Andız - 13. Sayı






Ersan Erçelik

SAHNE TOZU


İzmir burada dursun, yerli yerinde; biz gitmeliyiz
kendimizi sırtımızda taşıyarak, sürüyerek gölgemizi
kırmızı bir karanfil tenine düşünce yanık yanık kokuyor
beyaz bir güle kesiyor avucunda, dokunduğun mevsimler
Kızıldeniz gibi ayrılmalısın ki içinden geçebileyim
kurtarabileyim tutkuların tenimize işleyen kavmini.

Tüm kapılar tutulmuş, oteller de yer yok ama sokaklar bizim
nefes nefese birleşmeli, göğüs göğse çarpışmalıyız senle
hayat bizi yutabilir ama yutkunur sonra. Hayallerimizle baş başıyız
sınavları geçtik, diplomayı aldık ama halen işsiziz
olabileceğimiz her şey olabiliriz ama yalnızca sesimizi istiyoruz
hız çağı, ustura ile jilet arasında keskinlik farkı yoksa
her geçen gün posta kutum ödenmeyen makbuzlarla doluyorsa
hangi kuaförde fön çektiriyorsa saçlarına güz ve rüzgâr
biraz geç fark ettik, içimizden taşınıyoruz durmadan, kiracıyız
hepsi bu. Sis sireni, kalıcı bir hasar kulaklarımızda dünya
dönen ve yere çakılan yeryüzü. Bilmediğimiz gerçekler birikiyor
dokunduğun her şey sıcak ve son bir öpücük hayatın
dudaklarına.


Ahmet Uysal ELVİDA Ayrılıq zamanıdır, ey dostlar, icazenizle, Gözellikler içinde ayrılım sevdiklerimden. Ferz edin, qanadı qırılmış bir quş Çırpınır yağmurlu göllerde. Ya da gümüş pullu balıqların Yakamozu ile sevişir, köhne bir kürsü. Çox vacib deyil, amma olsun Herden göz atın sahildeki izlerime Batmış qayıqların birinden çıxarılmış Dolça qırıqları kimi tesevvür edin meni. Daha gözeli de var, elbet: sevgilinin Boynundan asılan bir ikonaya dönmek. Ne olar, deymeyin şairin xetrine, indiden Öpüşek, istiliyiniz qalsın üzümde... *Not: "bu yalnız senden deyil/herkesten ve her yerden/özümden gedişimdir" Çeviri: Şems El (Azerbaycan) ** VEDA ayrılık zamanıdır ey dostlar, izninizle, güzellikler içinde ayrılayım sevdiklerimden. sayın ki, kanadı kırık bir kuş çırpınıyor yağmurlu göllerde. ya da gümüş pullu balıkların yakamozuyla sevişiyor köhne bir sandal. çok önemli değil ama olsun, ara sıra göz atın kumsaldaki izime. batık teknelerin birinden çıkarılmış anfora kırıkları olarak düşleyin beni. daha güzeli de var elbet: sevgilinin boynunda salınan bir ikona dönüşmek. kırmayın bu şairi n'olur, şimdiden öpüşelim, sıcaklığınız kalsın yüzümde. Ahmet Uysal
A. Uğur Olgar Bir Yaz Merhabası "Sultasını kullanır dilimdeki kelebek" yenice yazdığım şiirlerden birinin adı. Kelebek deyince de usuma eski bir dost geliyor uçar adım. Bir ara, şiir sitelerinde çılgın gibi kanat çırpardık birlikte, o kelebek ben uğur böceğiydim. Yazdığımız şiirlerle sultamızı kullanırdık tüm görkemiyle. Günden geceye, ırmaktan denize, yapraktan çiçeğe uçar durur, imge toplardık şiircikleri beslemek için. Sonra baktık ki bir gün, şiircikler büyümüş şiir olmuş, iyice kanatlanmış, gökkuşağında uçuyor, renklere aşkı öğretiyor artık. Ben de dedim ki yukarıda andığım şiirin dizelerinde: "ebcet hesabı yapar şair / önemli olaydır kelebeği anlamak / gırnata ile kılıcın düellosu bir de" . "Önemli olaydır Puşkin'i anlamak" diyecektim oysa.. Pul kanatlı ile kın kanatlı Puşkin'i bile tahtından indirdi ya dizelerimde..Bunun sebebi sensin sevgili şiir, aşkolsun. Şimdiyse kanatlılar dergi denilen yuvalarda konaklamaya, bir derginin köhne burcundan uçup öteki derginin taze harcına karışmaya çalışıyor. Geleceğin şiirini bugünden sezerek, geçmişte kalan kitap aralarındaki kurutulmuş çiçeklere de su verip canlandırarak edebiyatımızı yarının güzel ve onurlu şiirine hazırlayan bu şiir yuvaları, oysa ne denli güç koşullarda yıllara meydan okuyup ayakta kalmaya, yıkılmamaya çalışıyor, kimsenin haberi yok.. Bir söylenceye göre de şiir kanatlılarının, rüzgar atlılarının pek sevip rağbet ettiği yuvalardan biri olan Andız, artık mevsimleri kovalamayı bırakmış, ne zaman nicel ve nitel birikime ulaşırsa o zaman uçuracakmış burçlarından kanatlılarını, şiirlerini, şiirciklerini. Üç yuva dağılırsa ancak bir yuvanın kurulduğu bu kasırgalı koşullarda Andız üç yılda 13. sayıya ulaşabilmişse, hala Azerbaycan'dan İsveç'e kadar bilcümle şiir kanatlısına sıcak bir yurtluk sağlıyorsa güçlü bir alkışı hak etmedi mi sizce de? Bu dünyada ölüm var kalım var. Şair dostlar birbiri ardına elveda deyip gidiyor, yitiyor, dergiler kapanıyor, ama yaşam sürüyor. Yeni dergiler emeklemeye başlıyor edebiyat kaldırımlarında, yeni şairlerin imzaları atılıyor eski şairlerin geçtiği yollara, ayak sürttüğü kaldırım taşlarına, yeni açılmış yollara.. Bu günleri gördüm ya, gözlerim açık gitmez artık diyorum, umutlanıyorum. Şiir kanatlılarının edebiyatımızdaki sultası hiç bitmesin.
Arzu Alır yarın yok yüreği kör dünya sen ne bilirsin elemini evlat yitirmiş bir ananın tevrat'ın laneti üstüne olsun! sindirdiğin ölü tarlaları savaş çığırtkanlarının zaferi sen ki onların şarkısını dinlersin kabardığın mazlum bedenlerde söndürürken şehvetini yarına inansam ne olacak halepçeli kadın
Ahmet Günbaş TEKLİFSİZ SERSERİ küçük İskender'in son yapıtı Teklifsiz Serseri (*) adını taşıyor. Hep bilinir; 'şair' kimlik olarak serseriliğe, deliliğe, meczupluğa, aykırılığa, marjinalliğe, daha bir sürü akıl almaz uçarı sıfatlara denk düşer toplumun gözünde. İnsanı yoldan çıkaran bir yaratıktır kısacası. İyi de hangi yol, hangi yordam?.. İnsanla yoldan çıkmak arasındaki felaket uçurumu da neyin nesidir? Neden şair çoğunluğun gittiği yolu izlemez de kendine göre bir yol çizer. Oldum olası yüksek kapılardan kovulur, hoş karşılanmaz; korkulur, umacı gibi gösterilir. Öyle ki ağzını açtığında yerleşik değerleri yavaş yavaş kertmeye, sarsmaya başlayacaktır yerinden! Neden insan sağduyuya yapışık yaşar, sürü toplum güdüsüyle yanaşık düzenini sürdürür? Şairin ağzını açması kıyameti mi çağrıştırır hemen? Konuşulan dile benzemediği için mi korkulur gölgesinden, kıyı bucak kaçılır? Peki serseri olmak için ihale mi açılmıştır ki şair geri durup, bildik serserilerin ötesinde teklifsiz olarak -sevabına-, yertsiz-yurtsuz bu işe soyunmuştur? Yürürlükteki serserilikle Teklifsiz Serserilik arasındaki farklar nelerdir? Çok uzağa gitmeyelim. Soruların ardı arkası gelmeyecek çünkü. Durduk yerde insanı gerer bu şair milleti zaten. Çok şükür arka kapak yazısında kendi kendini açıklamış tümüyle Teklifsiz Serserimiz: "Tekrarlanan, tekrarları yüzyıllara yayılan şeyler gelenekselleşir, kalıplaşır. Tekrarın yüceliğine sığınan muhafazakârlardır, yeninin peşine düşmek için tekrarı reddeden serseriyi linç edenler. Serserilere teklif verilmez, onlardan teklif beklenmez. Teklifsizliktir o serserinin fiyakalı gözlerindeki bol mermili şarjör. Bastı mı tetiğe: Tak! Tak! Tak! Böyle bir şeydir onda bakmak! ben sizi görmeye gelmiştim aslında, ne yazık kaderim oldu size acıyarak bakmak! Yeni şiirler. Şairin size bakmasını istemiyorsanız, sizi görmesine yardım edin!" Büyük bir olasılıkla küçük İskender'in elinden çıkmış bu şiirsel yazıda, şairin yaşam ve sanat felsefesi keskin çizgileriyle yansıyor. Öncelikle geleneğin çöpe atılmasını savunuyor Teklifsiz Serseri. Ki şiirlerinize baktığımızda gelenekle zerre kadar ilişkisi olmadığını görüyoruz. Her fırsatta iktidarda yuvalanmış olanı yadsıyan bir özelliği var. Alabildiğine uyumsuz ve aykırı. Konuya alışılmışın dışında, tersinden bakmakla ünlü. Şiir bilgisiyle sokakları süpüren sivil bir dil, aykırılığını doğrudan şiir başlıklarında duyumsatabiliyor okura. Örneğin Hayat Bize Müstehak, İntihar Prodüksiyonu,Panik Kaltak, Et Monarşisi, İt