Andız, 14.Sayı






M.Mahzun Doğan

EŞKIYA

Bu tren bir çığlıktan döküldü
dağların gözyaşından
örülmüş bir dünya
               Eşkıya!

Ah Melahat! İzmir Genelevi'nden bir ırmak
akıyor uykularımda... Bak!
hala... Göğüsuçlarından başlayan
Cumhuriyet'le büyüdüm... Sıkıldım sonra...

Çocuğun oldum. Ay bile susmuş
yolum bana küs, atım terli
babam bin yıllık beşik
bir yudum su berraklığında

Sen ah! Damarlarımda okyanus
elbet terorist bir ayaklanma

Bak bunlar yıldız... Yanar sönerler
Eşkıyalar da... Gül ve makas
senin eline yakışır en çok
bu dünyada. Senin elin basıma hazır bir kitap

Artık konuşmaz bu sardunya
ne diksek saksıya?
Taksak ne, kentlerin göğsüne
bu karanfili. Öyleyse dokumalı mermiyi
en sıcak gülüşlerden
Sonra acımasız bir kır menekşesi

Babam rüzgar benim, annem bir at yelesi
Unuttum gerisini... Unuttum eşkıya!


Ahmet Günbaş ÇİT Çitlerden geçemiyor çocuk Güneşi bir yana koydular şafağı bir yana Çitlerden geçemiyor çocuk Anneyi bir yana koydular kucağı bir yana Çitlerden geçemiyor çocuk Uykuyu bir yana koydular yatağı bir yana Çitlerden geçemiyor çocuk Oyunu bir yana koydular oyuncağı bir yana Çitlerden geçemiyor çocuk Buğdayı bir yana koydular başağı bir yana Olan oldu o sarışın tarlaya Olan oldu o sarışın tarlaya Sulara da kıydılar insafsızca Deryayı bir yana koydular ırmağı bir yana ÇEPER ['ÇİT' şiirinin Azericesi] Çeperlerden keçe bilmir uşaq Güneşi bir yana ayırdılar, şefeqini bir yana. Çeperlerden keçe bilmir uşaq Ananı bir yana ayırdılar, qoynunu bir yana. Çeperlerden keçe bilmir uşaq Yuxunu bir yana qoydular, yatağını bir yana Çeperlerden keçe bilmir uşaq Oyunu bir yana atdılar, oyuncağını bir yana. Çeperlerden keçe bilmir uşaq Buğdanı bir yana yığdılar, başağını bir yana Olan oldu o sarı sünbül tarlaya, Olan oldu o sarı sünbül tarlaya. Sulara da kıydılar insafsızlar, Deryanı bir yana ayırdılar, çayı bir yana.... Azerice'ye çeviren: Xatire Vaqif
A.Uğur Olgar MERHABA Bir yılı daha geride bıraktık. Az sevindik, çok üzüldük. Aymazlığın, bağnazlığın ağırlığını daha çok hissettik 2008'de.. Ülkeyi ve dünyayı yönetenlerin tek yanlı ve yanlış uygulamalarla attığı adımlar hepimizi gerdi, üzdü, düşündürdü. Hal böyle olunca, yeni yılda daha sevimli, yaşanılası, kardeşçe bir dünya ve daha şairane günler için dileklerde bulunmuştuk hepimiz, ama bu iyi dileklerimizin ne yazık ki yeni yılın henüz ilk dakikalarında tutmadığını, yedi üniversiteli gencimizin doğal gaza, aymazlığa ve savsaklamaya kurban gittiğini öğrenecektik ilk sabahımızda.. Bu olayın acısı henüz geçmemiş ve yarası kanıyorken İsrail'in Filistin Gazze'de giriştiği soykırıma, orantısız güç kullanımına tanık oldu bütün dünya. İsrail'in kara harekatı sırasında sivil halka hiçbir zarar verilmeyeceğinin açıklanmasına karşın, ölen ilk sivilin bir çocuk olduğunu duyurdu tüm haber kanalları. O çocuk, cennetine giderken dünyanın tün güzel yaşama umutlarını da birlikte götürdü, dudağındaki yarım kalmış şiirle, acı gülümsemeyle, buruk ezgiyle.. Bu olumsuz ve üzünçlü girişten sonra başka bir şey yazmanın güçlüğünü biliyorum. Yine de diyorum ki, bu yıl ve daha öteki yıllarda iyiler kazanacak, şimdiye dek olduğu gibi bundan sonra da iyilerin yüzü suyu hürmetine dünya ayakta kalmayı sürdürecek. Andız bu sayıda, yine 24 sayfa, ama sayfa rengi ağarmış olarak karşınıza çıktı. Azerbaycan'dan dost şairlerin yapıtlarına yer vermeyi de sürdürdük. Bakü'dan Alatoran dergisi yayın kurulu üyesi de olan Sima Ennağı ve İran Tebriz'de yaşayan Azeri kökenli bir şair olan Xosrov Solh Konende'yi (Barışan) sunuyoruz bu sayıda size.. Ayrıca sevgili Ahmet Günbaş ve Ahmet Uysal'ın birer Azerice çeviri şiiri var dergide.. Geçen yılın ekim ayında gittiğim ve bir hafta kaldığım Azerbaycan'da yaptığım incelemelerde Azeri halkının şiiri çok sevdiğini, şiire ve edebiyata çok yatkın olduğunu gördüm. İki kardeş ülke arasında şiirden bir köprü kurulması, bu yolla iki kardeş ülke şiir ve edebiyatının kucaklaşması gerektiğine inandım, ki şahsım ve Andız dergisi olarak bu uğurda küçük bir işlev ve katkım olabiliyorsa ne mutlu bana.. Sevgili Ramazan Teknikel'in "A.Kadir Bulut Şiir Ödülü" adlı güzel bir yazısını okuyacaksınız dergide. Teknikel, 1985 yılında bir trafik kazası sonucunda yitirdiğimiz değerli ozanımız Abdülkadir Bulut için bir şiir ödülü konulmasını öneriyor ve "Andız, yılda bir düzenlenecek bit A.Kadir Bulut Şiir Ödülü'nü de üstlenemez mi acaba?" diye soruyor. Böylesine anlamlı ve güzel bir etkinliğin Andız tarafından düzenlenmesi konusunda bize karşı duyduğu güven gerçekten bizi gönendirdi, sevindirdi. Fakat, biliyorsunuz böyle etkinlikler, açık konuşmak gerekirse biraz da parasal ve tinsel kaynaklarla olası.. Şu anda elinizde tuttuğunuz Andız dergisi ise; mevsimlik izleği gereği üç ayda bir çıkması gerekirken, artan yaşam koşulları nedeniyleartık 6-7 ayda bir çıkıyor..Varsın geç olsun, ama dergi mutlaka çıksın diye düşünüyoruz, ki kar gütme amacımız ve derdimiz olmadığı, sadece nitelikli ürüne değer verdiğimiz için kendi yağımızla kavrulmasını bildik bugüne dek. Kısacası, Andız olarak, böylesine büyük bir etkinlik için koşullarımızın henüz hazır olmadığını söylemeliyim. Tabii ki, sevgili Tekinel'in bize de öneri sunmasına çok sevindik, onurlandık. Yine de koşullar elverdiğinde neden olmasın, diyoruz, belki bir gün. Hayatın göç yollarında derin soluğunuz tükenmesin hiç!
Dolunay Ünal Delirium dudağı mürdüm akan sayın şiir siz bana bakmayın uykumu sesinize soyunurken Beylerbeyi'nde bir iskele yeşillenir gizliden hayat bilgisinden tek ayak cezalı içinden şimdi çıkılmış sabahım ben fesleğen şımarığı Karadeniz vurulu bileklerime şehrimi ağlatan bulut gibi yazıl şiirime intihar tebessümlü cadde artığı düşüyorum, İstanbul sürünüyor diz(e)lerime demek ki aşka dair her ne varsa eziktir bir kamyonun uzakları düşlemiş tekerleğinde... siz bana bakmayın sayın şiir yüklemleri yalnızlık kertili rakı kadehine demirli gizli özneyim gir deme bekle deme hepsini öpüşelim gövdemde
A.Kadir Bilgin BALKON YALNIZLARI / Aslıhan Tüylüoğlu ile Söyleşi Bu yıl çıkan 3 formalık, "Balkon Yalnızları" şiir kitabı nedeniyle Sayın Aslıhan Tüylüoğlu'na sorular sorma gereği duydum. Bir ilk kitap olmasına karşın usta işi şiirlerle karşılaşıyoruz "Balkon Yalnızları"nda. Kanayan, esinleyen şiirler yakıyor genzimizi.. Özellikle sayfa 38'den sonra okuru sarıp sarmalayan düş yolculuğu büyük bir kuyuya usulca indiriyor ve 46. sayfadaki "Martılar da Aldanır" şiirindeki "Kimse görmüyor oysa / Aşkın çatısı renk renk" dizeleri yorgun sabahlardaki yalnızlık duygumuzu azaltıyor. - Merhaba Aslıhan, aykırı bir soruyla başlayalım söyleşiye, neden şiir? - Merhaba, evet başlayalım. Soru aykırı değil ama 'şiiri seçmek' aykırı burada değil mi? Belki de annemin bana hep "aykırısın!" demesinden itildiğim bir alan şiir. Okuma yazmayı ilk öğrendiğim gün, okuldan eve bir anne şiiriyle döndüm. Şiirim çok beğenildi ama "hani babanın şiiri" dendi. Ertesi gün de baba şiiriyle geldim ama o sipariş şiirdi, zorlamaydı ve kahkahalarla güldüler bana. Bu şiirler ilk "günlük şiircem"de durur.Sonuç olarak klasik deyişle; elim kalem tutmaya başladığında şiir de girdi hayatıma. Şiir okumayı da severdim.Bütün okulun önünde şairlerden çocuklar için yazılmış temalı şiirleri okurdum ezbere. Elimden kalem düşmedi, kendim için otuz sene yazdım. Onların şiir olmadığını bildiğim için de internette depolamak haricinde pek ortaya çıkarmadım. Bir yemekte şiir konuşurken "30'undan sonra şair mi olacağım" dedim. Karşımda H.Deniz Ünal ve Mahzun Doğan oturuyorlardı. Deniz hanım gecenin sonuna doğru çantasından bir kitap çıkarttı, kitabın kapağında bir orman şeklinde resmedilmiş bir portresi vardı. Dedi ki: "Ben bu kitabı otuzlarımda çıkarttım. Bu ilk kitabım" Böylece 2002 yılında Karşıyaka Belediyesi Veysel Çolak Şiir Atölyesi'ne gitmeye başladım. Veysel Çolak ile tanışmış oldum. İşsizdim. Boş vaktim çoktu. Eh, yeterince klasik eser okumuşluğum vardı. Sonra çalışmaktan hepten vazgeçtim. Şiir çalışmaya başladım. Okumalarımı şiir üstüne yazılmış kitaplara döndürdüm. Yakınlarım bu işe pek akıl erdiremedi, ama eşim sağolsun destek verdi. Veysel Hoca'nın üstümde çok emeği var. Bütün atölye arkadaşlarımda da emeği olduğu gibi. Orda bilgiyi alırız ama uygulamada herkes serbesttir ve hocamız şiir konusunda acımasız ve kırıcıdır. Şiirin atölyesi olur muymuş diyenlere duyurulur. 