardan ve çöllere çöküp çekilmeyen dumandan sonra yeşillenip yosun bağlamış taşın üstünde oturmuştu. Şeh konmuş saçları üstüne hafif bir hasret seraplanıyordu. Güz Azerbaycan'da kutsaldı.
Ahmet Yılmaz Tuncer ÇAKIL TAŞI Suya öyle vurgun Öyle sevdalı ki Gömmüş kendini Islak yalnızlıklara Bilmez Üstünden akan suyun Kuruyacağı Güneşin yakıcı sıcağı ile kavrulup Bırakacağı zamanı bilmez Üstünden akıp giden suya Sevdalıdır Bilmez bilemez Suyun kuruduğu zamanlarda Geceleri üstünden Çakal sürüleri Geçeceğini Su zaman zaman buharlaşıp Çıksa da gökyüzüne Çakıl taşının gözleri Semaya paraleldir Terk etse de su onu Buhar haliyle Bir zaman gelir An gelir Düşer üstüne Damla damla O bekler suyun Damla damla halini Bilirde onu bekler Sevdasını bekler Suya sevdalı Çakıl taşı
Hakan Sürsal dilsiz korsan güncesi hangi lehçedir susmak saklısında aysbergin külçeye çöker sızı sığ denizde iskandilsiz im tersine kalyon tornistan liman çapa yosun tarar adalar ağlar kıtasal dünya kabuğa yengeç üstübeç suda ebruli akıntılar inadına mavi şu aylakçı balık kara sancağı boya çalsa da uzak kıyılarda yurtsuz demir çinko yelkene yağmurlar vira deltasında bulanan berrağa rağmen her çamurun etinde albatros yaşam toprağa çıkamaz susarsa korkar çığlığın köründe bir karakorsan...
Aydan Yalçın kafes kuşu gümüş yüzlü karanlık indirmiş perdesini sevincin ve sütten kesilmeyen aşk kaç tohum biriktirebilir ki tekerlek izlerinde düşlerimin nereye baksam yangın nereye baksam deprem duvarımda sancılı bir deniz rüzgarı cehennem alevi gecenin gölgesi sudan heykel ellerim ve düşlerim : uzun adımlı nehir yaşam tellerine takılı kaldım bemol mü, diyez mi belli değil bir kafes kuşuyum : tutsak ikinci yaşamında şafağın yüzüm toprağa dönük
A. Uğur Olgar AĞACIN AKLI bir ikindi rüzgarı alır gider düşmeyi unutmuş yaprağı güzden kaçan gemiler kışa demir atmak üzeredir doluya tutulmuştur uzak umutlar yağmurlar kararırken ah, ateş ayrıca çıtırdar ömrün eriyen kemiklerinde neler arar hep çocuk kalan o sevinç teneke soba üstünde kestane ağzından bir kaşıklık açılan patates közlemesi tuza kesmiş suların tez akışlarında neler bulur akşamın berisinde güne parmak hesabı düşüren sessiz hanendeler yeni yaprak gelir dalın ucuna nisyanla maluldür ağacın aklı hayat, ötesine böyle döker kendini
Mustafa Yıldız FİLOZOFLARA ŞİİRLER Pisagor İlkesi sayıdır eşyanın ruhu Tanrı güneşin kızlarıdır gezegenler karşıtların uzlaşmasıyla oluşur gerçeklik sayı ve ahenktir her şey Empedokles tüm varlıkların temelidir dört unsur su ateş hava toprak iki ilke eşlik eder dört unsura sevgiyle nefret kozmos zaman zaman çıkar ortaya ya da yok olur her varlık ancak sevgiyle kendi kendinin aynı kalır Ksenophanes elleri olsaydı / atlar aslanlar da kendileri gibi çizerlerdi Tanrılarını sonsuz ve hareketsizdir Tanrı düşünmekle kımıldatır dünyayı toprakla sudur her şey topraktan çıkar toprağa döner bir ve aynı şeydir Tanrı ve alem
Ali Ziya Çamur ARZULARIMIZDA KÖPÜREN UMUT Uzun zemherilerin boğazında Düşlerimizin uçurumlu kanatlarında Estirdiğimiz umutlarımızdı. Martı öfkesinde dalgalı Derin arzuların burkuk serinliğinde Yaşanan hasretlerimizdi. Tüy ıslaklığında hafif Bulutsu özlemlerin aydınlığında Şavkıyan alnımızdı. İnce süzgünlüklerin boy veren şafağında Yapraklanırken kıvılcımlar Yüzlerde ışıyan hüzünlerimizdi. Günlerimizi köpürten ıssızlıklarda Yıldızlara astığımız İzdüşümü değil miydi düşlerimizin? Özlemlerimizin aralık kapılarından Devrim istasyonunun trenlerine Yüreğimizi harlandıran buhardı umutlarımız. Kırdığımızda İstencin çelik kabuğunu Bencilliğin buzdan köprüsünde, Gülüşlenen yarınlarımıza Fışkıracak her ilkyaz Yoğurt çiçekleri.......