İnceliği, Bir Bardak Siyah Su, Zehirli Şair Gölgesi, Aşka Toplu Tecavüz, Erkeklerin Rahim Kanseri gibi adlandırmalarla kavramları tersyüz eden, geçerli anlayışın ipliğini pazara çıkaran bir şair. "Böylesi de olamaz, pes!" dediğimiz yerden başlıyor İskender'in şiiri. Böylesini de öylesini de , gerektiğinde sövgüler yağdırarak sokuyor gözümüze. Geleneğe bağlanmayı geniş anlamda iktidarın nimetlerinden yararlanmak şeklinde yorumluyoruz şiirsel çıkarsamalara baktığımızda. Bu yüzden o, geçerli anlayıştan, kolay olandan sıyrılıyor, teklif dahi kabul etmiyor, gemilerini yakarak karşıya geçiyor. Kimliksizliğin kimliği gibi dolaşıyor ortalıkta gezgin bir ruh haliyle. Ülkesi filan yok, Teklifsiz Serseriler neredeyse o da orada! Onun, çoğu şeyi tersinlemesine bağlı kalarak ben de kitabın sonundan bir dize alıyorum Teklifsiz Serseri'yi daha iyi tanımak için: "Benim kime kızdığımı bir teklifsiz serseriler biliyor" (s:104) Nelere kızıyor dersiniz bizim nitelikli serserimiz? Şöyle yakın çekim birkaç dizesinin içine girelim: "Özür dilerim gitmeliyim beni sonbahardan beklerler Büyük hayvanların arasından geçerek Büyük yaşlı olgun ağaçların arasından geçerek Büyük ve büyümeyi sürdürecek genç ormanların arasından geçerek Gitmeliyim Özür dilerim beni hayattan beklerler!" (s:7) Görünüşe bakılırsa özür dileyerek devam ediyor yoluna. Aslında özür mözür dilediği yok. Geleneksel anlamda inceliklerde hiç eğleşmez. Gitmek istiyorsa gider. Dedik ya sonuçta bir gezgin o! Tüm Taklifsiz Serseriler gibi!.. Ancak burada nereye gideceği önemli. 'Sonbahar'ın altını kalınca çizmezseniz nereye gittiğini anlayamazsınız gezginimizin. Evet, kurşuni bir mevsime doğru yürüyor. Orada her şey sarı-solgun, derin acılar içinde!.. Büyük hayvanlar"la "Büyük yaşlı olgun ağaçlar" epey uğraştıracağa benzer onu. "Büyük ve büyümeyi sürdürecek genç ormanların arasından" geçmek ise oldukça keyifli. Çünkü sürekliliği ve geleceği işliyor bu sözler. Aynı şekilde"Hayattan beklenmek" tersine algılanırsa, "Yaşanan hayata benzememek" gibi bir sonuç çıkıyor ortaya ki yabancılaşmanın gerçekliği dışladığını gösteriyor şair. Daha çok şeye kızıyor Teklifsiz Serseri. örneğin 'balık hafızalı" oluşumuza, sözde yazılı insanlık tarihine, "unuttuğumuzu bile unutmamıza" öylesine kızıyor ki sakinleştirmek elde değil. Karşıtlığını "zahiri bilinciyle" açıklama gereğini duyuyor. Ona göre görünen, bize göre görünmeyen... Aykırı şair kişiliğinin verdiği huzursuzlukla övünüyor bir de. Her koşul altında cinayet işleyebiliyor: "Zahiri bir bilincim de var benim k öklerimde. Tabiatım o münasebetle muhlis; edrisatım o nedenle müşkül; Cennete düşsem cehenneme giderim ilk melekle. Bir cinayet işlemişim belli ellerim mürekkep içinde." (s:15) İçtenlikli ve beğeni düzeyi yüksek birinin, kan yerine mürekkebi tedavüle sokarak cinayet işlemesi neyi anlatır bize? Teklifsiz serseriliğin işlevi değil midir bunlar? Kazara cennette düşmüş olsa, ilk melekle mevcutlu olarak cehenneme yollanacağını önceden kestiren, kısaca şairi azapta tutan öngörünün ipuçları nelerdir acaba? Gerçi o da soruyor ayrıksılığının nedenlerini öfkeyle zaman zaman. Zehirli Şair Gölgesi'ndeki yalnızlığından rahatsız olduğu aşikar: "Kafatasımı kurukafaya çeviren mahkumiyet! Cevap ver! Kendime esaretim kimin eseri?" (s:41) Yine 'cinayet' izleğinden yola çıkarsak, şairin (bireyin) kendinden rahatsızlığını bir başka boyutta algılarız. Acılardan keyif almayı içselleştiren tinselliktir bu. Kendinin katili olan insanın umursamaz geçişidir uzayzamandan: "keyifli acıların katil zanlısı gibi bir atlı geçiyor ömrümüz yarım bırakılmış uzayın ve karmaşanın önünden" (s:52) Benzer yaşam halkalarını birleştirdiğimizde ise, söz konusu edilgenliğin tek tek kütlelere egemenliği altına aldığını görürüz. Şairin tanımıyla "bir yangın fabrikası" doğal olanı katletmekte, yanmış-yakılmış kişilikler üretmektedir. İnsanı biçimleyen işlemlerin başında "kötü badana", "sahte felsefe", "madde makyajı" gibi yönelimler gelmekte; her biri kişiyi doğasından/benliğinden kopararak sürü topluma havale etmektedir. İşlemler sonrasındaki paramparça durumlar bir aksesuar gibi durmaktadır 'mananın diktatörlüğü'nü savunan egemen görüş sahibinin kuklalarında: "Bir yangın fabrikası gibi mananın diktatörlüğü: Genç cesetleri ile süslü yeni damarların kenarları. Bu kötü badana. Trajik tanışmalarla tazelenmiş sahte felsefe ve madde makyajı." (s:27) Olup biteni gözden geçirirsek, kişiyi salt etten ibaret sayan, et kafalı "Et Monarşisi"ni kavramaya çalışırız. Teklifsiz Serseri sistemin adını böyle koymuştur kısaca. Haksız da değildir hani "Özür dilerim beni hayattan beklerler" derken ihanetini açığa vurmasında: "Her gün bir miktar ruh aradım bu et için Özürlerimle. Saf ete bir ben ihanet ettim!" (s:32) Teklifsiz Serseri'ye 'Teklifsiz Kahraman" gözüyle bakabiliriz bu aşamada. Çünkü tinselliği çalınmış bir kütlenin suspus olduğu yerde göğsünü gere gere etkinliğini dile getirebilmekte, karşıtlığını korkusuzca dosta düşmana duyurabilmektedir. Teklifsiz Serseri'nin şiirleri 'ölüm-ölü-intihar-cinayet-ceset' sözcükleri eksenine oturuyor genellikle. Dünyanın ve insanlığın gidişatına baktığımızda aynı eksende geziniyoruz nitekim. Yapış yapış bir karamsarlığın örtüsüyle... İyimserlik filizleri 'teklifsizlik' noktasında uç veriyor. Şair tarafından altı çizilen her saptamanın yaşamsal önemi var. Örneğin "Sizin yüzünüz tesadüf" (s:42) ya da "Aklım! / İçini bırak - kabuğunu ye cevizin." (s:47) dizelerinin altında yatanı "mananın diktatörlüğü"nden soyutlayarak ayrıştırdığımızda 'bize ne olduğunun' farkına varırız. Ama bir şartla!.. Onun, sokakların çöpünü görkemli saraylara doğru süpüren karşı dilini anlayarak!.. Verili dille iletişim kurmaya çalışırsak bu iş yatar, havamızı alırız açıkça. Yine onun diliyle, "Noktaydım, virgül sandınız / Asıl ben utandım Türkçenize!" (s:22) dizelerine uyarlanarak, gerçek anlamda nokta ile virgül arasındaki yanılmayı hesap ederek gözlerimizdeki perdeden sıyrılabiliriz. En başta aşk anlayışındaki tazeliğe/yeniliğe ulaşmamız gerekir ki kendimize gelelim! Bunun için "O Zan Altındaki Külfet" ironik şiirden payımıza düşeni almak zorundayız. Evet, "Yakın sevgililerden birinde yangın çıktı" diyor şair! Şu hale bakın hele: "Yakın sevgililerden birinde yangın çıktı Özürlüydü köpekler dönüp bakmadılar Alevler içinde bir kalp bedenden dışarı fırladı İçerde çocuklar kaldı içerde son sevişmeler İçerde bütün bir aşkın büsbütün yalnızlığı İçerde hep dışarıya özlem ve netice kaldı" (s:70) Bence bu dizeler sorunun özünü anlatıyor çırılçıplak. Hem yapaylık, hem yaşanmamışlık; hepsi iç içe... "Alevler içinde bir kalbin bedenden dışarı fırlaması" aşk anlayışında dibe vurduğumuzu gösteriyor. Ardından yarım yamalak dökülüyor her şey. Ne çocuklar gerçek, ne sevişmeler!.. Sanallık da felaketin tuzu biberi: "Sabaha kadar chat'te bütün kutsal sevişmeler" (s:11) Ve o gecikmişlik duygusu... Ölü çocuklara yetişebilir miyiz acaba? Hiç sanmıyorum:"Aşk, borçtur: Ölü çocuklara hemen ödemek gerek." (s:30) Zahiri bilincin işaret ettiği asıl izlek 'yara'dır. Kanamalıdır bu yüzden küçük İskender'in şiiri. "Derin sevgililer, yaralanmış hayvanlara benzer" (s:70) sarsıntısından başlayarak toplumsal yaralara doğru yol alırız. Zahiri bilinci oluşturan etmenlerin arasında, gelenekselliğin vazgeçilmez unsuru dinsel kültür gelir. Yanlış ve çarpık ilişkilerin yapısında adeta çöreklenmiştir