5-6 yıl şiir çalıştıktan sonra bu küçük kitabı çıkarttım işte... İsmiyse 8 sene önce konmuştu! - Hangi çaba seni şiir yazmaya yöneltiyor; şiirin salt kendisi mi, dünya görüşün mü, anlaşılma çaban yani kendini ifade etmenin bir yolu mu (böyle bir çaban var mı?), Toplumun beğeni düzeyini aşmak mı? Yoksa benim bir şiir tanımlamam var; "geçmişini parçalayan kişidir şair." diye, sen geçmişini mi parçalıyorsun "Balkon Yalnızları"nda? - Geçmişimi de düşünürsem 'şiirin kendisi' derim. Kendini ifade yolu ola- rak şiir zor bir yol. Gizemli, uğraştırıcı bir yol. Elbette sonuçta şiir yaşamdan, şairden çıktığı için bir ifade aracı ama kulağını ters taraftan göstermek gibi birşey! Balkon Ylnızları ki çocukluğumdan beri her görüntüyü biriktirdiğim ve düşündüğüm hatta okuduğum bir yer olan o balkonlar elbette benim hayatımdan çıktı. Sanırım geçmişi parçalamak yerine bu balkon manzaralarını tamamlamaya çalıştım. Bazen mezarlığa baktım bazen söğüt ağaçlarına, güneşli günlerde korkuluklardan sarkıp durdum, gene sarkarak ıslandım. 'Ah Kavaklar'la 'Öndeyişler'le, yazılmış bütün şiirlerle içimden mırıldandığım balkonlar... Şimdiki balkonum belki de en uzun manzarayı belleğimde tutacak - bir dut ağacı ve üç sokak birden - terk ettiğim ama yalnızlığını sakladığım bütün balkonlar için... Evet insan geçmişini didik didik ediyor yazarken ama tamamlamak da var bende. Ahmet Erhan "Nasılsa kendini deşen bir hançerden başka bir şey olmadığım bir gün anlaşılacak" demiş. Ben böyle bir şey istemiyorum. Gözümü geleceğe çevirmek istiyorum bundan sonra. Geçmiş bizim bilincimizi ve bilinçaltımızı dolduruyor. Bu birikimden şiir yazarken yararlanıyoruz. . (İmgelem) Pavese: "Bir eser için iyi bir başlangıç noktası kişinin kendi geçmişini değiştirmesidir." diyor, "Yaşama Uğraşı" adlı günlüğünde. Şiiri kendim için yazdığım dönemde hep terapi olarak gördüm. Benim yaşamla uzlaştığım nokta oldu. Sait Faik "Yazmasam deli olacaktım." der. Ben bir çılgınlıktan sonra şiirler yayımlattım. Yani terapi hastalığa döndü: Şiir, kalem, dize, tutku…Bir de bir yerde kök salma isteği. Hep göçen bir ağaç olarak içime büyüyen köklerimi artık bir toprağa uzatma isteği… Bunu yaparken de elbette bir okura ulaşmayı umuyorum mademki şiirler gece yazılıp güne çıkarıldı; kolayca içine girilsin benimsensin istiyorum. "Herkesin beğeneceği bir şiir vardır." der hocam. O yüzden sıradanım, halktanım. Şiirlerimi onlara götürmek istiyorum. Dizelerimi şiire ilgisi ve bilgisi olmayan kişilerde denedim. En azından sezdiklerini gördüm. Zaten imgelere saklanmıyorum, bulmaca çözülür gibi okunmaz şiirlerim ama bana benzeyen kişiler için de yeterli derinlik var sanıyorum. Daha iyi olacaktır da yazdıkça… - Şiir çizginin hangi kanaldan aktığını düşünüyorsun? Şiirde aslında ne arıyorsun, akacağın yatağı şiirde bulacağını mı düşünüyorsun? -Güzel bir benzetme. Her şair bir ırmak olmak zorunda, yatağını bulmak, yapmak ve denize dökülmek ama ben dağa doğru tırmanan bir ırmak olmak istiyorum. Kaynağıma deniz suyunu taşımak...Bu yüzden üç kişi yazıyoruz. şiirleri. Aslıhan, Yağmurgülü, Sakar Şair. Onları aslı toparlıyor ama pek geçinemiyoruz aynı mecrada…Böyle ne kadar bulurum akacağım yatağı, bilemem. - Paul Verlaine, "Şiir Sanatı" adlı şiirinde şöyle diyor; "Nedir bu kafiyeden çektiğimiz/ Hangi sağır çocuk, ya deli zenci/ Sarmış başımıza bu meymenetsiz/ Bu kof sesler çıkaran kalp inciyi" Sen kafiye ya da uyak belasını şiirden uzaklaştırmış görünüyorsun ne ki şiirdeki; imge, eğretileme (metafor), içses, akış ve melodinin bir şiiri zenginleştirdiği söylenir. Sen bu konuda ne düşünüyorsun? - Ah kafiyeler onlardan kurtulmak mümkün mü? Annemin adı Hikmet. Babamın adı İsmet. Ben Aslıhan, kardeşim Oğuzhan! Bir evde "aabb uyak" tarzında çok durduk küçüklüğümde. Ayrılık dedim baktım kafiye? Ben de dedim ki "geçtim kafiyelerle ayrılıktan" Şiirlerimden kafiyeleri çıkarmak zor oluyor onları mısra içi iç ses ve aliterasyonlara alet ediyorum ben de. Şiirde bir melodi kurmak gerekir, hem sözcüklerin çıkartılışındaki sesten doğmuş ilk sözlü şarkılar. İlk enstrüman da insan sesi değil miydi? Her dilin de ayrı bir müziği var. Yabancı dilde bir şiiri kendi dilinde dinlerken bile sezeriz bu müziği... Şiirlerimi Nazım'dan örnek aldığım gibi yüksek sesle defalarca okurum. İmgelerim pek hesaplı değildir. Anlatmak istediğimi anlatabilecek imgeler bulmak isterim. Okuyucuya sınırsız özgürlük ve çağrışım vermek yerine benim çağrışımlarımı izlemesine yardımcı olurum. "Çünkü ben bir şey söylüyorum"dur. "Bir şeyin" derinliğine okurla inebilmeli bence iyi bir şair, iyi bir şiir. Diğer teknik unsurlar da çok hesaplı değildir, ilk yazdığım haline bakıp onlardaki söz ve anlam sanatlarını pekiştirmeye çalışırım. Sonradan onlara derinlik vermeye çalışırım, yani; Mecazdan eğretilemeye evrilerek, eklenen çıkarılan sözler… "İyi dizeler defalarca yazılmak ister." bunu da Veysel Çolak'tan öğrendim. Bazen de defalarca yazdığın dize ilk halindeki gibi kalmak ister. Bunu kendim anladım. İçinden çıkamadığım bir dizeyi ya da sözcüğü kaldırıp attığım oluyor. Bu yüzden de biraz okuyucunun çalışmasını ve tamamlamasını gerektiren "eksiltili anlatım" çoktur. Ben tereddüdümü silerken şiire de bırakmış oluyorum böylece. Bazı şiirler başka türlü ilerlemiyor. En azından ben uğraşamıyorum o kadar. Mükemmel bir şiirde şiirin, iç-dış, biçim-öz, ses-ritim vb. bütün özelliklerinin iyice karışmış olması gerekir ama şiirin bir de anlam yönü var ki şiir mekanik, ruhsuz olmamalı. Bunu yapmak hele her şiirde yapmak çok zor ve hatta 'imkânsız' ama hepimizin düşü mükemmel "O Şiiri" bulmak değil mi? İmkânsızı istiyoruz işte… Gene Verlaine'ın dediği gibi "İlk dizesi tanrıdan." olan değil, "Bütünü tanrıdan gelen şiir, gibi bir şey istediğimiz." Sormamıştınız ama cevaplamış oldum; 'esine' inanıyorum ama onu perilerden, meleklerden falan çoktan arındırdım. - Kaynağın neresi, neler-kimler olumlu, neler-kimler olumsuz etkiliyor şiirini? - Irmak olacaksam kaynağım önce yeryüzüdür. Bu yeryüzünde akan diğer nehirler; büyük nehirler ve çağlayanlardan dökülenlerdir öncelikle ama her küçük suya da saygım sonsuz, nasılsa hepimiz bir büyük nehre daha yatak oluruz. Kimler; Orhan Veli'yle başlar, Cahit Sıtkı'da duraklar, Nazım'da, Neruda'da dökülür, İkinci Yeni'cilerin üç silahşörlerinde göllenir, İsmet Özel'den Ataol'dan sonra tekrar yeraltına iner... Bu su benim tersine yüzdüğüm su! Şiirimi olumsuz etkileyen Ahmet Erhan ve Veysel Çolak gibi; biri iyi bir anlatımcı, diğeri dizeci ve yenibütüncü, iki zıt ama "dibine kadar şiir"de buluşmak ve duraksamak… Olumsuzluk sayılırsa tabii; ki ilkinin çığlığı şiir olur, ikincinin şiiri çığlık atar, evet şiirimi olumsuz etkileyen bu saydığım son iki şairim. Bense çığlığımı susmanın yolunu aradım ilk kitabımda. Bir de "Şiir iklim gereksinir." der ya hocam, gerekli iklimi bulamamaktan mustaribim! - Şiiri bir yaşam biçimi olarak önyargısız bir biçimde kabul ettiğin sonucu çıkıyor böylesine yetkin bir ilk kitapla, yolun açık olsun demekten başka söz kalmıyor geriye. - Şiirimdeki bilgi öğrenilmiş bilgidir. Uygulaması zor ama yazdıkça kendiliğinden yerleşir bu bilgiler şiire. İlk kitap için yaklaşık altı senede bu kadarını çıkartabildim kendimden. Artık rotamı başkalarına çevirmek gözlemlediğim hayatları anlatmak istiyorum. Tekniği önceleyerek değil ama etkileyici bir ruh vererek bu sayede. Şiir hakkındaki bilgilerimi unutup yine o çoşkunluktan akmak olacak çizmek istediğim yol… Sanırım bu martı da şiire aldandı… Göçtü ama yerleşik olmak istiyor burada. - Söyleşi için teşekkür ederim Aslıhan - Kendimi ifade şansı verdiğiniz için teşekkürler. Umarım ustalara saygıda kusur etmemişimdir.