Nermin Kamal ÜÇ KADIN bulvar kafelerinin arabes tüstüsünde üç qadın üç küçe qadını İçdiler her şeyin sağlığına içdiler yanlarına gelen kişilerin arvadlarının sağlığına dırnaqlarındakı boyanın sağlığına yağışın qarın sağlığına bizimki bele getirdi amma acılara öyreşilmez şeyler var deyişmeli üç-beş il sonra heyatlarında elbet dönüş baş verecek amma üç-beş il dediyin şey asan keçmeyecek onlar lekelidirler amma dünyada var mı çirklenmemiş bir bulud unut bura qeder oxuduğunu, unut sonuncu martinini Ahmet Telli'nin sağlığına açdılar göz qelemi ve dodaq boyasıyla bir parça kağıza qalın-qalın köçürdükleri şerini oxudular "dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen ömrümüzse karşılıksız sorulardı, hepsi bu" ay serbesti şer saymayan, quqquluqu, senin ananı, bacını, neslini, soyunu gizlet, heç olmasa, deme bu çatışmazlığını qadınlar tüpürdül?r söydüler qoşmabazların zatını ne gündemdeydi orda heyat mı içki mi edebiyat mı?
Rasim Qaraca BİRLER sürmesi göz yaşına karışmış hayatı bozuk canlı * balıklar bizden daha kamil - her şeyi konuşup kurtarırlar * ister sarı saçlı ister kara… ölüm - o şer göz dokunacak onlara * unutma "gönlüm" kelimesinde de bir "ölüm" var * vurulan kuşlar yine kendi göçümlerinden kalmazlar * güzel kızlar göçüp gitse bu şehirden her şey cehenneme rüzgarlar yetim kalacak * yüzünde yaltak tebessüm şişman karınlı ay - batıp çıkmak gibi bir ikiyüzlülüğü var * ne kadar yokluk çekti kıştan çıkana kadar bu ağaçlar artık bahar gelmese de olur * budağından kopup yerlere döşenmiş üstünden yağış dövmüş bu yaprakların altında bir canlı var - sükut * yaşlılar güneşe çıkarlar - ölüm onları bulamayacak sanki bu ışıklıkta * hatta yol kırağındaki mal tezekleri - köyde ona "çemengül" diyorlar - insanı geçmişe götürebilir * arılar için açmıştı çiçek ancak nereden bilsin koltuk ağacına izolent sarınmış bu kadının da hoşuna gideceğini * dolup - dolup taşmak varken dolup - dolup boşalmak yok
İlker Gören ölmeden önce azraile söylenenlerdir. 13. ey sevgili ! saçlarının uzunluğunda kendini asan bir adamın / romanın bir yerinde annesiyle görüşmesini anlatan mahkumlar / şimdi beni kırmızı bir geleceğe sunuyorlar.zorluğun insanı serçeleştirdiği zamanlarda söylenenlerdir. 29. uçurumun kıyısından yaşama dönen insanların acıya dair ağlamalarında öyle bir masumluk vardır ki / bu masumluğu bir eskiciye satacak olan kişi kabul etmez eskici gözyaşını. küser eskici hayata. bir daha toplamaz mutsuzluğu şehrin varoşlarından. 36. annenin ağlaması gibi geçip gitti tren uzaklara. trende bir bacağı olmayan adamın gözlerindeki o eski anlam / şimdi beni gecelerin konuşmayan fahişelerine mahkum ediyor. mutluluğun bir çocuğun elinden düşüp hüzünlenmesiyle söylenenlerdir. 2007 mersin







AnaSayfa - Andız Sayfası