tevekkül dolu davranışlar. Çok değil, bir-iki dizeyi çözümleyerek nereden gelip nereye gittiğimizi anlayabiliriz: "Savruk günahlar bunlar. Peygamber komploları." (s:14) "tanrı makinesinin dişlileri" (s:61) Uyuşturulmuş kütleler manevi çarklarla kendi eksenleri çevresinde dönüp dururken, yaşam hakkına, temel hak ve özgürlüklere uzanan engelleri görmezden gelirler doğal ki! Çünkü ölü doğmuşlardır küçük İskender'in yaklaşımına göre. Körü körüne yaşamakla ölümlülük arasında hiçbir fark yoktur. Şairin öfkesine kulak verelim: "Vaktim de vardı, çıkıp size diyecektim, lütfen, adam gibi yaşayın, adam gibi geberip gidin bu dünyadan ayaklarınız Yere basa basa." (s:21) Ve o tevekkül ortamında, "Bugün tanrının el falına baktım: Çöldeki tek kaktüs / gibi duruyordu göğüs kafesinde yüreği" (s:81) diyebilen şair, geleceğin bizzat insana özgü olduğunu belirtir. Ancak "tecrübesi kin yığınlarından tek hücreli milliyetçi"ler ile "sol fraksiyonlardan uzak tehlikeli yeniye" kucak açmış sapkınları da anmadan duramaz. O sapkınlar ki Madımak Yangını'nın baş aktörleridir. Ama öncelikle felaketin altında yatan gerici ideolojiyi tüm hatlarıyla kavramak gerekir. "Sahte şairler" de bir parça suçludur bu yangından, Edip Cansever'in 'Oteller Kenti'ni yağmalayanlarla birlikte: "Sonra geldim bir şeydin Ağlıyordun, kucağında yandıkları iyi oldu bu şairlerin diye diye Şiir yazdığını sanan bir celladın kitabı Celladın sırtını sıvazlayan bir tıfıl zakkum Zakkumun dibinde ise tırtıllar, böcekler ona alkış tutan.. Ama ben geldim aşkım, sen daha zehir zemberek bir tohumsun Açacaksın, zıplayacaksın aha gökyüzü şuracıkta Tutup indireceksin göğü 'Oteller kenti'ni otellerin yağmalandığı bir memlekete dönüştürenlere Hayatını bir otelde kalmanın mahcubiyetine sığdıranlar arasında Kalacaksın incecik bir gevşeyişle." (s:95) 'Enkaz' dediğimiz toz toprak arasındaki bir yıkıntı mıdır sizce? Şiddetin egemenliğiyle dünya başımıza çökerken, 'büyük insanlık' adına "Nazi Almanyası tadında" işlenen cinayetlerin gölgesinde serpilen suskunluk ve aymazlık birey'in de yıkıldığını, enkaz haline geldiğini göstermez mi? Teklifsiz Serseri, sözü milyarlarca yüreğin duyarsızlığına getiriyor, asıl enkazı işaret ederek: "'-Orda kimse var mı?!' Açtığımız kadavranın içine bağırmıştık üç beş arkadaş sessiz bir otopside. '-Paşam, biraz sükûnet!' demişti biri bana eli omzumda, ortadoğu haritası. nın incindiği bir müsvedde." (s:102) Taklifsiz Serseri'nin dünyalık dilden kaynaklanan pek steril olmayan Türkçesi bize adam gibi yaşamayı önerirken, kendi içinde başkalaştığı/dönüştüğü yerden seslenmeyi sürdürür sonsuza değin. O tarafa yönelmek, ona doğru yürümek biraz emek ister. Kokan/çürüyen ilişkilerin hayli uzağında kurmuştur kalesini. Tanımsız güçlüklerden, engellerden geçmiştir. Ona bir parça yaklaşmak ışığı görmemize yetip artacaktır. "Bir miktar suça muhtaç" (s:70) adımı atmaktır önemli olan. Gerisi çorap söküğü gibi sökülecektir bizi hareketsiz bırakan kuralların. Teklifsiz Serseri şaşırtıcı imgelerle ateş etmektedir "mana diktatörlüğüne". "Ağız Matematiği" kapsamında, "Kalk bir şiir yaz gücü kuvveti yerinde" (s:68) diyerek arkalamaktadır en küçük iyimserliği. Biraz gülünç gelecek ama 'kıyamet' kavramını edilgenliğine bağlamaktadır doğrudan. "Bundan âlâ kıyamet mi olur?" demeye getirmektedir inceden inceye. Gitmelerin simgesi ayaklarıyla övünerek: "Çevrisi yanlış bir cümleyim bu yüzyılda bu topraklarda saçma 'Fırsattan istifade bugün ölsem beni hiç yaşamamış da sayacaklar' Ben oturup sizi bekleyeceğim Ayaklarım kalkıp size gelecekler Ayaklarımı sevin bu tutku fetişizm değil Ayaklarım öz, asla üvey değil Ayaklarımı çok sevin ayaklarımla gurur duyun Çünkü ayaklarım hep gitmeye hiç dönmemeye alışıklar" (s:87) Teklifsiz Serseri'yi okuyup bitirdikten sonra şöyle diyebilirsiniz iç huzuruyla:"Özür dilerim, beni şiirden beklerler!" (*) Teklifsiz Serseri - küçük İskender, Sel Yayıncılık, 1. basım, Aralık 2006
Arzu K. Ayçiçek TÜRKİYE'DE SANATÇI OLMAK Ülkemiz bireyi; düşünmeyen, yaratmayan, gelişmeyen tek tip insan haline getirilmek isteniyor. Oysaki bir ülkede kültür ve sanatın var olabilmesi için, sanata ve sanatçıya saygı gösterilmesi, ona sahip çıkılması gerekiyor. Uygulama bunun aksini gösteriyor. Bunun son örneği de ünlü piyanistimiz Fazıl Say. Fazıl Say'ın yaptığı açıklamaya karşı olanların hedefi, bütün gerçek sanatçılar ve onların sanatıydı. Fazıl Say doğruyu söyledi. Tek başına muhalefetin sesi oldu. Onun bu sözleri, başta yöneticiler olmak üzere çok kişinin işine gelmediği için farklı alanlara çekildi. Ülkemizin en önemli birimlerinden biri Kültür Bakanlığıdır. Bu birim kültür ve sanatın da temsilini gerektiriyor; oysa ugulamalar ortada. Cumhuriyetimizin kurucu Atatürk; *"Sanatsız kalan bir milletin, hayat damarlarından biri kopmuş demektir" " Cumhuriyet; geleceğini, gelişmesini kültürüyle yapacaktır. Bir ulus ki resim yapmaz, bir ulus ki heykel yapmaz, işte o ulus ezilmeye mahkûmdur"* sözlerinde bu gerçeği çok güzel özetliyor. Sanatçılar, dünyayı genç hissedenlerdir. Onlar, bir ülkenin gelişmesine katkıda bulunan insanlardır. Kültür ve sanatı algılamayan toplumların, iki şeye tutsak olduğunu görürüz. Biri 'dincilik', öbürü 'ırkçılık'tır. Bu iki kavramdan dünya toplumları çok çekmiştir. Ülkemizin gerçek sanatçıları düşüncelerinden, sanat adına ortaya koyduklarından dolayı yargılandı, sorgulandı, sürgün edildi, tutuklandı, yıllarca hapis yattı. Asıl yargılanması, sorgulanması gereken kişiler, sanatçılarına her türlü saldırıda bulunanlardır. Fazıl Say, karanlığı alnında hissettiği için konuşma gereksinimi duymuştur. Ona karşı olan yöneticiler ne yapıyor? Bugün iktidarda olanlar tarikatlara özgürlük tanımaya başlamış, onların önünü açmıştır. Bir ülkede, tarikat üyesinden bakan olursa, başbakan olursa hatta cumhurbaşkanı olursa, o ülke karanlığa doğru gidiyor demektir. Şimdi hedef Aleviler. Alevi kitlesinin oyunu almak için her türlü yolu deniyorlar; ancak bu alanın değerli kişileri bu oyuna gelmeyecektir. Dün, insan sevgisine hizmet eden, din, dil, ırk gözetmeden etkinliğini sürdüren cemevlerine "cümbüşevi" diyen başbakan, şimdi nasıl oluyor da Aleviler'in yanında oluyor? Bu konuda olanları unutmayalım. Aleviler; Kahramanmaraş'ı, Çorum'u, Sıvas'ı, unutmadılar, unutmayacaklardır. Sıvas'ta yakılmadı mı sanatçılar, aydınlar? Orada asılmadı mı Pir Sultan Abdal? Nesimi'nin derisini kim yüzdü? Onlar da bu ülkenin aydınları, sanatçılarıydı. Bu ülkede birçok sanatçı hücrelerde çürütüldü, sürgüne gönderildi. Nâzım Hikmet, Ruhi Su, Yılmaz Güney, Aziz Nesin gibi onlarca değeremiz haksızlığa uğradı, onlara karşı duranlar elini kolunu sallayarak Meclise girdi. Bunlar yetmemiş gibi nice değerimizin yakıldığı Sıvas'taki Madımak oteli, yakın bir zamanda kebapçı dükkânı olarak hizmet vermeye başladı. Ülkeyi soyanlar, satanlar, naylon faturadan ceza alan bakanlar affedildi ve "Türkiye onlarla gurur duy"du; ancak bu ülkenin ışığı, geleceği olan aydınlara, sanatçılara hiçbir zaman sahip çıkılmadı. Oysa sanatçılar, ülke geleceğinin ışıkları değil midir? Fazıl Say "Hayallerimi, rüyalarımı kaybettim" dedi. Sadece Fazıl Say mı? Ülkemizde binlerce genç hayallerini yitirmiş durumda. Bu konuda anlatılacak çok söz var. Sözü Konfiçyüs'e bırakalım: *"Bir milleti nasıl yönetmek isterseniz önce müziğini çürütünüz" *Evet toplumu çürütmenin ilk koşulu onun sanatını, sanatçısını yok etmektir.