Akman Gedik PENCEREMDE YARIMAY ayın sonu gökyüzünde dolunay dallarına takılıyor ağacın görüntüsü ayın penceremde yarımay demesi kolay "ay dede ay dede senin evin nerede" biz konar göçeriz o görünür her yerde
Candan Selman KORKAK Yan yana getirdiğim harflerden oluşmuyor hayat Oysa aynı sırada klavyedeki A.Ş.K Kelimeler vuruyor ardı ardına pencere camına Nefesim, on parmak. Oysa aynı sırada bekledik Atlas Pasajı'ndaki sinema kuyruğunda Fransız yeni dalgasından bir film Sürükledi beni bey oğlundan uzağa. Belki cehennemde Freddie Mercury ile sevişirim Aids'ten korkmadan YAZ BİTTİ Erik ağacının çöpüydü çiçek Dallarında dinlendi adına imzalı bir aşk Kendini borazan çiçeği sanan Japon gülleri vardı etrafta ne tuhaf Mevsimler kovalamaca oynadı Rüzgar hep ebe oldu Kulağım çınlıyor Kimse beni anmıyor
Fahrettin Koyuncu ISLIĞIM YOK Uzun koşular sonrası durdum sende, sıcaktım Rüzgarın eteğinde tozlar gibi durdum Sancıyan yanlarımı otadım da geldim Gökte durak, zamanda seni buldum yine Yorgun yolcuyum yalnızlık bedeninde Elimde fotoğraflar, dizeler dilimde, çocuğum Sayıklamam bitmiyor, nerelere yakınım Sana uzağım, senden uzağım, düşlerim, düşlerim Orada bekle, zamanın imbiğinde Kimliğim yanımda yok, isteyene şiir Bozgundayım, uzağım, ıslığım yok, duy beni.
Can Sinanoğlu ÖLMEDEN ÖNCE ÖPÜLMESİ GEREKEN 50 KADIN [41] ölmeden önce öptüm seni kırkbirinci kadınımdın diliyle oya yapan dantel ören mazbut bir sarmaşıktın dümdüz ve ipeksi karnından yakaladım seni dereden tuttum çingenelerin sepetinden çaldım belki en dişil günahımdın kökünden koparttım seni tarlandan söküp aldım haydi artık güle güle işle şimdi beni migrenine tülbentler bağladığım sığınmacım sığırtmacım sayrılığımın nane limonu gözlerimi açınca bir de ne göreyim genzin çocuk doğurmuş feryat figan gül benzin bir kadın ancak bu kadar doğurur ancak bu kadar genişler bir adamın belleği ne iyi etmişim de öpmüşüm ölmeden seni Temmuz 2008 / Denizli
Ahmet Günbaş HER ŞEY YOLUNDA!.. Yıllar önce bir festivalde, imzadaki yazarlar grubunu ayaküstü sigaya çeken yerel tv muhabiri, kitaplarımdan birini işaret ederek, kulak misafiri olduğum o soruyu gelip bana da soruyor: "Bu kitabınızla ne anlatmak istediniz?" "Hoppala! Çattık yine!" diyorum içimden. "Şimdi işi gücü bırakıp zat-ı muhtereme kitabımı anlatacağım satır satır! Böyle bir zorunluluğum mu var?" Beden dilim öfkemi gizleyemiyor. Usulen çırpıştırıp geçiyorum beylik sorusunu. Tatmin olsun ya da olmasın, umurumda değil! Aslında bu sorunun yanıtı, "Sen bu kitabımı okudun mu?" olmalıydı ama hadi neyse!.. Hem yazmak için çaba harcıyacak, sözüm ona cendereden geçeceksin, hem de yazdıklarını kusursuzca açıklamaya çalışacaksın. Bak sen, nerede görülmüş bu yoğurdun bolluğu? Okura ne kalıyor o zaman? Aynı davranış öğrenci kesiminde de görülüyor zaman zaman.Bazen 'dönem ödevi' olarak çıkıyorum karşılarına. Onlar da doğru dürüst bir kitabımı okumadan, özgeçmiş araştırmasına bile girmeden içi boş sorularla düşüyorlar peşime. Oysa ben onları gereğinden fazla önemsiyorum. Örneğin kentin bir ucunda oturduğuma bakmadan, salt dilekleri yerine gelsin, iki-üç araçla oflaya puflaya gidiyorum buluşma yerlerine. Sonuç, kocaman bir hayal kırıklığı ne yazık ki! Bir röportajın (sormacanın) nasıl yapılacağı konusunda en küçük bilgileri yok! Ön hazırlık hak getire! Kolaycılık, sorumsuzluk, ne dersen de, duyarsızlığın bini bir para! Dış dünyada durum böyle de edebiyat dünyasında farklı mı? Ismarlama sorularla durumu kotarmaya çalışanlar hayli fazla. Yapıttan çok sanatçıya yönelen klişe sorular, her türlü yenilikten, tazelikten uzak. Sahtelik desen, boyu aşıyor. Başıma gelmese değinir miyim? Üç yıl önce kurucuları arasında bulunduğum bir derginin ilk sayılarında bir söyleşi isteği doğuyor içimde ki deme gitsin! İki söyleşiden sonra hevesim kursağımda kalıyor. İçtenliğimi çekiyorum kirli ilişkilerden. Çünkü beni söyleşmekten vazgeçiren, apaçık içtenliğimle dalga geçen evlere şenlik bir olay patlak veriyor o sırada! Evet, şiirimizde yeri olan kalburüstü bir şairle söyleşmeyi hedefleyerek, toplam on sorudan ibaret söyleşi taslağını önceden ulaştırıyorum adresine. Yanıtları elime ulaştığında bir tuhaf oluyorum! O da ne? Soruların bir teki bile bana ait değil! Olamaz böyle bir şey! Telefon açıp durumu anlatıyorum kendisine, gayet pişkin bir edayla, "bir yanlışlık olmuş, başkasının sorularını yanıtlamışım. Ne yani, sen bu metnin altına imzanı atmaz mısın?" deyince başımdan aşağıya kaynar sular dökülüyor. Şaka yaptığını sanıyorum ilkin ama durumun ciddiyetini kavrayınca, böyle bir şeyi asla olumlayamayacağımı belirtiyorum.Daha sonra sözde o soruların sahibi olan kişi bulunuyor ve imzalıyor metnin altını! Şaşkınlığım geçtiğinde işkillenip o şairin kimi röportajlarını gözden geçiriyorum. Hayret, üslup hep aynı! Demek ki kendi sorup kendi yanıtlamış çoğunu. Doğal ki ağzıyla kuş tutsa, etiksel açıdan sıfırlanıyor gözümde edebi kişiliği. Röportajlar, söyleşiler derken, on yıllık aradan sonra yeniden edebiyata dönüşüme konu olan kitap tanıtım yazılarına getirmek istiyorum sözü. Artık dost düşman da biliyor ki medyatik yayınevlerine endeksli, yüzü astarı birbirine karışmış bir kitap tanıtım yazarlığı kurumu var Türkiye'de. Ulufecilik mi, kapıkulu askerliği mi; ne derseniz deyiniz, edebiyatı doğal akışından kopardığı belli bu şarlatanlığın. İşleri güçleri, bedeli karşılığı kendilerine sunulan kitapları parlatıp öne çıkarmak! Kapitalizm açısından elbette bunun bir ayıbı yok. Ne varki sanatsal özgünlük öyle demiyor! Etik, estetik, ideolojik açıdan, yapıta karşı değerlendirmelerin nesnelliğini koşulluyor, hatta buyuruyor. Yazar yaratısından hızla uzaklaşacak, eleştirmense, para pul, dostluk, arkadaşlık gibi her türlü etmenin dışında yapıtı didik didik edecek! Sonuçta değerlendirmeler sağlıklı adlandırmalara dönüşecek; gelişmelerimizi, eksikliklerimizi gözden geçirme olanağına kavuşacağız. Argo deyimle kimse kimseye herhangi bir kitabı uluorta 'yutturamayacak'! Söz konusu şarlatanlar, ne yazık ki düzeysiz okur üzerine kuruyorlar planlarını. Düzeysizlik allanıp pullanıp yutturuluyor rahatlıkla. Gerçek edebiyat alanındaki ilişkiler de oldukça can sıkıcı. Kitap tanıtım yazarlığı, eşi dostu memnun eden bir kurum gibi algılanıyor çoklarınca. Utanmadan sorulan bir soru var ki ne zaman duysam yerin dibine geçiyorum: "Benim için yazar mısın?" "Hiç olur mu öyle şey? Senin için niye yazayım? Ben yazsam yazsam kitaplar için yazarım. Edebi sorumluluğum bunu gerektirmez mi?" Evet, bu soruya verilecek yanıt buna yakınken, kızarıp bozarıyorum, renkten renge giriyorum. Karşımdakinin kılı bile kıpırdamıyor nedense. Utanıp sıkılmayı ondan bekliyorum ama boşuna!Yüzü astarı yerli yerinde ... Çok iyi biliyorum ki - kırgın da olsam - önyargılı davranmamışımdır kimseye. Ya zamanım olmamıştır, ya da yazmaya değer bir şey bulamamışımdır. Yazamadığım nice kitap için de üzülmüşümdür üstelik? Hatta kendimce 'yazık kitaplar' demişimdir onlara! Ama bir insanın her kitaba yetişmesi olanaklı mıdır sizce? Değil elbette. Hele o insan, tanıtım yazılarının yanı sıra şiirine, denemelerine, öyküsüne vs. zaman ayırmakta zorlanıyorsa!.. Bir başkası daha da ileri gidebiliyor imzaladığı kitaptan sonra. İmzalamıyor, zorla elime tutuşturuyor sanki. Üstüne üstlük ertesi gün telefonla arayıp, filanca derginin editörünün benden kitabı hakkında yazı beklediğini söyleyebiliyor hiç sıkılmadan! Ne cüret ama değil mi? Tanıtım yazarı değil emir eriyiz ona göre. "Benim için yazar mısın?" diyen arkadaşın biri de yargılarıma çok güvendiğini söylüyor. Anlaşılıyor ki onu yıkayıp yağlayacağım, göklere çıkartacağım. Beklenen bu! Yoksa yargılarımın onu -eleştirel anlamda - incittiği noktada dost kalmamız zorlaşacak! Bundan adım gibi eminim. Bir başka yazar ise¸"Benim için hiç yazmadın!" siteminde bulunuyor, ne denli haklıysa! Efendilik bende kalıyor yine. Orta yerde bir 'taahhütname' mi var acaba? Nesnelliğim doğrultusunda hiç değinilmemiş kitapları ele alıyorum bazen. Örneğin kırk yıl önce yazmayı bırakmış bir şairin son şiir kitabı ilgimi çekebiliyor. Derken notlarım yazıya dönüşüyor. Yazı yayımlandıktan sonra yeni bir kitapla birlikte notunu da eklemeyi ihmal etmiyor yaşlı şair, "Şuna da bakar mısın?" gibilerden! "Olur, ona da bakayım. Ben ailenizin kitap tanıtım yazarıyım." mı demem gerekiyor, şaşırıp kalıyorum doğrusu! Hiç değinilmemiş kitaplar arasında taşrada yaşayan gizli yetenekler de var. Örneğin Milaslı bir doktor şairin kitabı hakkında ilk yazan ben oluyorum kendinden habersiz. (Kitabını nicelerine ulaştırdığı halde... Alt tarafı 'amatör bir şair' ya, dönüp bakmıyorlar ) Yazım eline geçtiğinde öylesine duygulanıyor ki, gözyaşlarını duyumsayabiliyorum telefonda. "Bu yazıyı çerçeveletip duvara asacağım" diyebiliyor bu ilgisizlik ortamında. "Benim için yazar mısın?"la eşdeğer davranışlar da sergileniyor bazen. Örneğin yoğun bir etkinliğin içindeyken bir tv çekimi için, "Benim için konuşur musun?" yaklaşımıyla yaka paça sürüklendiğimi anımsıyorum kamera karşısına. Ne yazık ki ortalık "Benim için yazar mısın? Benim için konuşur musun?" örnekleriyle dolu. Dergilerde bu tür yazıları okudukça iğreniyorum. Körlerle sağırların birbirini ağırlaması gibi, aynı kişiler, aynı kümeleşmeler çevresinde ödüncüne bir kaşıma eylemidir sürüp gidiyor. Kitap dergilerinde yansıyan toplu yazılarda da ( özellikle söyleşilerde) aynı kumpas egemen. Peki, birbirimiz hakkında yazmayalım mı sizce? Kümeleşmemiz 'erdemli birlik'lere yol açacaksa neden olmasın? Yeter ki yazılanlar, imamın cenaze namazı sonrasında "Mevtayı nasıl bilirdiniz?" sorusuna verilen 'İyidir!' şeklindeki geleneksel yanıta benzemesin. "Al takke ver külah"la oyalanmayalım. Azıcık hırpalayalım birbirimizi; sarsalım, silkeleyelim, doğruyu söyleyelim. Saptamalarımız, yargılarımız farklı sonuçlar doğursun. Edebiyatın içtenliğini gölgeleyen fincancı katırlarını ürküterek bir yerlere varmaya çalışalım. Ah, bir de şu özel sayılar!.. Onlardan da şikayetçiyim. Birer 'abartı arşivi' çoğu. Tepeden tırnağa ısmarlama. Özgeçmiş bilgisinden gayrisine kuşkuyla bakmak gerekir. Çalakalem herkes özel sayıya konu olan kişiyi mutlu etme yarışına girmiştir sanki. Eksiğine gediğine toz kondurulmaz. Kişioğlu neden askıya alır ki gerçek düşüncelerini ? İşin garibi, bazen özel sayı isteğinin özel sayıya konu sanatçıdan gelmesidir ki bu ayıbın hesabı kolay kolay verilemez. Üstelik aynı kişiler başka dergilerde de sürdürürler özel sayı serüvenlerini. Allame-i cihan olsalar ne yazar? Oysa özel sayı isteği - 'gereklilik' doğrultusunda plan-program yapılarak - yazı kurulundan ya da yönetmenden gelmeli ve her zaman başvuru kaynağı olabilecek özellikler taşımalıdır. Yeri gelmişken burnundan kıl aldırmayan sanatçı tipinden de söz etmek istiyorum. İyi şairdir ya da yazardır. Orası su götürmez. Haklarında her zaman yığınla değerlendirmeler yapılır. Ancak kimileri öylesine sevgi yoksunu insanlardır ki empati duygularını harekete geçirmekte bayağı zorlanırlar. Taş çatlasa başkaları için iki çift etmek onlara zûl gelir. Kargadan başka kuş tanımazlar çünkü. Fena halde benmerkezcidirler. Zaten benmerkezcilik değil midir canımıza okuyan? Ben, ben de ben!.. Böyle biriyle bir imza günü tasarladığımız halde, imzaya birkaç gün kala "Affedersin, ben imza günümü tek başına yapacağım!" diye beni orta yerde bıraktığını anımsadıkça yaşam derslerimin bitmediğini düşünüyorum. Dost düşman da bilir ki 'etkinlik manyağı' biri değilimdir. Üç kez çağrılsam bir giderim çağrıldığım yere. Yılışık, yıvışık, kompleksli insanlardan her fırsatta uzak dururum. Ve asıl etkinliğin 'yazmak' olduğunu vurgularım sık sık. Yarışmalarda seçici kurul üyelerinin başına gelenler de bir alem! Açıkça yarışmacı tarafından telefonla rahatsız edilebildiğiniz gibi, gerek ima yoluyla , gerekse eş-dost kanalıyla olsun rahatsız edilmeniz işten bile değildir. Belleğimde kalan arsız seslerin bir dökümünü sunayım şimdi size: "Yanlış anlamayın, sizi yarışmanın sonucu için rahatsız etmiyorum. İlk üçte var mıyım, yok muyum; onu öğrenmek istemiştim sadece!" "Yahu, sen ol, ... olsun, hep tanıdık kişilersiniz! Yapın işte benim için bir şeyler!" "Bakın, ben filanca kurumun müdürüyüm. Nişanlım bu yarışmaya katılmış bulunmaktadır!" "Ben bu yarışmayı almalıyım!" Kimi de seçici kurulla sözleşmiş gibi bildiriler yayımlar sanal alemde, 'paylaşmak' kavramı çevresinde! Örnekler böylece sürer gider ve siz hayretler içinde kalırsınız. Tüm hayretiniz, bizzat kalem sahipleri tarafından ilişkilerin zedelendiği noktasında birleşir. Kusuruma bakmayın ne olur! Başıma gelenlerden sonra ben, şimdi kalkıp da her şeyin yolunda gittiğini söylesem, buna kim inanır? Kaldı ki bu satırların yazarının belli bir köşesi yok; yazdıklarına karşılık bir kuruş telif ücreti almıyor. Bazı kişilerin onu 'görüntü kirliliği yaratmak'la suçlamasına karşın sevgiyi, içtenliği, paylaşımı, dürüstlüğü başat kılmaya çalışıyor. Bendeniz asıl 'görüntü kirliliği'nin edebiyat dışı davranışlarda aranması gerektiğini işaret ediyorum. Balık baştan kokuyorsa vay halimize! Ne olursunuz, yüz yüze ilişkilerle belirleyelim artık edebiyatın geleceğini! Yoksa hiç yazmasak mı?.. Ne dersiniz?..
Aydan Yalçın istiridye'de göç istiridyelerden çıkıp, gemilere binen Şair Baki Ayhan T.'ye 1. dilim; zehr-i sütleğen bir sessizlik yemini sesim; kendini iğde ağacına asmış on sekizlik kız gibi el versem; bir volkan içime akar dil versem; döker kendini nar çiçekleri gidişinden ibaretse yokluğun unuttum gittin adlı bir geminin yosunlu ağzından öpüyorum seni 2. doya doya gülsün diye bir çocuk kırık çemberine takıyorum gül oyalarımı ve cebimdeki bütün huysuz beş taşları serpiyorum; kırışık alnına zamanın. illa ki karanlığı süpürmeli diyorum illa ki güneşin ışığını açmalı yelkensiz teknelere emanet etmemeli denizi 3. okyanus soyunur bir göçebe içimde yanlış bir gök taşımışım; ben yıllarca göğsümde sonbahara çarparım; akar gözlerimin yeşili kanatlarım yorgun; sis perdesi ardında gizli ölmüş uyanırım çarpık yüzlü sabaha vurulurum; av olurum ben kendi açlığımda bir istiridyeye girerim en beyaz yanımla...
Onur Aslan Gece Demi kokusunda gecenin yağdıkça kanadıma değdi sütliman günler aklın cehenneminde esrik zamanlara koşarken deniz ki/bir aşk gözüm(d)e ayalarından düşen boş bir an, yaktım şeritlerini sakat sapan duruşların kayıtsız nefretimin dumanıyla yazdım gizemli buğusunu; teni yüzümün gölgesinde bir aşk gibi gördüm bir yıldız kuyu diplerini kulaçlarken içindeyim gibi kaydım.
Tamer Özgür Yağcı Hayalin günler boyunca sende gezdim. uyumayamadım geceler boyu sende Ezildim. Hasretinde acılar içinde sevdim. Terk ettim, terk edildim sende sustum. Konuştum, haykırdım, ağladım. sende kavuştım sana.Bilinmeyen bir yerde, yıllar sonra seni görebilmek; gözlerinde seni duyabilmek güzel sesinde ve seni sevebilmek; hayalimin sönmeyen titrek hayalinde....