Eluca Atalı Geleceyi Öldürmerem Gecikdin, sene açdığım yol - cığırı ot basdı. Hansı ile geleceksen? Hansını temizleyim, belke özün bir deyesen? Sen tekbaşına addımlayıb aşammazsan o yolları. Bu inamsızlıq deyil, böyüyün balacaya, körpeye canyananlığı, qayğısı, merhemetidi. Körpeler yolu özü gelmez, elinden tutarlar, addım atmağı öyrederler. Büdremesin deye yan - yöresinde gezerler, gözden qoymazlar. Üreyin sevdiyi varlıq, gözün ovu olar. Sen geleceksen! Amma ne vaxt? Bilmirem... Gelecek heç vaxt müeyyen olmaz. O keçmişdi -- ili, ayı, günü, saatı, anı, meqamı bele melum olar. Xatırlayırsan, amma qayıtmır. Çünki qurtarıb. Qurtaran ne qayıdar, ne de ona qayıtmaq olar. Bu qadağa deyil, zamanın yazılmamış nizamıdır, sonsuzluğa qeder davam edesi. Arzulasan da, yalnız yaddaşında ilişib qalır. Eşirsen, olanların içinde bezen de itirsen. Amma indi var, gerçekliyi ile seni özüne çekir. Keçmişden qoparır yene öz mengenesine salır. Bezen qan axır keçmişin damarlarından, tam yaşaya bilmediyin üçün. Beynini qıcıqlandırır, gözünü acışdırır. Qan su olub kipriklerini isladır. Öten zamanın tessüfü acı olur, arzuların orda tam doğulmadığı üçün. Sense geleceksen, bu günümden sonradasan, hele de zamanın melum deyil. O hansı il, hansı gün, saat, an, meqamdı ki, zaman sende yaşayacaq? Sen boy atıb böyüyende, ayağından asılacaq zaman adlı neheng div de. O seninle var olacaq, sen dünyaya gelen günden. Hele de zamanın namelum. Seni xeyalım doğur günde yüz defe. Sen bükülürsen sema boyda ağ buludlu eskiye. Boyunu oxşayıram her defe doğulanda. Sen texeyyülün yaratdığı, geleceyimin mehsulusan. Seni göre bilmesem, bir cinayetkar olacağam! Ne şirin olur xeyal?! Bir az da müemmalı, zerif, etirli... Elinle tuta bilmirsen. Bilmirsen yumuşaqdı, berkdi, suludu, qurudu, gözeldi, çirkindi... Yox, sehv edirem. Xeyal çirkinin dalıyca uçmaz, çünki geleceyi heç kes eybecer arzulamaz. Qadınların çox sevdiyi ziynet eşyaları dükanına baxıram. Her gün yox, yalnız heftede beş defe, her defe dersden gelende. Yolum üstünde olan dükanı deyirem! Sen hele onu görmemisen. Amma onu sene gösterecem. Biz gezmeye gedende, seni ordan aparacam. İndi ayaq saxlayıram o dükanın yanındaca. Baxışlarım yene qaçdı sancaqların topasına. Senin buruq saçına hansının yaraşacağını götür - qoy edirem. Rengi üreyimce olanı baxışlarımla daireye alıb nişanlayıram. Menim mavı ekran eserimde bir tenek ağacının yaz ayında, ilk baharda höhreleyib, buğum atıb aynabendli eyvana dırmaşan qolları tek senin saçın burum - burum burulub tökülür gözlerine. Elimi uzadıram, yığıram sol ovcuma. Sağ elimle dairedeki o sancağı götürende qırılıram, qolum düşür şappıltıyla sağ yanıma. Yene kimse alıb onu. Dünen alıb, bu gün seher... Bilmeyirem! Belke menden iti gelib o yanımdan keçen qadın, yolumun üstünden keçib alıb. Bir qadında tanıyıram, men her sabah eyvana çıxıb seherle görüşende, o balaca şirin qızın dörd tekerli arabayla bizim yolla sürüb qoyur yaxındakı bağçaya. Belke o yox, belke başqa... Kimden sorum? Kim bilirdi, vitrindeki o sancaqlar üreyimde yuva qurub, baxışıma sancılandan senin üçün ayırmışdım onları men! Bes kim ola, menim nazlı balacamın saçı üçün olan gülü "oğurlaya ". Dünen alıb, bu gün seher... Keçib daha... Keçmiş film deyil ki, lenti tekrar - tekrar fırladasan, sende orda yaşayasan. Her defe fırlananda baş rolda özünü canlandırasan. Orda her şey son meqamda qehremana nesib olur... Kim alıbsa, demek qızı reallıqda! Mense xeyal filmimin kapron lentin satıcını yamanlaya - yamanlaya yandırıram. Sen darıxma, tezeleri tez - tez gelir. Men alacam senin üçün bir başqasın -- üstü güllü, ya ulduzlu. Sarı Güneş, çilli Ay var. Göyerçinler qoşa - qoşa bir budaqda oturublar, zövqü oxşar, ince, zerif. En çox könlüm seçen rengi deyim indi -- şabalıdı, ya qızılı . Tellerinin reng çaların hele tapmır tesevvürüm. Sancaqların rengini de deyişirem ele tez - tez. Amma telin çox zerifdir, yumuşaqdır, körpe pişik balasının nazik, şüyrüm tükleri tek. Ona göre her sancağı beyenmirem. Qabaları o tükleri inciderler, qopararlar, ezerler. Sen ağlasan, keçmişimi qaralaram, sehvi ile meni meyus etdiyin?. Göz yaşına dözmeyirem, men onunla ezilirem, boğuluram. Bu gün seni yaratmağa mane olan cinayetkar, qadın haqqın tapdalayır, geleceyini perdeleyir. Mense görrem, sen yolumun qabağında, ayaq üste, ellerini uzadırsan gövdenden de ireliye. Bilirem, inistikdi hereketin. Addım atmaq, yüyürmek keçir könlünden. Qorxursan, dizin esir, bu tebiidir. Kömek umur baxışların. Hansı yolla geleceksen mene melum olmadığı üçün hele sen de gözleyirsen ayaq üste irelide! Bir az gözle, qoy cığırın birin açım. Ayağına ilişecek ot - elefi o cığırdan yolub atım. Sen gelmesen, yüyürmesen, bilirsenmi neler olar? Bu yollara sonsuz sevgim don geyiner qara rengde, düymeleri bomboz yeke, qol - eteyi cırıq - cırıq. Bu görkemde o süst olub tükener de. Sen gelmesen, bu yollar heç çatarmı öz adına, menasına? ! Sen gelmesen, nece olar menim günüm?! Gözel gülüm, geleceyim, bu günümde nağılım, sabahımda varlığım! Sen gelmesen, men caniyem, geleceyi bile - bile öldürmekle. 2 Ümid günü, Xezan Ayı, 29 - cu il 02.10.07 Stokholm
İlhan Kemal su ve şerare 5. dedi: -kalbimi günlere saçtığımın fotoğrafı; dünya; bu, nar bahçe! sonra, yazıya b'aktı gözlerini kısarak. yakın, ne kadar uzaktı. ve, nedendi onması narın; köküne ağladıkça. bir süre düşündü, indirdi şakağından elini, cebine soktu: parmakları, sırf su! ah, cebinde yağmur taşıyanım! yananım, sesinin derin koncası! 4. her yeni gün, esrimiş. mıhlara çakıyor seni. bilmiyor; nereli bir kimsin?: - (ben biliyorum) cismin yeryüzünde münzevi. konalgaların, metruk. bir hırçın, bir arsız, bağrını döven ayaz. uyarsız kanamaktasın, yalnızlıksın, bağlayamıyor boynunda pörsüyen fular; çiçek açmalarına, mevsimlerini! 3. yine akşam olsun, şehirler unutkanı çocuk! yüzün karanlığa ateş böceği insin; kuşdili şarkıların hayata. gül, mahzun dudaklarınla. anlamasınlar: - onardığın, bir sessizlik resitali. tutulması, suya verilen sözün. bu, müthiş! 2. boya, yanlışlıklapembe her şeyi. içine iyilik döktüğün siyaha yakışır; sabahı, annenden kalma duayla öpmek! geçmek cendere köprüsünden, utangaç bir isyanla! 1. hatırlanırsa söylenecek? hayır, demek istediklerim bunlar değildi tam olarak 0. yokşehir, mayıs 2007
Zeki Karaaslan SEPKEN AŞK Acıların tezgâhında örüyorum, hasretli dizelerimi. Sevdamın yaldızlı ipliklerinden kavuşurken vuslata Eskimeyen bir imalatın Ezimli renklerinden, sevda İnayeti, sadakati, şefkatli hüzünler saklar ibrişimde. Yanan ateşin kül savuruşunda gördüm sızıyı Boyalanan saf kumaşların ağıtına tanık oldum. Çağlayan suyun buharından, fabrika dumanından Vitrinlerde ya da mağazalarda modası geçer. Ne hisler, ne duygular yaşatıyor şiir bize Selamsız bir bando uğurluyor sepken aşkı Zebur duasında kardelen heyamola der size Arşın, arşın kumaş deseninde şair düş görür. Ak(ş)amın çın(a)yazında anıyorum s'elin seni Y(a)nıl kuşlara s(o)rdum; satirik rüzgârda beni Ay c(a)zibesini göğe savururken maşukum siste Bizi üzengiye eyerlediler; sahte bedir gülüşlerinde. Bir s(a)na y(a)nmışsam dolunay doğuştan önce K(i)mse bilmezdi açlığımı; arşta toktum. Seyip Ruhum (a)salı bir kör, durmadan boşluğa yürür. Damarlarıma giren siyatik ağrılarını öpüyorum sence. Ağlıyor yıldızlar; yırtık ay yüzünü g'örmüyorum: artık
Tuğrul Ediz ATEŞ YANAN MASALAR Bir 'Andros' şiiri- Melekler evinde sabah, herkes uykuda Yürüyüşten döndüm, dalgalar gitmiş, Kosta'nın bulutlara karışık yüzü Yetmiş yıllık çaydanlığında yaptığı Bergamotlu çaydan içiyoruz Çocuk gözüyle, hep tanımış gibiyiz birbirimizi Beyaz duvarda mavi melek resimleri Kumsaldaki değirmenin boş penceresinden Tatlı fısıltılarla ah, çakılları sarıyor dalgalar Madam Cathy öğle yemeği için balık pişiriyor Başımı döndürüyor güneşin ısıttığı altmış yıllık ev Sakalar ötüşüyor; kuşkusuz seni özlemişim… Aşktan beri, günler uzun, günler mavi İnsanları içten ve sevgi dolu yapan ne? Işıklar akşamları açan çiçeklerdir Yakamoz yapıyor suya düşen kahkahalar Bir şey beklemezseniz, her şeyiniz oluyor Mutlu olmayı biliyorsanız, mutlu oluyorsunuz Onlarla, onlardan biriymiş gibi yaşıyorsunuz Adanın en güzel mevsimi aşktayız: Çığlık berraklığında kıyı suskunluğu Akşam, ada ışıkları ve o küçük rüzgar Masada hep beraber oturuyoruz, kahkahalar ( "Şehirler Kitabı" adlı şiir kitabından - Etki/Dize Yayınları, ekim 2007)
Semra Kocabaş NERESİ YAKIN? Veyahut neresi uzak olmalı başlığı yazının… Bir fotoğrafın neresinde olabilir iki insan! Olamaz elbette, yoksa o karenin içinde bedenleri. Ve deklanşöre basılırken ki yürek ve hafıza uzaksa adalara ya da ne bileyim mesela dağlara… Üflerken bir dağ çiçeğinin pamuksu tüylerini, arka fonda yine o dağa ait bir ev varsa mesela; uzak ama her şeye rağmen o kareye sığmaya çalışan kocaman bir ev… Hayalimden geçerken, yeşillenmiş ağaç dallarının yaprakları, gün olup harman olup dökülmüşse ve kupkuru olmuşlarsa mesela; abartalım mı biraz? Üzerlerine yağmışsa kar taneleri bir bir, hiç üşenmeyip doldurmuşlarsa, santimetrelerce… Ve o kuru ağaç dallarının arasından geçiyorsa, başka başka insanlar mesela; bir öncesi senelerde, sen dibinde oturup severken bir kediyi, aynı deklanşöre basarken parmaklarımız ve uzayıp giden o kara ve karanlık geceden yoksa hala haber… Neresi yakın bize, sorarım. Veyahut neresi uzak? Uzak ve yakın yoktur diyorum ya hep, nedeni açık. Gözlerimizi açık kapayıncaya kadar dünyayı yedi kez saran o güneş ışıklarından daha hızlı olan, düşünce. Yani bizi biz yapan beynimiz. Aklımızın içindeki o en hızlı yere, neresi uzak olabilir ki? Ve tabi ki, ardından gelen soru; neresi yakın? Hiçbir yer, her yer olmuşsa ve yine her yer hiçbir yer olmuşsa, bizim için yani herkes için mesela; ne önemi kalır anıların ve yaşanmışlıkların, yoksa o karenin içinde, bir dokuluk ve bir dokunuşluk hafsılanda yeri… Ve tabi ki değeri, önemi? Geçerken yanından, esince bir deli rüzgar,alıp götürmüyorsa seni mum dağlarına ve tek tek patlatıyorsan usunda balonlarını ve saymıyorsan her seferinde benim kazandığım cam bilye oyunlarını. Yere uzanıp, nişan alıp tekrar tekrar denemiyorsan ve vurmuyorsan geçmişe verilen acımasız yenilginin tam ortasından mesela; yer almaz tabi ki o karenin içinde olmayan iki beden ve uzak ve yakın geçmiş, olmayan gelecek(ler)… Şimdi tam neresindeyiz biliyor musun; kar yağmış kuru birkaç dalına, kırılma anında yani noktasında mesela; virgülüne öykünen sözcük gibi, cümleden düşüvermek, yumuşamak beklide fazla sertleşen harfler gibi, yığılıp kalmak ansızın dizlerinin üzerine çöküp ve abartarak yine o karlı kayınlı ormanlara yüz üstü… İşte insan, ansızın yeniliverir, beklenmedik bir anda, hayatına. Ölüm gibi durulur her şey, her yerinde mesela; kımıldamaz damarındaki tek bir kan damlası dahi. Asar suratını ve küser, arka fondaki eve de, çiçeğe de, rüzgara da, uçurtmaya da küser… Haklıdır deklanşöre basan, kadraj kadar hatırı olmayan, o bir karelik yaşam ve yaşanılası koca ömür, an be an tükenirken, yok sayamaz elbette, güneşin yarın yeniden doğup yeniden batacağı gerçeğini. Değiştirmek zorsa, kabul etmek kolaydır. Kolay olandan doğan zordan, kaçarız biz. İnsanız çünkü… Bizim karemize sığmaz kocaman yürekli çiçekler, kocaman evler gibi… ALAZ Burası bir dağ yamacı Bahar yeşiline bürünmüş her yan Ama mevsim kış bahar, Altında kalmış umutlar ve sonrası Hep o bilindik hikaye, Aldanış yok oluş, bitiş Ve hep o aynı sonlar…
Özgür Karakaya SANAT GÖRÜŞÜ Sanat, anlamlı biçimlerin bağımsız bir şekilde yaratılmasıyla ortaya çıkmaktadır. En temelde var olan bir gerçeğin ya da gerçekliklerin kişisel veya toplumsal olarak belirli teknik veya disiplinli bir biçimde dışa vurularak ifade edildiği bir olgudur. I.Kant, "sanatın kendi dışında hiçbir amacı yoktur. Onun tek amacı kendisidir. Güzel sanatı ancak deha yaratabilir. Kendisine doğanın taklidinden başka amaç bulmalıdır" diyor. L.Tolstoy da "İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştır" derken A.Camus ise sanat için "Dünya aydınlık olsaydı sanat olmazdı" demektedir. K.Marx "yaratıcı eylem, insanın ve doğanın karşılıklı etkileşiminin bir aşamasıdır" diye belirtirken M.Kemal de "sanatsız kalan bir toplumun hayat damarlarından biri kopmuştur" diyerek sanata verdikleri önemi dile getirmektedir. Sanat, dünyanın temsili, onun algılanması ve duyulması yolunda, devamlı yeni biçimler önerir. Tüm algılama organlarımızı, hislerimizi ve düşüncemizi eğiterek geliştirir. Doğal dünyayı algılayışımız sanattan gelir. Bu bağlamda doğaya bir anlam vererek algılamayı da sanat öğretir diyebiliriz. Yaşamı insancıl kılan, insanlar arasında iletişim sağlayan bir olgudur sanat… İnsana, insan olduğunu hatırlatma aracıdır. Ona aşina olma insanlığın bütün biçimlerine duyarlılığı beraberinde getirir. İnsanı zamanın tutsaklığından ve hayatın dar kalıplarından kurtararak enteresan bir yolculuğa çıkartır. Sanat fedakârlığın ve gerçek dünya tarihinin bir parçasıdır. Zamanın süzgecinden geçerek insanın kullanabileceği özgür ortamlar yaratır. Toplumdaki ahlakı kaygı edinmeyerek tersine ahlakın reddettiği ve toplumun bastırdığı duyguları, düşleri saygın şekilde sunar. Yaratıcılık ve düş gücüyle birlikte farklı algılanabilme özelliğidir sanat. Değişik yorumlara açık olabilmektir. Sezginin ve anlatımın birlikteliğinin yanında; bazı düşünce, amaç ya da olayları, beceri ve düş gücünü kullanarak ifade eder. İnsanlara özgü yaratıcı bir süreçtir. İnsan özgürlüğünün hakkını arar; bazı kalıpları sürekli olarak zorlayıp aşar, zamana yenik düşmez. Sanat, kanat çırpışından serçenin yüreğini hissetmek, Pir Sultan Abdal'ın deyişiyle demirin üstündeki karınca izini karanlıkta görebilmektir. Daha önce kimsenin söylemediğini söylemek; herkesin söylediğini daha önce hiç söylenmemiş bir şekilde sunabilmektir. İnsanı kültürel yönden zenginleştirmekle beraber olasılıkların çokluk ve çeşitliliği, yaşamın anlam kazanmasında, insanın kendisini ve içinde bulunduğu evreni tanımaya çalışmasında yol gösterir. Sanat ve yaşam iç içe olduğundan birbirinden ayrılmazlar. Sanatın diğer bir yönü de var olana karşı tepkisini, tutarlı bir bütünlük içerisinde somutlaştırarak, insanın iç ve dış dünyası arasında bir denge kurulmasını sağlayarak, insanların karşı karşıya kaldığı psiko-sosyal sorunların aşılmasında katkı sağlamaktır. Sanat, sorgulayıcı olup yapıcı eleştiriyi sağlar. Bu da aydınlığa giden yolda duymayan insanların kulağı görmeyen insanların gözü olur. Egemen olan anlayış sanatı geri plana atarak kendine ait bir kültürü dayatmaktadır... Bunun sonucu olarak toplumda düşünmek engellenmiş olur. Tabii ki düşünmeyen, sorgulamayan toplumu yönetmek çok çok kolaydır. Sanatı hor gören başka bir uygulama da, en çok heykel ve resim dallarında görülmektedir. Bu görüşün uzantısı olarak parklardan heykeller kaldırılmakta, resimler müstehcenlik suçlamasıyla kapatılmaktadır. Ayrıca bale ve tiyatro gibi sanatlar da bu dar görüşlü anlayıştan nasibini almaktadırlar. Seçkin bir sanat eseri ortaya çıkarabilmek yüksek yetenek gerektirir. Gerçekten de Beethoven'in "Ay Işığı" sonatında olduğu gibi kör bir kız çocuğuna müzikle ay ışığını anlatabilmek ayrı bir yetenek ister. Pablo Picasso da "Guernica"sı ile savaş acısını ölümsüzleştirmiştir. Nazım Hikmet "Kız Çocuğu" şiiriyle Hiroşima'ya atılan bombanın dehşetini insan kalbinin derinliklerine işlemiştir. Ünlü şairimiz, zekâsı ve sezgileriyle çağının önünde gitmiştir. Toplumun acılarıyla sevinçlerini en önce sanatçı yaşar. Eserleriyle toplumsal sorun ve çıkmazları ortaya koyarak insanlarla paylaşan sanatçılar, toplumun düşünmesine, olayları sorgulamasına ve daha iyiye, güzele ulaşabilmek için çareler bulmalarına katkı sunarlar. Denizlerin dalgası, yaşamın sevdasıdır sanat.
Yelda Karataş SOĞUK SARI Bir akşam yarasını yalayan şehirden kalbimize hiç bir uçak kalkmıyordu Kongo' da kuşlar ağlıyordu insanlar sus pus ve Avrupa'nın ortasını kesen bıçak bir karpuzu yararcasına insafsızdı Cihinnet hali bu iki gözüm insan yok! sadece kan soğuk sarı
Tamer Abuşoğlu ve dedem.. (7) ve dedem tarihe sığmayan ela gözlü bir devdi zebun olmuş bir zamanın ortalık yerinde yine meftun yaşadı hicazkar bir hayatı ve onun için "bir hoş sada bırakarak geldi, geçti" dediler her ölüm erken ölümdür sevdiklerince onun içindir ki her ölünün ardından "ölmeseydi kara kazım ölmezdi demek ki ölüm varmış" dediler ( "Sesini Bana Veren Şehir" adlı şiir kitabından / Zemge Yayınları - Nisan 2008, Gaziantep)
Osmaniye Özgür SAATEKİ NOT akşam, kış vardiyası kuzeybatıdaki gizemli tek bulut; bakarken günlerin götürdüğüne hem rengi yüzünden hem de küflenmiş sokaklarda gördüğü ilk buluttu günbatımına dek sevişen gözler doğudan batıya uzanan kumsalın kızgın şeridi, kırmızı renkli doğan ay ağızlardan dökülmüş en güzel nesne aşkın son sözleri yaşlı günlerin ağlaması uykusuz hiçbir sesin boz(a)madığı gecelerdir kıran olmuş ve sulu bir cehennem başımızı döndüren hız ah, çözülmemiş olan bilmeceler !