Ramazan Teknikel A.KADİR BULUT ŞİİR ÖDÜLÜ Yıl 1976, Anamur'un Kılıç köyüne er öğretmen olarak yeni atanmıştım. Birkaç parça bekar eşyamı dersliğin bitişiğindeki küçük odaya yerleştirmiş, dolaptaki defterlere, kitaplıktaki kitaplara göz atıyordum. Aralarında üzerinde "Anı Defteri" diye yazan çok sayfalı büyükçe bir defter takılmıştı gözüme. Hem de okulun demirbaş defterine kayıtlıydı. Anlaşılan bu deftere ilk anı yazan öğretmen bu defterin hep devam etmesini istiyordu. Sayfaları tek tek çevirdim. Bu birleştirilmiş beş sınıflı köy okulunda görev yapan öğretmenler birer anılarını yazmışlardı köyle, okulla ilgili. Her gelen öğretmen bir ya da iki yıl kalmışlardı. Sanırım on kadar anı vardı. Hepsini ilgiyle okumuştum. Bu küçük, şirin, mütevazi insanların yaşadığı köyde bir yıl görev yapmıştım. Ayrıldığımda anı defterine şu anıyı yazmıştım. Bugün bile unutamadığım şu anıyı: "Bu Maaş Sizin mi Öğretmen Bey?" Burası Kılıç, Anamur'un 35 km. kuzeyinde orman içerisinde küçük bir köy. 20 Hane ya var ya yok. Öğretmen olarak Kılıç'a yeni atandım. Okul, köyün alt tarafında. Birleştirilmiş beş sınıflı 20 öğrencisi olan eski yapı bir okul. Okulun hemen alt tarafında ise küçük bir dere geçiyor. İl haritasına baktım. bu derenin suyu 10 km. kadar ileride Akine'nin önünden geçen Dragon Çayı ile Akine'nin üst taraflarında birleşip, güneye doğru akıyor. Doğanın bu kadar güzel kokular saçtığını ilk defa bu köyde gördüm. Çam, köknar, harnup ağaçları arasında yer alan değişik bitkiler, çiçekler arasında bir saat kadar yürüyüp Çaltıbükü Köyü'nde, Boğuntu veya Sugözü köylerinden gelen cipe yetişilirse arabayla gidiliyor ilçeye. Yok yetişilemezse, Anamur'a kadar tabana kuvvet. Anamur'un yerleşim alanıyla deniz arasındaki 3-4 kilometrelik alanda tek bir ev yok. Baştanbaşa yerfıstığı ekimi yapılıyor. Anamur'lular ne kadar da sevecen ve içten insanlar. Maaşımı almak için Anamur'a gelmiştim. Anamur'da işlerimizi bitirip civar köylerdeki öğretmen arkadaşlarla o civara çalışan cipe binmiş köylerimize dönüyorduk. Kılıç Köyü yol ayırımında inip bir saat kadar yürümem gerekiyordu. Yarım saat kadar yürüdükten sonra yolun biraz altında yer alan köylülerin yaptığı çeşmeye indim. Su içip dinlendikten sonra yoluma ettim. Cebinden bir miktar para çıkardı: "Bu maaş sizin mi öğretmen bey? Dün şuradaki çeşmenin başında buldum. Köylülere sordum dün sizin Anamur'dan gelirken çeşmeye uğradığınızı görmüşler. Bu maaş öğretmenindir dediler" Elimi ceketimin iç cebine attım. Bir gün önce aldığım maaşım cebimde yoktu. Durdum kaldım bir an: "Evet, benim param. Maaşım cebimde yok. Çeşmenin başında düşürmüşüm demek ki. Hiç bakmamıştım cebime. Köyde alışveriş yapılacak bir yer olmayınca. Parayı düşürdüğümü yeni fark ettim" dedim. Aradığını bulmanın rahatlığıyla: "İyi iyi maaşın sahibini bulalım da. Arkadaşlar iyi tahmin etmişler maaşın sizin olduğunu." "Çok sağ olun" dedim. "Parayı bulup getirdiğin için sana ödül olarak biraz para vermeliyim, kuraldandır. Çok iyisiniz..." diyecek oldum. Kaşlarını çattı: "Hiç öyle şey olur mu öğretmen bey! Kim bulsa o verirdi. Sanki sen bulsan vermez miydin? Ama sen hele bir say. Emanetin hepsi tamam mı?" Saydım, tamamdı. "Tamam." Dedim. "O zaman haydi bana müsaade. Sürünün başında kimse yok." "Adınız neydi? Arada bir gel de çay içip sohbet edelim." Diyecek oldum: Uzaklaşmıştı bile. "Adım Durali. Yolum düşerse gelirim..." Koşar adım uzaklaştı." & & & Bu anıyı yazdığım yıldan tam otuz yıl sonra geçen yaz eşimle Anamur'a gittim. Hemen denizin kenarında olan öğretmenevine yerleştik. Öğretmenevi ilçe merkezine üç kilometre uzaktaydı. İkinci gün ilçe merkezine indim. Otuz yıl sonra aklımda kaldığınca o yıllarda uğradığım, Kılıçlılarında alışveriş yaptığım birkaç dükkana uğradım. Köylüleri, öğrencilerimi sordum. Hemen hepsinin ismi çok az yanılmayla aklımdaydı. Zaten topu topu yirmi kadar öğrenciydi. Ertesi gün, Anamur'a geldiğimi duyan bir öğrencim jipiyle öğretmenevine geldi. Yedi sekiz yaşlarındayken anımsadığım 70'li yıllardaki o küçük çocuk şimdi kırkına merdiven dayamıştı. Aldı bizi köye götürdü. Çam ağaçlarının arasından hep keskin virajlarla dolu olan yol hemen hemen aynıydı. Sadece değişen yolun hemen kenarında bir yerlere büyük bir alabalık çiftliği kurulmasıydı. & & & Buraya kadar niye yazdım. Kılıç'a dört beş kilometre kala Çaltıbükü Köyü'ne geldiğimizde hemen aşağılardan Dragon Çayı geçiyordu. Çayın hemen altında da Akine Köyü. Yani şair A. Kadir Bulut'un doğduğu, çocukluğunun geçtiği Akine. Yine ben Kılıç'da iken Türk Dili Der-gisi'nde yayımlanan, yine Akine'yi, bu yöreleri anlatan Bulut'un Kalemözü şiiri geldi aklıma. O an sadece şunu düşündüm. Aslında bu yazıyı yazmama vesile olan da bu: Yaşadığı yıllarda iyi şiirler yazan, adından hep söz edilen, şiirimizde iyi bir yeri olan A. Kadir Bulut, ölümünden sonra neredeyse unutulmuştu. Gelelim ANDIZ'a. Andız o yörelerde, Silifke'de çıkan bir dergi. Bir kadirbilirlik örneği vere-rek 7. sayısını da A. Kadir Bulut özel sayısı olarak çıkardı. Yılda bir düzenlenecek bir A. Ka-dir Bulut Şiir Ödülü'nü de üstlenemez mi acaba? Bir çok şair adına ödüller veriliyor her yıl. Oysa böyle bir ödül ne de çok yakışırdı o koca şaire. Anamur'un bir edebiyat -sanat dergisi, şiirimizde yer alan şairleri var mı bilmiyorum. Bir şair adına ödülleri kim düzenler. Ya ailesi, ya yakın dostları, ya sanat dünyası, ya da o yöredeki yayın organları. Ya da ANDIZ. O koca şair, o dağ yeli, Yörük kilimi bir köşede sahipsiz duruyor sanki… Ben bu düşüncelerle Dragon çayına bakarken hemen yanımızda duran jipin camına iki küçük serçe konuyor. Kimbilir…
Xosrov Barışan [Solh Konende] QONAMLIQ Birde iki görmüşmüsünüz!? Qebirde yaşam, Durduda ölüm! Ho..y; Sökün tolazlayın Bu dirileri menden, Söke bilseniz eyer. Bir ölüme gerekli; Her şey yerin tapacaq, Arxayınam. Yadaki; Söküm tolazlayım Bu leşleri tenden Bir yaşama gerekli; Her şey Yerin tapacak mı Göresen!? Ancak; Hansısı olursa, olsun Gerek qalmaz o birine Amma; Ne olsa da; Men yalnız Cemdek quylamaqdayam, Hele de; Nefeslilerin Berelen gözlerinde! Not: Durdu: Gündelik hayat Hoy: Çağrı sözcüğü, "hey" gibi, ama olumsuz anlamda. Tolazlamaq: Bir şeyi kızarak fırlatmak. Tapmaq: Bulmak Arxayın: Emin, destek, arka anlamında Cemdek: Cansız beden Berelmeq: Baskı sonucu gözlerin dışarı çıkması http://barisan.blogcu.com ZİNDAN SEBEBİ Tüstü dolu bu şeherde Dub-duru, Batmamış Bir mavi göy Tapsam eyer, Senin üçün uçurdaram Qefesdeki Ağ qanadlı göyerçini Not: Tüstü: Tütsü, duman Batmamış: Kirlenmemiş Tapmaq: Bulmak Göy: Gök
aziz kemal hızıroğlu geldim sana geldim sana ve kaldım bir şölen gibi toprağına yayılan çiçeği seçtim bahardan doğma selama durmuş tepelerde nahif istanbul şehri geldim sana ve kaldım bir çocuk gibi seni seviyorum demeyi seçtim çığlıktan doğma sözcüklere sıkışmış ıssız bir hacıhüsrev prensi geldim sana ve kaldım bir yarın gibi umuda susamayı seçtim telveden doğma üç vakte beş fal sığdırmış boşnak mangal külleri geldim sana ve kaldım bir eşik gibi rüzgarlı avluyu soymayı seçtim anadan doğma taraf tutan tanrıya başkaldırmış anarşist bir sevgili
Atila Er KAMBUR BAKİRE kamburu çıkmış bakireyim bu alemde yaşamın tadını unutmuş dudaklarım, yalnızım yalnızlığım koca bir deya, zerrecikler off nasıl da boğuyor yalımlara düşmüş yanımı sarhoşum. belki de ondandır sabrımın telaşı göğüs kafesim öylesine sıkışıyor ki varlığında biliyorum "nasıl bir aşk bu böyle" diyeceksin işte öyle sevgili; varlığın, yokluğun, buz- zul aynasıdır aslında. gideceksin, gideceksin ya... geceye vuracağım yalnızlığımı, sus, konuşma konuştukça kayboluyor sözcükler usul usul yalnızca bak, gülümse yaşama, öylesin çünkü gülüşü yüreğimi yakan tutsak/yasak bir fırtına 21 Ekim 2007 Bornova
Nice Damar KIZILDERİLİ ŞİİRİ / ÜÇ DOSTÇA UYARIDAN İKİNCİSİ y uzağa gitti uzağa gitti a a l n a a y b i uzağa gitti uzağa gitti e l t i s r e d y i uzağa gitti uzağa gitti d i p a b b i u uzağa gitti uzağa gitti z ç i l m a l r e ı ( bu kadın demek istiyorum) o Türkçesi: Nice Damar
tan doğan kısır doğuramaz şeytan gecenin yüzü kör aynada sır ah teyzem de böyle; on kez gebe oldu düşürdü on kez - 'hayat' aklına t/uzak şimdi bunun'çin yemedim -yemem adı geçen kelimenin yalan yemeğini can çekişerek ölecek tanrı gündüzün de ömrü kör kuyuda gayr
Perihan Baykal Sezgiyle Aklın Soylu Birlikteliği: DAĞLARCA Öldüğünü öğrendiğimde, ne o ne bu, yıllar öncesinden bir dize, dize de değil bir ünleme, bir tamtam takırtısı, takıldı kaldı aklıma-dilime gün boyu: HAPİTİKİ HABİTAKÜ TAKÜ. Rengi hem kuzgun siyahı, hem gökkuşağının bütün tonlarını yansıtan. Dağlarca benim Nazım'dan da önceki şairlerimdendir. Belki ilk. On dört yaşındaydım onun 'Fransa Afrikası' adlı şiirini bir antolojide görüp "şiir defteri"me geçirdiğimde. Aynı anda deli bir ıslık, nefret edilen birinin yüzüne atılan tokat, sevilene de "tut elimi kanatlanalım" sözü olan, hepsini aynı anda söyleyen, fışkın gibi bir te-ker-le-me: Hapitiki Habitakü Takü. Paris kaldırımlarında, Sorbon'un karşısındaki o büyük yolda yürürken Paris'i değil Afrika'yı anlatıyordu Dağlarca. Ben Dağlarca'yı Fransa'nın değil Afrika'sının yanında durup ona gönül indiren bu şiiriyle sevdim desem yeri. İşte birkaç gündür onunla, onun sözüyle, közüyle, şiiriyle halvet halindeyim. Dergilerden, ordan burdan, hakkında yazılanları, söyleşilerini tarıyor; çok içerlerden bir yerlerden kopup gelen o aşkın diliyle -ilk yazdıklarından bugüne hiç eskimemiş, o hep taptaze ve özgün dil!-- söylediklerini okuyorum. "Suçu büyüktü Asu'nun göklerecek Taş atmıştı güneşe doğru Bilinmeyen türküsünde Bilinmeyen ağzından (Asu, Dağlarca) Asu kimdir, kimdir Asu? Ya Dağlarca, bir şaman kocası değildir de, nedir? Zamanı dev cüssesinde hapsetmiş; direnmeden hep bir akmış, bir olmuş doğayla, ermiş sırrına şiirin bir şair! Bir çocuk kadar ümmi, yüz yaşında bir derviş kadar ihtiyar! Boy boylayan, soy soylayan. Dağlar taşlar onunla dil bulmuş gibidir. Şiiri de anlık bir esinle yazılmış gibi. Zaten kolay yazdığını söyler, kendi de. "Ozanlarım En çok sevdiğim dört ozan vardır Dağ ozan Ağaç ozan Yıldız ozan Su ozan" (Haydi, Dağlarca) Derindir; su kadar, toprak kadar, ağaç kadar, gök kadar derin. Yeryüzünün o ilk dilini, o birliği, o gönenci, o ışıl ışıl devri taşı arar gibidir. Ama diğer yandan, yaşadığı günün-devrin kaçağı da olmamıştır Dağlarca. "Güncel yazılmaz!" diye fetva verenlere, şiiri dar alanlara-kapalı alanlara sürenlere inat, yaşadığı-duyduğu, gördüğü-gözlediği her şeyi yazmıştır. Vietnam Savaşı'ndan Kubilay olayına, Hiroşima'dan "dolar biriktiren çocuk"a yazmadığı konu kalmamıştır nerdeyse. Sivaslı Karınca'yı da konu etmiştir şiirine, dünyanın kardeş halklarını da. Onca taş gibi somut olay, nasıl bunca soyuta dönüşmüş, şaşarsınız. Eh, şairlik de marifet ehli olmak değil midir? Onun fırınında kaba un, has ekmeğe dönüşüp çıkar. Eli böğründe hep kendini dinleyenlerden değil, "yeryüzünün neresi ağrırsa benim de bir yerim ağrır" diyen şairlerdendir o; hani şu, günümüzde soyu giderek azalanlardan. "Tanrı isen Al benim dişlerimi ona ver, Amerikalıya Timsah adımı da" (Vietnam Savaşımız, Dağlarca) En genç şairlerimizdendi yaşarken, şiiri hiç yaşlanmadı, zaman bedeninde izler bıraksa da. Baktım da ne çok şey denemiş, ne çok şey yazmış! Aynı harfle farklı şiirler oluşturmaya dayanan deneysel çalışmalardan destanlara; yeryüzü, insanlık ve kardeşlik türkülerinden çocuk şiirlerine, soyuttan somuta ne çok! Hep şiirde kalmış ama, yalnızca şiir yazmış; şiirin o sınırsız sınırlarından bir adım öteye geçmemiş. "Bütün evlerde uyurken, bütün evler dışında"; hem "yurt içinde", hem "devlet sınırları dışında" olmuş. Dağlarca bu, olur mu olur! "Bir bayrak gibi gökyüzündeyim işte Daha daha… Gökyüzünün dışındayım" (Horoz'dan) Onun Atatürk şiirleri, baktım da, sarı saçlardan-mavi gözlerden bahsetmiyordu. Orada bile samimiydi, orada bile dili kalıba girmez bir rüzgâr! "Sen üstün değilsin Atatürk, gerçeksin" diyecek kadar. Dedim ya, o benim ilk şairim! İlkokulda, 1O Kasım'lardan bir 10 Kasım'da, küçük bir öğretmen ve öğrenci kalabalığının önünde, ağzım mikrofona, gözlerim tavana baka baka Mustafa Kemal'in Kağnısı'nı okuduğum günü hatırlıyorum. Şu "-ceden" redifini uzata uzata, o güzelim redifi uzatırken; bir bozkır rüzgârı gibi; kendi gözlerimi bile doldura doldura. Başkaydı… O başkaydı. Hâlâ okunur mu bu şiir 10 Kasım'larda? "Kocabaş yığıldı çamura, Büyüdü gözleri büyüdü, yürek kadar, Örtüldü gözleri örtüldü hep, Kalır mı Mustafa Kemal'in kağnısı bacım, Kocabaş'ın yerine koştu kendini Elifçik, Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden." (Mustafa Kemal'in Kağnısı, Dağlarca) Şiirlerin alındığı kaynak kitap: Dört Kanatlı Kuş, Fazıl Hüsnü Dağlarca, YKY, Temmuz 2007
Osmaniye Özgür GECELER bir yıldız gecesinde unuttuğum şarkı kıyı kıyı topluyor yürek döküntülerimi ıslak yolların büklümünde göğün altında çırılçıplak açılan mahşer, dalga bulut toplanan vefasız anılar.. öyleyse musa peygamberin olmalı işittiğim mezamir şu mavi anadan doğma ölümü unutturan erkek karanlıktan geçen gemilercesine... ANILAR yapraklar; sumak ağacının güzü o fotoğraflar, bu mektuplar mücadele duygusuyla öpüşen yüzlerce kavram. sıyırsın kollarını hayat mızıldananları biliyorum şimdiden hariçten gazel okuyan rüzgar ah, yılların bahara değdiği gün!
Mehmet Oktan SÖZÜNDE fikirlerin seçildiği cümleden uzayan rotasını izledi engin dalgaları aştı, ufukta göründü yelkeni ilerledi adım adım batsa da adadı kendini son sözlerin dansıyla çattı dünyaya birleştirerek kırık kelimeleri
Mehtap Mutlu İKİ TANRI Bulutların seyrinden geliyorum Aç ellerini kır çiçeklerine Dola dudaklarını boynuma Kıvrıla kıvrıla gülümsesin balık ağzın ... Suratıma Suratıma Ellerini yüzümde uyut Sonra kibirlen yüreğindeki coşkuna Uzaklardan geldim bu enginliğin kıyılarına bu piyano bu müzik bu çok bilmiş sürrealist ressam salvador dali... Ellerimi çizmiş yadsıdığım tablosuna ... Sesime çığlık ol Uyandır Gülümsesin şakakların ellerimin arasında Yüzümüz bir tanrı büyüklüğünce coşsun Dağ, taş, ova... Gideceğimiz bir yerimiz olsun Uzaklaştıkça yakınlaşıyor dereler... Bir şarkı tut Hayır bir türkü Olmadı biz söyleriz karşılıklı 'Gülüm seni alır dağa kaçarım Yüce dağ başında çadır açarım Kahve bulamazsam kenger içerim Nasıl olsa gülüm seni beslerim...' Fazlaca diyeceklerimi tükettim şimdi Bulutların seyrinden geliyorum Aç ellerini kır çiçeklerine Dola dudaklarını boynuma Kıvrıla kıvrıla gülümsesin balık ağzın 02.10.08
Ferruh Alışır YOLDA Acısı alınmış hayatlar içindir yol Yollar dolusu çılgınlıklar Uçsuz ötesiz hayat ne boşsun! Önsüz ve sonsuz bir kar altında Yalnızlığımı aradım Kanımı donduran kar Islanmış idrarımda gizli kokun Sıcak nefesler kokan kadınlar Çocukluğuma küskün fakirler Kırmızı ve mor etler gibi donan parmaklar Bir kap su gibi kalıyorum Acıma sürtünüyor damlalar Çiğ ve soğuk 17.11.07 Kars
Nefise Karataş EVİN OKÇUOĞLU İLE SÖYLEŞİ (Şair-Yazar) (Öykü ve edebiyata işlenen felsefe üzerine) Şiirlerinde, imge yerleşimi haricinde insana yön veren bir amacının da olduğunu hesap ederek felsefenin tınısını çoğunlukla dizelerinde görürüz onun. Kelimeler birbiri ardına sürüklenerek müthiş bir doyum sağlar okura. Bitiminde ise okura mutlaka düşünme alanı açar. Onun birikimi tek yönlü de değildir. Edebiyatımıza sağladığı önemli bir alanı da öykücülüğü üzerinedir. Güzellikten yana kavranacak bir dünyanın bilincinin çocukluktan başladığını bilen bir tutumla, masal kitapları da yazarak edebiyatımıza katkısını koymuştur. İnsanlığa ve özellikle çocuklara bıraktığı saygın kitaplar için aramızda bulunan bir şair-yazar olarak sevimli yüzünün karşısında kirlenmemiş duruşuyla, şiirin yanı sıra öykücülüğünü ön plana çıkaran sorularımı yönelterek, sohbetimizin de bu derinlikte devam edeceğine inancımla söyleşimize başlıyoruz. Nefise Karataş Günümüzde zaman kısıtlaması ile edebiyattan soyutlanmamak için öykü okumanın önemi yeterince kavrandı. Bunun üzerine ise öykü yazarlarıyla birlikte öykü yarışmalarının çoğaldığını izliyoruz.