Philip Kachlamet / Nice Damar AĞLAYAN Dışarı çıktı sabahleyin sonra şöyle konuştu: "Bugün Pazar sabahı, size söylememe gerek yok gerek yok anlatmama siz yine güzel giysilerinizi giyecek kiliseye gideceksiniz. "Biliyorsunuz ki bizi Büyük Ruh yarattı tapmalıyız ona. Yaşlılık kapıya dayandı. Kimileriniz almalısınız yerimi ben gittiğimde. Bu sabah davulları duyduğunuzda anlayın ki sizi çağırıyorlar tapmanızı istiyorlar Büyük Ruh'a. "Buraya gider bütün atalarımız; eğer inançlarına bağlıysan göreceksin onları bu topraktan göçtüğünde. Biliyorsunuz bırakacağız gövdemizi toprakta yalnızca ruhlarımız devinecek; ve inanıyoruz atalarımızı göreceğimize. "Siz, insanlar, biliyorsunuz ki kendimiz gelmedik buraya. Yukarıda duruyor bizi yaratan. Buraya yolladılar bizi. Bugünkü yerimize. Bu benim yorumum değil açıklıyorum yalnızca size çevreden öğrendiklerimi. "Duyduğunuzda davulları, gidin oraya. Biz kızılderiliyiz, burası bizim ülkemiz. Bu beyazlar geldiler; getirdiler Hıristiyanlığı. Bize göre değil o. Yalnızca beyazlar içindir Hıristiyanlık. Beyazlar aldatıp kovdu bizi ülkemizden. İnanmayın onlara, Size ne söylerse söylesinler. "Bir Yahudi'ydi İsa; değildi kızılderili ve kızılderililer için gelmedi o." Türkçesi: Nice Damar
Ayşe Çekiç Yamaç DÜŞLERDEN DİZELERE Gazetelerden ve televizyon ekranlarından günüme düşen karanlık, Akdeniz'den gelen sıcak bir sevgi selamıyla ışıyıveriyor. Dalıveriyorum ben de Öteki Düşkenar'ın dizeleri arasına… Dizeler; "ışıksız geçen onca asrın bıraktığı/yosun karanlığını" haykırıyor. Anadolu'm geçiyor gözlerimden, Anadolu'mun bağrı yanık insanları… "…..yukarıda ay bir ışımlık tanık, yer sofrasında/sini sini haksızlık… " Yoksulluğu, yolsuzluğu, karanlığı yazgı belleyen suskun insanlarımın sesini duyuyorum: "……… Söyle yazgı, kalemi eline tutuşturduğunda Tanrı, bir köşede gülüyor muydu kurşuni ağzıyla O hep kırar mıydı uçunu açamadıklarını O bir kral mıydı soytarısı olmayan…" Düşlerim geliyor aklıma; hüzün, sevda, umut, karabasan yüklü düşlerim… Düşlerimin, düşüncelerimin dizelerde can bulduğunu gördükçe, ürperiyorum. Yüreğimin kalemini tutan dizelere dalıp gidiyorum, Küstürdüğümüz güller, köprü altında yaşamaya terk ettiğimiz umutlar dile geliyor: "düş azdı gülün küstüğü gece köprü altında uyudu umut" Uğurladığımız canlar, " aynı kuşun ağacıydım/biri vurulunca hepsi düştü/zeytin karası küstü gözleri/gidenlerin ardından bakakaldı kurşun…" dizeleriyle canevimde hüzne duruyor yeniden… Bir ipin ucunda sallandırılıyorum üç kez, Karadeniz'de on dört yerime karanlıklar saplanıyor; Bedrettince kanıyor yüreğim, Uğur'luyorum hepsini yeniden karanlığa, aydınlık adına… Ama aydınlanmıyor, daha da kararıyor göğüm. "Kuşlar bir kez öldüydü oysa…" Ben, hergün ölüyorum. Hangi karanlığa hangi dizeyi mum yapsam, bilmiyorum. "Son Deniz" de uçan ateş kuşlarından ölü çocuklar yağıyor dünyanın üstüne. Barış güvercinleri kanatlarını kanla yıkıyorlar. Dünya, utançtan kızarıyor; dizeler kızarıyor, "yandı gökyüzünün biricik sultanı" görüyorlar… İnsanlar ebedi uykusunda… Bilmedikleri, "dünya alınmaz bir kaledir bazılarınca/ne kadar kuşatılsa da…" Dünya, insanlara fazla, diyesim geliyor. Benim yerime şair demiş yine: "keşke çekilmeseydi sular/görünmeseydi dünya denen uslanmaz ada…" Ozan değilsem de ozanca çarpıyor yüreğim her zaman."..usuma gece yarısı gelen kelimeleri/kesiştirmek istiyorum, bana üşüyen/bana donan, tir tir titreyip bana/yangınlardan kalan kelimelerle…/ beni anlarsa bir tek o anlar." Dizeleri, beni de anlayan, beni de anlatan… Yüreğiniz de kaleminiz de çok yaşasın Sevgili Olgar. Dizeleriniz, dileğimi anlatsın son olarak: "…….. bu ezgi hiç bitmesin kıyılarımızda kırıp eski zincir ve prangalarımızı değiştirelim yenisiyle." Prangasız bir dünya dileğiyle… 18.03.2007 A. UĞUR OLGAR ÖTEKİ DÜŞKENAR, ŞİİR, 77 SAYFA KÜL/sanat YAYINLARI, MART 2007, ANKARA
Anıl Sedalı TAŞ PLAK Kırık bir kalem gibiydim.. Kanatlarıma, ta şurama kadar, belli belirsiz bir yokluk ilişmişti. Soğuk ve ürkek bir şehrin yalnız adamı ben.. Çıplak bir çift ayağın dikenli ökçesinde, çarmıhta isa misali çivi gibi batıyordum kendime. Anlaşılmaz bir lisanla konuşuyordum. Sürekli acıkıyordum. Ağladım hatta dün gece sabahlara kadar. 'İnga..' der gibi kimileyin, kimi leyin deli yaftasına layık bir akıllı gibi… İçimde kopan bir fırtınanın ağlak habercisi olmuştum belki de. Belki de Baudelaire'i hatırlamıştım..En büyük acılar sessiz çekilen acılardı elbette. Beni bana sorduğunuz vakit, ben çoktan buralarda olmayacağım. Yitirilmemiş bir diyarda, çok geç olmayan bir zamanda, kendimi ve sizleri arayacağım. Betonlar üzerime üzerime gelmeyecek. Bu insan icadı insafsız kavgalar belleğimi terk edecek bir bir. Mutlu bir çınarın gölgesinde, gülümseyen hayatları seyredeceğim. İnatçı bir bahar olacağım. Çalamayacak hiçbir güz yerimi.. Kimin haddine? Kimlere nesi? Ben o eskilerin taş plaklarını hala saklarım, bilir misiniz? El yazma kitapları.. Siyah beyaz fotoğrafları.. Onları sizlerden kaçırıyorum belki de, kalabalıkların ayaklarının altında ezilmesin diye… O gün beni neden takip ettiniz? Neden her yerdeydiniz? Evet, o bendim.. Siyah kareli ceketim vardı üzerimde.. Saçlarım sakallarıma kavuşmuştu. Sigara içmiyordum. Elimde bir taş plak vardı. Herkes bana bakıyordu. Delinin biri bana gülüyordu. Ve üzünüzde garip boyalar vardı, ben de size gülüyordum. O kadar korkunçtunuz ki... Hepiniz elimdekine göz dikmiştiniz. Bakışlarınızdan sıyrılarak, hemen bir kenarda çömeldim. Maksadım kaçmaktı, saklanmaktı. Taş plağı ceketimin içine sokup sıkıca sarıldım kendime. Ellerimi sırtıma kadar doladım. Beni benden söküp alamayacaktınız artık. Öyle sandım. Derken, içime tarifi meçhul bir korku ektiniz. Beni oracıkta neden öldürecektiniz? Gözlerimi kapattım.. Ağladım, hıçkıra hıçkıra ağladım. Ben ağladıkça sanki çan sesleri ilişiyordu kulaklarıma. Metalin o soğuk ve tok sesi bir de meteliksizliğin fakir ağız kokusu... Siz üzerime üzerime ne atıyordunuz? Acılarınız mıydı onlar? Umutlarınız mıydı? Korkularınız mı? Öylece çömeldim diye bu bozuk paralar niye? Atmayın ne olur.. Atmayın.. Acılarınızdan, kirli paralarınızdan, sizin satıp satın aldıklarınızdan korkuyorum!. Beni bu kirli oyuna alet etmeyin ne olur! Plağıma göz dikmeyin.. Onu benden almayın ne olur! Çıldırdığımı sanmıştınız; oysa siz çılgındınız. Çılgınların arkasından bir siren sesi yükseldi. Beyaz bir ambulans geldi. İki adam üzerime üşüştü. İlk yaptıkları şey plağımı almaktı. Şişko olan kollarımı ayırdı. Sıska olan plağı aldı ve yere fırlattı. Kollarımı sokup deli gömleğine, yine kendime sıkı sıkı sarıldım. Ama o yoktu. İçimden bir şeyler kopmuştu. Kimse bilmiyordu. Ambulans giderken bir hamleyle başımı cama dayadım. Onu koruyamamıştım. Oracıkta duruyordu. Kalabalık ayaklarının altına almış, plağımı eziyordu. Biliyorum, bir vakit bana da sıra gelecek. Beni de hatırlayacaksınız bir sohbet arasında. Belki peynir ekmek gibi yenip yutulacağım. Belki de hücrelerime varana kadar ameliyat masasına koyacaksınız. O an istediğim tek şey ne biliyor musunuz? Bana, ne oldu, diye sormayın. Beni bana sorduğunuz vakit ben burada olmayacağım. Bir yaşamak düşleyeceğim, çocukların salıncağa bindiği gibi.. Yarınların tepeden bakmadığı… Kardeşçe bir merhaba gibi.. 'Hoş geldin'i değil belki, ardındaki 'onurlu elvedayı' düşüneceğim. Alıp elime taş plağımı gramofon ezgilerle bu şehri terk edeceğim.
Duygu Özüişçi KİBRİT ÇÖPÜYÜM BELKİ DE Sahibi tarafından masada bırakılmış yarım kalmış bir şiir gibi rüyadan uyandım bu gece. Kim olduğunu bilmeyen, kimliği tamamlanmamış bir şiir gibi… Gözlerim beyazlığa alışmamış daha, bir içki sofrasından kalma gibiyim. Gözlerimi açacak, aydınlatacak bir ömür arıyorum. Kendini dışarı atan ve arkasına bakmayan lavlar gibi hayatımı yaksın biri istiyorum. Her an her yere çarpabilirim, kaşlarım çatık, halimden hiç memnun değilim, ölmek isteyen ve doğumu yarıda kalmış bir bebeğim. Yarımım ya sanki tek kollu canavar, tek bacaklı masa, sözleri olmayan bir ağızım. Tut beni ruhum çıkacak birazdan ve bedenim okurken uyuyan insanın elinden düşen bir kitap gibi süzülecek bir yaşamın kıyısından; bir bıçağın on dokuz yaşı ısırması gibi… Kıpkırmızıyım, utanmışım, yarımım ya bütün yaprakları kopartışmış bir papatya gibiyim. Açmak istiyorum. Bir yudum suyum ol alış, alıştır kendini. Yağmurların sürüklediği bir toprak gibi bedenim, boş, anlamsız, yararsız; ama yine de içimde bir halk yaratma heveslisiyim. Yumruğumu kaldır ve masaya vur ben de kendimi bileyim. ** DOĞRULARIMIN ESERİ Yürüyorum göklerde, bulutları halı yapmışım ayaklarıma…Gözlerimde zamanın alıp götürdüğü bir müzik. Boynumda beni unutan isimlerin künyeleri. Ellerim şiirlerle dolu cebimde. Bastıkça beyazlıklara devleşiyorum kendimde. Fışkırıyor ayaklarımın altında yağmurlar, üzüyorum gökleri belki de… Yürüyorum göklerde, kendi doğrularımı arıyorum! Biraz suskunum, bir bülbül gibi şakıyacak gücüm yok. Satır satır okumak istiyorum sonsuzluğu. Kulağımdan kan fışkırıncaya kadar keşfetmek istiyorum gökleri. Orman sessizliğine bürünmüşüm, içimde kaba, nazik, koca ayaklı, küçük gagalı, yırtıcı, uysal, bir çok hayvan ayak sesleri. Kimde benim doğrum? Nerede? Bilmiyorum… Ay ışığı ilk defa böyle vurmuş, her taraf gündüz misali… Kirpiklerimden damlata damlata bakıyorum ay ışığına. Sende mi benim doğrularım yoksa benim şu dediğinin peşine giden kafamın içinde mi? Benim doğrularım nerede? Avuçlarında oksijeni taşıyamayan bir karanlıkta olabilir mi? Ya karşım çıkmazsa, renk renk, ışıl ışıl, yıldız yıldız yanıp sönmez, çiğnenip tükürülmüş korkuların tutsağı olursa? Ben kendi doğrumu arıyorum ve ağlıyorum. Saatlere sanki uçak bağlanmış bir türlü tutamıyorum. Saat gecenin beşi, battaniyenin altına girmiş, gözlerim kapalı, çocuklarıma anlatacağım doğrularımı bir şairin ilham perisini beklemesi gibi, ölüm sessizliğinde bekliyorum ve korkuyorum… Ya bulamazsam onu? Ya doğrularımın kitabını çocuklarıma veremezsem, dönebilir miyim kavşaklardan? Bir uçurumun kenarında hayat arabamla iki yüz yirmi kilometrede sürebilir miyim? Sesim çıkar mı? Elim tutar mı ve ben kendim olabilir miyim?