Öyküye olan ilginin artmasını nasıl buluyorsunuz? Evin Okçuoğlu Yıllar önce Cevat Geray, bir konuşmasında küreselleşme konusunda yorumlarını anlatırken şöyle demişti. "Tüpten çıkan macunu geri itemezsiniz. Macun tüpten çıkmıştır." Şimdi sonuçlar üzerinden konuşuyoruz.Günümüzde insanların zamanları az, ön kabulünden yola çıkarak öyküye duyulan ilginin artmışlığından söz ediyoruz. Okurun da yazarın da demek ki uzun zamanı yok. Ben gerçekten tarihin çok hızlı aktığını düşünüyorum.Yüzyıllar içinde olabilecek değişimleri, bir çırpıda yaşıyoruz. Ama asıl önemlisi biz birbirimizi doğumdan ölüme süreçlerimizle huyumuz suyumuzla tanıma olanağından yoksunuz artık. Romanda olan budur. Karakterleri baştan sona izleriz. Değişim dönüşüm ve çatışkılarına tanıklığımız ayrıntılıdır. Yazarın belirlediği belli bir zaman vardır ve doğrusal olarak akar. Oysa şimdi insanlar öyle uzun boylu birliktelikler yaşamıyor. Okul arkadaşlıkları mazi olunca iş arkadaşlıkları ve eş ya da eşler girip çıkıyor hayatlarımıza. Onların parça parça anıları bir yamalı bohça gibi izler bırakıyor zihinlerimizde. İşte bu tam da öykülük bir şey... öncesi sonrası bilinmeyen arkadaşların dostların ya da düşmanların bizde bıraktıkları... Üstelik öyle akıldışı ve insanlığın kabul edemeyeceği acımasızlıkta olaylara tanığız ki, bunu uzun uzun değil tokat çarpar gibi, kırbaç şaklaması gibi vermek istiyor insan. Okuru irkiltmek istiyor. Çünkü can havli zamanı artık. Gözlemlerimiz ve empatilerimiz de var tabii. Öykücülüğümüz geliştikçe, tek bir gerçekliği işlemekten vaz geçip, bizde iz bırakmış değişik olayları, görüntüleri, farklı yer ve zamanlarda edindiklerimizi farklı bir bütünün içinde toplamaya doğru evrilme oluyor. Daha kolay anlatmak için yamalı bohça diyorum. Ama öyle uyumlu birleşir ki o küçük kumaş parçaları, renkleri ile şekilleri ile bir bütünü oluştururlar. Ve ille de o kumaş parçaları bizim eski giysimizden kesilmemiştir. O kumaş parçacıkları tıpkı yazarın gözlemleri veya yaşamındaki anları gibidir. Ama bütünün içinde yok olmuştur. Peçvörk diye de adlandırılan bu dikiş sanatındaki gibidir yazarın da yaptığı bence. Yani ben öyle yapmaya başladım. Yaşamadıklarımı da yazabilirim böylece. Örneğin hiç her yanımı morartan bir eşim olmadı ama "Morluk" adlı öykümde bedenindeki morlukla konuşan bir kadın var. Hiç morluk demeden anlatıyor. Nefiseciğim ne çok şeyim varmış diyeceğim. İyi ki sormuşsun. Korkarım, her sorunun yanıtı bir düşünce yazısı gibi gidecek böyle... Zamanı az olan okurlardan özür dilerim şimdiden... 2- Öyküde boşluklar olması ve sonlamaların yarım bırakılması kalıcılık adına edebiyat çevrelerinde tartışılır bir durum. Kafka ve Çehov bu konuda örnek gösteriliyor. Bu bakış açılarına karşı sizin düşünceleriniz nelerdir? Öyküde boşluk sözünü evirip çevirip anlamsızlık ve gizemciliğe dönüştüren postmodern yaklaşıma karşıyım elbette. Öykü ile roman arasındaki farkları bilmek gerek. Bunu şöyle örnekleyelim okuduğum bir yazıdan aklımda kalmış bir örnek ama içselleştirip kendi sözcüklerimle aktarıyorum, o nedenle de tırnak içine almayalım. Romanda bir ailenin içine girer, onunla birlikte yiyip içer yaşarsınız. Öyküde ise evin önünden geçerken açık bir pencereden içeri bakarız. O ailenin kişilerini doğumundan beri tanımayız ama sözlerinden, tepkilerinden, hallerinden fikir ediniriz. O nedenle de öykülerin her sözü bir anlam taşır. Fazlalıklara yer yoktur. Yani bir vazodan söz edilmişse tasvir sırasında, ilerde o vazo ya kırılır ya da birinin kafasına fırlatılır. Çehov bunu çok güzel başarmış bir dünya yazarı bence. Onu çok seviyorum. Sait Faik'i de... 3- Öyküyü yazarken gerçeklikle kurgu arasında bir taşırma durumunuz mevcut mu? Hayalleri ve gerçeği denklemenin ustalıklı yönleri nelerdir? Gerçeklikle kurgu arasında yukarıda değindiğim durum geçerli. Yani şu peçvörk dediğim olayda kumaşların hepsi gerçektir. Ama kimisini sizin giysinizden kesmişler kimisini başkalarının... Önemli olan yakıştırmak, kesilen parçanın geometrik şekli ile diğerlerininkini bağdaştırmak. Bu kurgudur. Hayalleri de yazarız tabii ki ama onlar da bir temelden beslenen insana ait şeyler. Acıkmasak ekmek hayal etmeyiz. Savaşmasak barış hayal etmeyiz. Kökü gerçeğe oturan hayallerimiz vardır. 4- Şiir ile felsefe arasındaki bağıntıyı nasıl buluyorsunuz? Yine bunun üzerinde karşıtlık, bileşim gibi farklı düşüncelerle söylemlerde bulunulabiliyor. Özellikle şiirlerinizde düşünce duyurumlu bir temel tespit ettiğim için bu konuda neler söylemek istersiniz? Şiirde gelişimimi sürdürüyorum. Felsefe hep ilgilendiğim bir konu oldu. Keşke daha akademik bilgilenseydim. Ben şöyle düşünüyorum. İnsanın söyleyecek bir şeyi varsa yazar. Yazdığını kendisi için değil, okuyacak üçüncü şahıslar için yazar. Toplumsal bir yönü var yazma işinin. Kağıt kalemle baş başa başlayan bir serüven kitap raflarına gidiyor. Elden ele okunan dinlenen bir ürün oluyor. Şairlerin şimdi felsefe yapayım şu şiirde diye masaya oturduğunu sanmıyorum. Ama şairin yazdıklarını okurken okurlar, bir felsefeye vardıran derin düşünmelere yönelebilir. Eski bir şiirim var. Pek fazla dikkat çekmedi. BİR Nasıl olmalı Bir. Nerde durmalı Birlik. Ne zaman gelmeli Bir araya. Niçin susmalı Birden Ne yapmalı Bir anda. ????? Aslında soru sormakla başlıyor fesefe sanırım. Ben de soruyorum işte... FELSEFE kuş uçar konacak yeşil dalı var çocuk sakin uyur tabak çanak sesleri ninni adam işe gider asık yüzlü kadın siler süpürür, seviyor belli düşünürüm nasıl mutlu ve sakin doğa neden asar yüzünü adam kadın neden sever neden bana öyle görünürler? 5- Yazarlık yönünüzde bulunduğu için İstanbul'da yaşayan bir aydın olarak kurumsallaşan yazın örgütleri hakkında düşünceleriniz nelerdir? PEN Yazarlar, Yazarlar Sendikası.. vs.. Ne kadar samimiler? Kitaplarla rüştünü ispat etme anlamında yedi çocuk edebiyatı ürünüm var. Şirilerim ve büyükler için öykülerim dışında düşünce yazılarım da var. Yazmak için önce temiz bir dil önemli. Sonra da insanlara ulaşacak temiz kalmış bir kanal. Dergi ve yayınevlerini bu anlamda değerlendiriyorum. Sendikaların temel işlevi üyelerinin haklarını korumak. Bunun ötesinde yazarların toplandığı sendikalarda bunu aşan bir özellik de olmalı. Günümüzde bunu en hafif deyimiyle pek yeterli bulmuyorum diyeyim. Konu hakkında çok yazılıp çizildi. Sözü uzatmak istemiyorum. Son dönemde TYS'de olan bitenleri de düşünecek olursak, hiçbir şey yapmamak için yer işgal edişlerin arasında bulunmak istemedim. O nedenle de sadece ÇGYD'ye üye olmak için baş vurdum. (Çocuk ve Gençlik Yazarları Derneği) 6- Bize vakit ayırdığınız için teşekkür eder saygılarımı sunarım. Ben teşekkür ederim. Nefise. Yaptığın söyleşileri ilgiyle okumaya devam edeceğim.
Necdet Tezcan DERİN Buzlu saçaklarından sarkan ıslak yalanlar Armudun sapını çizer ak toprağa tan Sonra sonra yeşerecekti ayrılığın alazı İşte dalında sararan sondan başa ilk zan Yürürüm yağarsın üşürler on bin başı dur Saklayın beni bir ağaç kovuğuna ya da bir ine İşte iniyorum dağlardan düze suyun seliyle Bir çengi köyünden son bolu beyine İçimi dışıma dışımı içime giy/ince Yeniyetme bir bulut kimliğime cep "Az"ın orda yazın orda marketleri ay/azın yazması gül dibine sözlenir Devleti derin, milleti serin ısırgan
Yüksel Andız Zamanın Kalbi H.Ş. Çok fazla önemli değil Yaşayıp yaşamamak Hüseyin Şenli Geldim Halime'yle mezarına On altı yıl sonra Endişelendiğin kadar varmış Uzun kaldım içerde Sarp bir yamaçta mezarın Saçlarına benzeyen kumral toprağın Denize kuş bakışı sevindim Başucunda bir çam ağacı var Hafif eğri boyunlu köylü Beslediğin dağ köylülerinden. Kırmızı bir gül bıraktım eline Kısa tuttun yaşamı Hüseyin Şenli Oysa rakı içecektik yenidünyaya Hüzün oldun gittin Alanya'dan Dile dökmüştün bunu notunda; Kaydı zaman ayağımın altından! Yapmayı düşündüğüm şeyler Önem kazandı iyice! Gün güne Değişiyor tırna! Para etti Değersizleşti toprak. Parayı aldın mı? Bana yazma. Ağlıyorum anımsayınca Dostları. Gözlerinden öperim. H.Ş.
Veli Düdükçü ZEYL VII çadırlarda; okunmaz, ağır bir işarettir katre... göçen kafileler heceler onu yalnız gizlice... VIII çirkin nakışlı bir küfürdür her duvak, kız veren evlerin yakınında hep uzun bir boşluk dolanacak 19'aralık'08 Lefkoşa...