F. Selva Sezen ÇEMBER Ekin Karabay için sancılaşırdı nabzında aşk yolculuğu düşlereydi gebe ezgisi damarında cam kırık göğe küskün kanatları çıktı yüklenip pırtısını sefere dönecekti hiç aşklardan yollardı sefil kapılara yanlış uğundu geniş odalarında çaktı çivisini dünya arsız suyu kovdu çölden arı duyuşları dikenüstüydü seraba estikçe rüzgar vakitsiz memesi sızladı annesinin tacına uzanıyordu ülkesiz yay gerildi gerildi ölüm:çemberin nişanı ( Doğum bitti,
Meral Özcan ZAMANIN SİSLERİ hastalığın ateşi sararken sessiz ağaçları köklerden budaklara derin çatlaklar uzar sancılı bekleyişlerle duvarlara dokunan yankı ölüm kokan bahçeye ıssızlığın kokusunu yayar çapaklardan dökülen kuşkunun nemi kulaçlar usumun dehlizlerini sözcüklerim zamanın sislerinden doğar sorguların kırağısı yakarken, nefesim basamakları adımlar sessiz ağaçlar soyunur resimleri sivri çivilere asılır boş çerçeve dünler mühürlenir güneş doğar gölgemin üstüne...
Mehmet Oktan HAYATIN ÇİLESİ solmuş y(g)üzün yaprak dökümünde bakarken aynaya seksek çizgisi belirdi camın soğukluğunda solur yosun kokusunu uzanırken kumsalda sırtında acısı hayatın suya dalıp beklerken umudu çekecek acılar kalır yıllara yaşlanan çınar buğulu gözlerle yaslanırken hayatın akışına ah! içimdeki sonsuz kıyısızlık * SAZIN SÖZÜ saza beste verdim gezinirken yukarı,aşağı vuruşlarla avundum türkünün evrenselliğine notalar verdim bilinmeyen türkülere yürüsem de adım adım ağıt kapladı önümü Irak'tan gönül bahçeme dondu başıma yağan kar gezinti teknesinde bulurken şiir'in son sözünü ve Andız Ormanında ilerlerken
Aysel Nesirzade Yollar Meni Ezber Bilir Filan ayın filanından Her saat,her saniye Dikilibdi gözlerim Budaqlanmış bu yollara Yollar meni ezber bilir Tükenmiş taqetime Yox olmuş seadetime Baxır,yazığı gelir Meni aciz gören güneş, Bu halıma gülen güneş Meni menden daha yaxşı Tanıyan,bilen güneş Acizliyimi qınayır Menden acığı gelir Son defe bir ümid ver Yerini de, gelim sene Qedrini gec anlamış Üreyimi verim sene Günahımı yumaq üçün Bu dünyanın ezabına gözlerimi yummaq üçün Birce defe görüm seni. Yollar meni ezber bilir Özümü unutdurum Yollardan alım seni. SÜKÜTDAN ASILMIŞ RUH Sükütdan asılmış ruh, Ruhsuz qalmış beden. Menasız heyat Menasızlıqdan doğan sen Biz eksiliklerin vehdeti, vehtetinse eksiyiyik. Ne qeder istesekde, Talehin qadağa etdiyi Qovuşa bilmez çütlüyük
Yüksel Andız Sözcüklerin Kara Nedeni 17 Mezcup'un Katkıları Yaşam sürekli eksiliyorsa Bozkırı ısıtırken güneş Karanlıkta büyüyorsa diken Sürecek ölümlü eylem Aşk doğanın armağanıysa Yağmurda uyurken evren Toza verdiyse kendini Yıkılacak sonsuz düzen Tüm yasalarca onandıysa Sömürüye ayarlı tarih Tin katılaştıysa inançla Sıvanacak özgürlük tutkusu Yerçekimi değişmez yasaysa Kötüden geçerken iyi İz bırakıyorsa gölgesi Bitmeyecek güvenlik kaygısı Zaman giderek küçülüyorsa Ayrımında değilken biz Dünyanın dağılacaksa bilyesi Lanetli üretim biçimi
Atilla Er SOKAK Adım bir sokağa düşsün isterim Varsın unutulayım bir köşesinde LÜFER En güzel öpücüğünü konduruyordu Sabah yangını balıkçılar Deniz yorgunu bir lüferin dudağına MESAJ İzin vermiyor mu yoksa poyrazlar Rötarlı geliyor hep gönderdiğin mesajlar AY GONDOLU Gölgeler akıp gider Ay gondolu üzerinden Suskunluğu bilenir gecenin Bilinmez ki niçin, neden? Meraklısına not: Şair Atila Er'in, 2007 yılında Bakü'de Azerice olarak yayınlanan "saçlarımın erköyün rengi" adlı bir şiir kitabı olduğunu..
Aziz Kemal Hızıroğlu beş mevsim / I çocuklar uyandılar ağladılar 'ilk'bahar kadınlar beklediler sarardılar 'uzun'yaz adamlar denediler yenildiler 'son'bahar insanlar sustular üşüdüler 'kara'kış çocuklar büyüdüler anladılar 'anka''har
Aslıhan Tüylüoğlu Nesnelerin Gizemli Dünyasına Yolculuk Hüseyin Hatipoğlu'nun, Dünya Sanılan Her Şey* isimli şiir kitabı, Etki/Dize Yayınlarından Mart 2008'de çıktı. Hatipoğlu şiirlerinde 'her şey'den yola çıkarak şeylerle çevrili olduğumuz dünyanın ve yaşantılarımızın izini sürüyor. Nesnelerin izini sürerek varılan bu yer gerçek bir dünya mıdır? Yoksa duyu organlarımızın algıladığı kadarıyla dünya sanılan yer midir? Kitabın ismi bu açıdan bir ironi içeriyor. İçinde bulunduğumuz dünyanın sanallığına da bir gönderme yapılıyor. Kitabın girişinde Veysel Çolak, Hatipoğlu'nun şiiri için şunları yazıyor: 'nesneleri seviyor şair, ama onlara tapınmıyor.Üç boyutlu bir algıyla insan ile nesneye durmadan yer değiştiriyor. Hangi nesneyi anlatırsa anlatsın hep insana, insanın yaşamla ilişkilenmesine varıyor. Aşkların bile 'şey'leştiği bir çağda böylesi bir tutum farklı bir şiirin olanaklarını da sunmuş oluyor ona.' Bu olanaklara kısaca bir göz atmak istiyorum ben de. Şiirlerin isimlerini incelediğimizde anlatılan nesnelerin yeniden adlandırıldığını ve hiçbir şiirde kendi isimlerinin kullanılmadığını görüyoruz. Bu da şiirleri bir anlamda okuyucuya sorulan küçük, neşeli bazen de ironik bilmeceler haline sokuyor.Örneğin Gizem Kutusu şiirinde; kirpiklerin eşlik ediyor söylediğin şarkılara arkasına bakıyorsun boyadığın dizinin neşeni sarıp gece gündüz filmlerle ağır ağır tartışıyorsun hayatın magazin bülteni bitmeyen kayıp belge seli (Sayfa 9) Görüldüğü gibi saklanan nesne aynı zamanda kişileştiriliyor. Her akşam karşısına oturduğumuz nesne yeniden tanımlanıyor 'Bitmeyen kayıp belge seli' olarak eleştiriliyor biraz da. Nesneler geçmişten günümüze uzanan değişimleriyle ele alındığı kadar onları kullanan insanların, özellikle kadınların imgeleriyle de geçişme halinde. Kapağını aç şiirinde, çamaşır yıkayan kadınları ve anneyi bulmak mümkün. çocukluğumda iki merdaneyle süzerdin beni kirlettiğim her parçamı alıp koynuna homurdanır, belki gülerdin şimdi sessiz içinde gün parçaları başım dönüyor seyredince içine girip yıkanmak istiyorum. (sayfa 12) Kapılara inat şiirinde pencere mi sevgiliye, sevgili mi bir pencereye benzetilmiştir? Bu insan-nesne imgelemesi alegorik bir biçimde işlenmiştir. sen açtıkça sana açılıyorum perdeler çekiyorsun güzelliğine yetmiyor … hangi eve girsem önce seni arıyorum en çok denizi (Sayfa 26) Bezen de nesne bize bakıyor. İlgisayar şiiri 'Bıktım seni her gün görmekten' diyor. Hayatımızı kolaylaştırmak için icat edilen ama aynı zamanda onu belki de daha da zorlaştıran şeylere de uzanıyor şiirler. Alsanacepellerim şiirinde bu itiraz 'Yalnız senin değil işitme organım' dizesiyle dile geliyor. Sözcüklerle oynamayı da nesnelerle uğraşmak kadar seviyor şair. Aynı anda birkaç anlamda birden kullanıyor bazı sözcükleri. Alt ve üst dizelere bağlanarak da anlam değişmeleri sağlanıyor. Böylece anlam katmanları oluşturuluyor şiir içinde farklı okumalar için. Bağlanmış iki yakan, desen ki büyük Sevince açılsın, gecenin ardı Değsin omuzlarına, öğret (sayfa 19) Bedeninde gezineyim Kalemi yak, sessiz Kal e mi! (sayfa 23) Bazen de şiirler nesnelerin çağrışımlarıyla kuruluyor, nesnenin bir yerinden girip hayata varıyor şair… İçin için şiirinde, Beslenmiş kaç aslan, sütü serin Anason bahçesi dudaklarında Su değdikçe beyazlıyorsun (Sayfa 41) Yine sıcak sıcak şiirinde bir bardak çay çağrışımlarla şekil değiştiriyor: bazen kömür ateşinde doyumsuz geceler kesme şeker ince belli cam duruşunda vapuru kıtlıyor martı gülüşleri (sayfa 42) Hatipoğlu, çocuksu bir heyecanla ve merakla baktığı dünyayı, bilmecemsi bir dille ve zaman zaman yeni sözcükler kurarak anlatmaya çalışırken, her gün baktığı şeyler üzerine gözlerini başka türlü çevirmesine olanak sağlayacak bir şiir yolculuğuna davet ediyor okurunu. * Dünya Sanılan Her Şey, Etki/Dize Yayınları, Mart 2008.