Ahmet Uysal MASAL bu gece son masalı da söyle, vakit var sabaha; kızıl dudağından içir, bin bir gecenin balını, her anımı bin yıl uzat! kırık ezgimde gizlidir; aşkın yakıcı soluğu; bana kırmızı bir gül at, ıssızlık yolundan geçir beşikteki çocuğunu. bindallı dağ eteği mi, önüme serdiğin ülke, belki tanrı zeus söyler, esrikken, benim dilimle seni bende sevdiğini. masala bürünür gerçek hayalleri söylerken de, benden başka kim içecek bu ölümcül zehri, haydi sun kadehleri üst üste ülkemsin dediğim büyü yüzyılın büyük masalı en gizemli yalnızlığım, dağ ve kadın karışımı ana/tanrıça toprağım. NAĞIL Bu gece son nağılı da Söyle, vaxt var sabaha; Qızılı dodağından içir, Min-bir gecenin balını, Her anımı min il uzat! Qırıq terzimde gizlidir; Eşqin yaxıcı nefesi; Mene qırmızı bir gül at, Kimsesizlik yolundan keçir Beşikdeki körpeni. Min budaqlı dağ eteyimi Önüme serdiyin ölke? Belqe Tanrı Zeus söyler, Serxoş iken, menim dilimle Seni mende sevdiyini. Nağıla bürünür gerçek Xeyalları söylerken de, Menden başqa kim içecek Bu ölümcül zeheri,haydı Ver qedehleri üst-üste. Ölkemsen, dediyim sehr, Yüzilliyin böyük nağılı, En sirli yalnızlığım; Dağ ve qadın qarışığı Ana/tanrıçe torpağım. Not: Çeviri / Elnur Haciyev
Selah Özakın UCUZUNDAN BİR ROMANTİZM YAŞAMAK Ucuzundan bir romantizm yaşamak, Harem'den arabalı vapura ayak bastığınızda başlar. Harem iskelesi çok canlıdır pazar sabahları. Havanın nasıl olduğu bile önemsizdir. Güz serinliği ürpertse de, ya da yapışkan yağmuru yağıyor olsa da sonbaharın, eğer vapura attıysanız kapağı, içinizi bir sıcaklık, bir coşku kaplar. Yüzünüzü esen soğuk rüzgara dönüp meydan okursunuz yaşamakta olduklarınıza. Arabalı vapur yolcularının yaşadığı güzel şeyler yoktur da hiç, ondan böyle bir genelleme uygundur. Yani yaşananların tümüne meydan okumak... Servet bir matbaa işçisiydi. Ağabeylerinden biri şehitti. Diğeri, çatışmada öldürülmüş bir terörist. İkisinin de cenaze törenine katılamamıştı. Çünkü gündüz vardiyasındaydı o hafta. Hangisi için izin isteyeceğini bilemediğinden... Söyleyememişti ustabaşına. Nasıl ağlamıştı yemek arasında! Tuvalete gidip orada ağlamıştı. Annesiyle babasını, şehit olan ağabeyinin gömme törenine götürmüşlerdi ağabeyinin bölüğündekiler. Bir bayrak ve bir madalya vermişlerdi onlara. Ardından diğer ağabeyinin arkadaşları gelmişler, onlara yazdığı bir mektup bırakmışlardı aynalı dolabın etajerine. Servet okumuştu mektubu annesiyle babasına. Onlar okumayı bilmezlerdi ki. Çok zor olmuştu ikisinin de ölmüş olduğunu anlatması onlara. Önce babası anladı. Sonra da annesi. Yaşama sevinçlerini yok etmişti oğullarının ölüm nedenini anlamaları. Sanki sonsuza kadar sürecek bir ağıt egemen olmuştu ikisine de. Artık Servet'i görmüyorlardı. Yaşayan için değil, ölenler içindi onlar artık. Hızla koşuyorlardı ölüme onlar da. Ellisinde bile olmayan bu insanların üstüne ölüm çöreklenmişti. Ölüm ve umutsuzluk. İçinde çığlık çığlığa yaşama sevinci yeşeren Servet, utanç duyuyordu zapt edemediği yaşama tutkusundan. Yaşamınızda böyle çalkantılar çoksa eğer, çabuk yaşlanırsınız. Beden olarak değil! Duygularınız yaşlanır. Beklentileriniz azalır. Martı sesleri yaşama bağlamaz sizi. Hatta ölüm çağrısı gibi gelir size. Sağındaki sevgililere baktı Servet. Gülümsedi. Müthiş sıcaktı gülümsemesi. Sonra sırtını denize dönüp içeridekilere baktı. Bir anne bebesini emziriyordu. Martıları anlatıyordu bir baba oğluna bildiği kadarıyla. Bir kız, asker giysili sevgilisini dudaklarından öpüyordu. Servet... kendini Marmara'nın karanlık sularına bırakırken çok romantik gülüyordu.
Müslüm Danaoğlu Sözün Arifesi Gülün gözyaşı dua Yağmur çalıyor gökten bülbül Salınır şiir dilinde Kalemin günahına girmeye gör Aşk tanrıdan ceza Aldanıyor her taze gönül Topal saat zamanla doyurur karnını Yelkovan sağır, akrep kör Sazın heybeti mızraba Sen onu yürek teline vur Kutsal bil her yalnızlığı Söz arifesinde dur
Mehmet Rayman DÜZGÜN ördüğü duvardan tanıdım düzgün adamı. tuttum ellerini gördüm öbür tarafı. hep sarıda kaldı aklım bir fotoğrafımı çekin şu çiğdemin yanında. düşen yaprağın sökülen düğmenin yalnızı gölgemizde anımsayın aşkı kırılmış dalın duruşu hep yakındır bana rüzgarla kumun dansı artık dingin sularda
Semra Kocabaş Ölüm, Elin, Gülüm... Ölüm dediğimiz; yaşamaktan ibaret Bir adım öncemiz, bir adım sonramız Varlığımız; karanlık bir yoldan aktığımız Adı dünya, adı hayat, adı yok... Hiçiz, yok-uz; Azdan çok-uz Çoğalan varlıklarımızın beden(ten)de Bahçesi olmuş, ağaçlarına kurulu salıncak Büyü(tül)sün diye yüreklerimiz; Avuç avuç, gözlerimiz toprak... Ölüm, elin, gülüm; Ellerinde olsun ölümüm gülüm. Yaslanır vuslata, ağıt yakar dilim, Bir bir diz çökmüş kemiklerim... Ayrılık deme, sensizlik sonum gibidir Ölüm deme, ölüm, elin gülüm Sen varsan her iki cihan da Bayram yerimdir... ALAZ 26.11.2008/ BOLU "Öykünürken bir dosta yürek, acısını çıkarır şiirsizliğin.Başlar cümlelerine kına yakmaya, Arife günü kokusunda sessizliğinin. Ölümü bekletirken randevu yerinde, ağaç olmuş kollarına salıncak kurmayı öğretir bana deli / serseriliğim..." ..
Sima Ennağı ALLEQORİYA Üreyimde gizletdiyim sirrimi Açdım coşqun küleye, Külek uçdu uzaqlara, Sirrimi özüyle apardı. Rahat nefes aldım, Külekten etibarlı dost yoxtur, düşündüm Seher eşitdim ağacların pıçıltısını- Yarpaqlar tenbel tenbel terpeşerek, Sirrimi dedi-qodu edirler. Ah, vefasız külek... Sen de mi üzüdönük çıxdın? Neden sirrimi agah etdin ağaclara... Neden... HEYATI ÖYRENEK Heyata atılanda, Yaman niqbin oluruq; Deyişken, neşeli, şirin arzular İçimizde tüğyan edir Fırtınalar tek Uca-uca dağları, Keçilmez deryaları, Eminik ki feth edecik, Ram edecik, Sonra da qatlayıb qoyacıq dizi üste. Feqat heyat Aydın yolu dolaşdırır, Qarışdırır, Gizli-sirli labirinte çevirir, Bizimle amansızcasına mezelenir, Arzumuzu elimizden alır, Qanaya-qanaya ürekden qoparır... Ne edek, Ümidi kesek, heyatdan küsek, Teslim olaq uğursuzluğa? Yox. Bes ne edek? Gülerek-ağlayaraq, Heyatı öyrenek, Yaşamağı öyrenek...
A.Uğur Olgar PEMBE DE SOLAR aynı dergiye baş koyduk, yıllarca yağmur sağdık memelerinden anaç bulutların yere düşmeden daha, dolu'ştu üzüncün seli sunakta yüzen umutların rengi kırmızı kıyıların hepsi neft köpüklü bu şiirde biraz hazar bu akşam, azar azar yazar kavuşma söylemlerini, nedense geri gider bütün gemileri rüzgarlı şehrin peki, bir goncanın diliyle mi konuşsak güle durma sürecini yaşasak en azından pembe de solar, çingeneden şekere ölsek mi tadımızı bırakarak.. kökü bizde nasıl olsa ıpıslak hayatın
Uluer Aydoğdu Bütün olmak imkansız beni organlarım mahvetti her biri ayrı bir bütün olan onlara uydum ne yapayım onların mağlubuyum. Bütünü aramaya girişmemeli Doğrularım olmazsa olmazım sen her şey eriyor göndere çektiğim dalgalanıp duruyorum hayatın gönderinde beden bozulgan kalp kırılgan zaman akışkan bağırıyor biliyor musunuz her bir yanım kolum, kanadım kalbi olan her şey ağlar ağrıyıp duran kalbim neyse, ne kadarsa zihnim onun bilincime kakaladığı dünyayı gören gözlerim aldığı her nefeste içine çekip kainatı sonra geri veren ciğerlerim güllerin büyük patlamasını işiten kulaklarım dur diyemem desem de beni dinlemez ki namussuz şu midem burnum yok mu hele burnum hiçliğin kokusunu alan bir sürü organım var sürüyle hayal kırıklığım ama yine de...
Aysel Nesirzade YA MENİMSEN, YA DA MENİM Kim sever ki seni men tek, Eşqin ile yanar ürek, Gedirsense, ölem gerek, Ya menimsen, ya da menim. Paylaşamam bir kes ile Salma eşqi dilden- dile, İki dünya birse bele, Ya menimsen, ya da menim Baharımı qış eyleme, Arzuları qaş eyleme, Üreyimi daş eyleme, Ya menimsen, ya da menim İkimizsiz bu sevgi heç, Eşq yolunda sınaqdan keç, İki yoldan birini seç, Ya menimsen, ya da menim
Gülnar Atakişiyeva GECENİN ŞEHZADESİ yuxum şirin... yastığım saçlarımı qoynuna almış sinesine çekerek ... clayderman piano arxasında klavişlere toxunan barmaqları notun eks ettiyi musiqi sedaları altında vals oynayan duygularım ... yuxum şirin yastığımda nemli saçlar piano çalınır rüzgarı üşüdür saçlarımı oxşayaraq men "gecenin şehzadesi" Not: R.Clayderman: Meşhur pianocu Gecenin Şehzadesi: R.Clayderman'ın açldığı möhteşem eserlerden biri







AnaSayfa - Andız Sayfası