Şerahil Laçın GİBİ Her akşam dertlerim döner içime, Arılar yuvaya doluşan gibi Ben ele ben boyda dert peteğiyim, Hücrem gam balıyla dolu şan gibi. Ben ne bu aleme karışa bildim, Ne haksız önünde kırışa bildim Ne de bu bahtımla barışa bildim, Ne küsü sakladım, dalaşan gibi. Vatanda tahtımdır vatanda gor'um*, Vatansız bu canı ha tanda görüm Di gel gurbetlere vatan de görüm, Yuvalar dolaşan dolaşa gibi. Ömrüm bir dağ yeli,esip giderim, Cennet cehennemi nasip,giderim Ben de bu dünyanı gezip giderim, Rüzgar bahçeleri dolaşan gibi.
Afiq Ağdami MENDEN AYRILIQ İSTEME Bu eşq yurdsuz quşa döner, Qem, keder yağar üstüme. Ürek duymaz daşa döner, Menden ayrılıq isteme! Üreyini açma yada, Sevgimizi atma oda. Hardan çıxdı bu elvida? Menden ayrılıq isteme! Bu ne arzu, bu ne istek? Hesret zalım, men ise tek. Üreyine merhemet ek, M?nd?n ayrılıq ist?m?! Bir qulaq ver,meni dinle, Xezan olar gedişinle. Biz ki, bir üreyik senle, Menden ayrılıq isteme! Uyma feleyin emrine, Xeyanet qatma ömrüne. Ecelle dost olsan, yene, Menden ayrılıq isteme!
Uluer Aydoğdu .. 05 Bal ve tuz karışımı hayat dili yağmurlu başımı dik tutup ileriye bakıyorum ilerilere dağılıp giden kendime açıyorum kalbimin sesini sonuna kadar kainattan sesler korosu gözünüz gelecekte şiirlerde olsun kulağınız (*) saçlarım el istiyor, dosya.
Ahmet Gedik DÜŞ BAHÇESİ Çıktın geldin dalganın çıkık alnından Avucumda saklı düşlerinin kolyesi Yağmur içimi avuttun Ben olmanın ıslak sefilliğinde Yazık günlerimin büyümeyen haylazlığı Yağmur sen düş bahçesiydin Sesini örttüm yüzüme Ümit etsem kaçar mısın Ağladığım zamansızlığıma Yağmur sen düş bahçesindeydin Ümit etsem büyür müsün Çıktın geldin Hayatımın yoksun alnından Avucumda saklı sözlerinin kolyesi
Xatire Vaqif ŞEİR OLMAK İSTEYİREM setir setir misra misra okunmakçün şeir olmak isteyirem kar gibi ağ varaklara gelip konak tekce senin ellerine dokunmakçün gözlerinden yaddaşına göçmek için kalbindeki arzuları şirin su tek içmek için yüreyine giden yolu bu gün gelip geçmek için milyonların arasında tekce seni seçmek için isteyirem olum şeir gör sevgi hasretli gönlüm şeire dönüp neler deyir şeir olmak isteyirem hayallerin kanadında seni uzağa aparım birce anlık olsa bile kederin elinden seni var gücüm ile koparım sana bütün dünyaların sevincini bexş eleyim gözlerine silinmeyen tebessümü neqş eleyim saçlarına sığal çeken mehe dönüm yanağınçün hasret çeken göz yaşına şehe dönüm yağışdan rica eleyim yollarına nur çilesin yağış göyden gelen nurdu qoy sene uğur dilesin şeir olmak isteyirem dodağından yüreine damcı damcı süzülmekçün göz yaşına yoldaş olup yanağına düzülmekçün derdini öz derdim bilib bu derd ile üzülmekçün sevincimin hamısını sene verib seninle bir sevinmekçün isteyirem olum şeir dönüb bir seven insanın döyünen vuran qelbine çevrilerek bu şeirle bir sevirem kelmesine isteyirem olum şeir neğmelerde yaşamakçün senin adını her setrin evvelinde daşımakçün dönüb parlak bir ulduza yoluna nur saçmak için kalbimi gözümün nuru tekce sene açmak için dönüb olacağam şeir ne deyirler qoy desinler dönüb olacağam şeir
Dilşad İsaqova Gel gülüm,gel gözelim,almamış hesret canımı, Gel gülüm,gel gözelim,almamış hesret canımı, Gel,mehebbetle bürü,yaxdı heraret canımı. Döze bilmez bu qeder can dediyin hesretine, Eşidersen ki,gülüm, terk edib taqet canımı. Üreyi sevdiyine gör nece peşman eledin, Ecel olsun qonağım,almağa rahet canımı. Seni gözler üreyim kaş ki,bile sen gelesen, Hele terk eylememiş sevgi,mehebbet canımı. Özünü atmadı Dilşad bu mehebbet oduna, Od vurub yandıraraq yaxdı mehebbet canımı.
Leyla Mövsümova QÜSURLU ÜREK Qüsurlu ürek var yarası üste, Yatan sevgisine ömür can verir. Qüsursuz ürek var,sevgisi xeste, O,sağlam ürekde sevgi can verir. Yaralı üreyin sevgisi diri, Yaşayar bir ömür,mezara qeder. O ürek mezardır, eger sevgisi Ölerse cümeden bazara qeder. Yarala, daşa vur,belke hay vere, Neyine gerekdir sevmeyen ürek. Ya o sevgisini sene pay vere, Ya sen üreyini veresen gerek.
Elnare Şems QOCA ÇINAR Biri var, biri yox, her ikisine, Nemli baxışlarla baxıram bu gün Yarı ac,yarı tox, her ikisinde, Dişe saman çöpü taxıram bu gün. Ne olsun gülürem, güldüyüm zaman, Güldüyüm şeylere gülmeyim gelir. Birce şey öyrenib, bildiyim zaman, Bildiyim şeylerden ölmeyim gelir. Boz bulud ter kimi çöküb alnıma, El atıb silmeye taqetim qoca. Bu felek bir ağac ekib alnıma, Ses çatmır, kölgesi kölgemden qoca. Ömür halqalanmış qoca bir çinar, El açıb biz ondan can dileyirik. Assaq özümüzü göyden göy sınar, Biz qoca çinarın göydeleniyik. Dünya, sen hem varsan, hem de yox kimi, Seni danmaq yasaq, danmamaq yasaq. Sen Allah gözüme girme ox kimi, İmkan ver, heç yoxsa bir şeir yazaq..
Xalide Efendiyeva GEL, GEL Kİ.. Gel, gel ki, gülüm,gel ki, bu gözler seni gözler, Yollarda yarımçıq qalan izler seni gözler. İllerle susan eşqime dil verdi bu hesret, Qelbimde mehebbet dolu sözler seni gözler. Gördükce dedi Mingeçevir: "Yarına söyle, Zümrüd şeheri hey seni özler, seni gözler. Boz dağ darıxır, Kür lal axır gözleri nemli, Senden söz açan laleli düzler seni gözler. Men layla çalım, dalğalar olsun beşiyin,gel, Röyamdakı mas-mavi denizler seni gözler. Gözlerde elem, elde qelem Xalide neyler, Şair kimi şerinde ezizler, seni gözler.
Gülnare Leman GETME Mene rehm eylesen gelme, reva bilsen cefa, getme Vefalı gelmeyin xoşdur, gederken bivefa getme. Gelib görsen ki, bihuşam senin arzunla ey, yarım Teles eşqin vüsalından, eyle mene şefa getme. Perişan halıma senden elave derdü qem gelse Teessüf etmerem guya getirdin, eşq sefa getme. Eger gelsen de, qurtarsam bu yalnızlıq ezabından Hemen getme.. yalnızlığı mene qılma, reva getme Gedirdinse neden geldin, qırılsın ehdi peymanın Desin Leman gedirsen get, ya da ey bivefa getme
Gülnar Atakişiyeva "tekliyime gelen qonaq" ümidini itirmiş halda oturmuşan göz yaşların gözlerinden işartıyla yanaqlarına süzülür ruhunun sahib olduğu bedenin ezabıyla qovuşur bu goruşmeler çox uzun çekir bilirem sanki dünya qapqaranlıqdır seninçün sanki bütün rengler qara rengin libasına burunmuşdür sen qaranlıq gecede zulmetin bexş etdiyi qaranlığın kölgesinde eyleşmisen ışıq gördüm bu zulmetde qaranliga qonan ışıq kepenek tek qanadlanıb uçub getdi arxasınca uzun-uzun baxdım hesretle gözlerim penah getiren ümidin baxişlarıyla toqquşdu onu qonaq etdim tekliyime Gülnar Atakişiyeva: 1987 Doğumlu, Bakü Devlet Üniversitesi Sosyal İlimler ve Psikoloji Fakultesi Felsefe Bölümünü bitirdi. Şiirleri ve denemeleri şimdiye dek Azerbaycan'da birçok dergi ve gazetede yayınlandı. Bakü'de yaşıyor.
A. Uğur Olgar SONRA YENİDEN ÖLÜRÜM BELKİ şiirsiz şehrin kaç cennet kapısı var soğuğun uzanıp yattığı sere serpe yerde ne ölüler hayıflandı kim bilir ilk ağlamalarında nerde hayatın açarı, yıkıntının kaç kat altında kazdıkça çıkan şu imgelere bak, gel de şair olma yitikliğin pas tuttuğu seferde romans bir ay döne döne çürür ışığını akıttığı seherde, yeryüzü çok arar yakamozlanacak denizlerini saçlarımda papatya kokan rüzgar es ki kölen olayım bu şehir şiirlenene kadar sonra yeniden ölürüm belki..
Necdet Tezcan ŞİİR GÜNÜ Yapay gülüşlerin amortisi benim sevdam Özentime sırıtan vitrin güzeli albeni Gül kokusu tavrıma bir akşam vakti Saraylar yıkılır köşkler çöker ten/rengi Kendimi yana aktardım bir cıngıldan Pekmezin can alıcı morunda dudaklarım Küllenmiş mangala sürülen bakır aşk Dalgalandı içimde dip yeşili gözlerin Ressamların gülümsediği evlerde duvarlar Lirizm titrer her şiir günü







AnaSayfa - Andız Sayfası