Yaz/2005 - 2. Sayı






Ali F. Bilir

EDEBİYATIMIZDA KIRILMA VE SAPMALAR

  • "Nicedir, kafamda takılı duran bazı soruların yanıtını arıyorum. Ülke ve ulus olarak neden üreten, dönüştüren bir ekonomiye sahip olamayışımızı sorguluyorum kafamda. Bu bağlamda bilim, kültür, sanat ve edebiyat alanında, neden sürekli kırılma ve sapmalar yaşamışız, etkileyen değil de etkilenen konumunda kalmışız? Neden, bugün bile kendimize başkalarının gözüyle bakma, yarattıklarımızı ötekinin bakışıyla değerlendirme gereksinimi duyuyoruz ? Bu yüzden mi, hep içimize kapanmış, sözü edilen özgün bir edebiyatı var edememişiz? Yüzümüz dünyaya kapalı! Sorular, sorular… Öte yandan, eleştirel bir gözle baktığımızda toplumsal belleğimizin nerdeyse bomboş olduğunu görürüz. Geçmişle bağlarımız kopuk.Uzun bir dönemden, Orta Asya'da bıraktığımız o özgün, bize ait yaşantıdan edebiyat ve sanatımıza yansıyan, kitap sayfalarında kalan üç beş sagu, yazıt, destan… Sonra, İslamiyet'le, Arap, Fars kültürü ile tanışmamız; toplumsal varlığımızı belirleyen bütün geçmişimizi, değerlerimizi yok sayma yanılgısı ile başlayan ilk kırılma, ilk boşluk, yabancılaşma duygusu. Üretmeyen, talancı bir yönetim anlayışı. Buna bağlı olarak, ırmağın, Türk Dili ve Edebiyatı yatağının değişmesi. Şiirle sınırlanan edebiyatımızı ölü bir dilin, Osmanlıca'nın egemenliğine sokmamız. Altı yüzyıllık bir imparatorluktan bize kalan, birkaç ad dışında çöpe giden derin, karanlık bir boşluk… Sonra, Osmanlı'nın çöküş sürecinde, bilinçli değil, denize düşen yılana sarılır hesabıyla, Avrupa'nın, Batı Uygarlığı'nın yörüngesine girmemiz; özde değil, biçimde modernleşme ve çağdaşlaşma girişimi sonucunda, kültür ve dil bağlamında, yeni bir kırılma. İzleyen sapmalar... Buna bağlı olarak, sanat ve edebiyatta yenilik arayışları; Tanzimat, Serveti Fünun… 20. Yüzyıl Türk Edebiyatı; Meşrutiyet (1900-1923), Cumhuriyet(1923-1940), Yeniler (1940-1960), Toplumcu Gerçekçi (1960-1980), (1980 - ?) . Modernizmi henüz içselleştiremeden, modasal bir hızla eşiğimize gelen, geçmişin bütün değerlerini altüst ederek çağımıza damgasını vuran akıldışı bir anlayışın, postmodernizmin etkisi altına girmemiz… Genel bir bakışla söylersek, Batı'daki tarihsel dönemler ve buna bağlı düşünsel paradigmalar, yaratıcılık, sanat edebiyat anlayışları, akım ve dönemler hiç kopmadan birbirine eklenerek bir gelenek oluştururken, bu durumun bizde ne yazık ki, etkilenmelerle, kırılma ve sapmalarla sürdüğünü görürüz. Bize ait olmayanı yaşamak, yaratmak toplumsal dürtümüzün en yanlış yanlarından biri olsa gerekir. Bunun son örneği, 12 Eylül 1980 kırılmasıyla başlayan, günümüze de damgasını vuran anlayış olmalı... Bir türlü aşılamayan, onarılıp sarılamayan 12 Eylül sapmasının ( kırılma ) etkileri, olumsuz yansımaları sürmekte… Bugünkü toplumsal ve siyasal açmazımız, sınır tanımayan sermayenin egemenliği, emeğin dışlanması, sürüp giden terör, ulusal kimlik yerine etnik ve dinsel kimliğin öne çıkarılması, baskılar, bölgemizdeki sıcak savaş, kıyım, yıkım, işkence, yoksulluk, işsizlik, açlık, güvensizlik duygusu, saymakla bitmeyen acının bin hali, sürmekte olan dönemin göstergeleri. Eğer şair, çağın acısını ruhunda duyan, onu imgeleminde yeniden yaratarak var eden insansa, bunları da yazmalı!..Yazınsal yapıtın iletisinin kendine dönük olması, metnin bir tür kapalı sistem oluşturması, şairin, yukarıda saydığım insanlık sorunlarını konu edinmesini engellemez elbette. Bu yönden Neruda'nın " Benim hayatım, bütün hayatlardan oluşmuş bir hayattır," demesi çok anlamlıdır. Ama, görünen o ki, günümüzün şiir anlayışına bakıldığında, özellikle genç şairlerimizin çoğu gerçeklerden kaçmayı, insani sorunların, doğa ve toplumun uzağında kalmayı yeğlemektedir. İçinde doğdukları ideolojileri aşan, ideolojiye karşı bağımsızlaşan, okurunu özgürleştiren şiir yerine; insanı,yaratıcı özneyi dışarıda bırakan metinleri sanatsal bir yapıt gibi sunmaya çalışmaktadır.Hemen söylemeliyim, yeteneğine güvenen genç şair, eğer evrenselliği yakalamak istiyorsa, öncelikle, sistemin dayattığı tuzakları aşmak, kendi diliyle kendi şiirini yazmak zorundadır. Baştan beri anlatmak istediğim, altını çizdiğim gerçeklik budur. Yeni bir şey yaratmanın yolunun, kırılma ve sapmalardan geçmediğinin bilinmesi gerekir. Günümüz postmodern şiir anlayışının çekiciliği, dünyadaki altüst oluşa, insani değerlerin yitirilişine, dünyaya bütünüyle egemen olmaya çalışan kapitalist sistemin beğenisine de denk düştüğü içindir belki. Öyle ki, bireyin yüceltilmesi adına yola çıkan şair, " Şiir bir şey söylemez," diyebilmektedir. Bu dönemin yazınsal yapıtlarının çoğunda doğa ve toplum dışlanırken, ortak tema umudunu yitiren bireyin bunalımlarına indirgenmektedir. Kapanma ve örtünme, ülkemizin ortak ruh durumunun bir yansımasıdır sanki. Dilini kapatan günümüz şiirinin, seçkin okurun bile içine girmesine izin vermeyen, anlam üretmeyen ucube yapısını, kültür ve sanat analayışımızdaki kırılma ve sapmalardan kaynaklandığını biliyoruz. Sonuçta vardığımız nokta, gülünç bir durum, bir ironi, okumayan şair, okunmayan şiir, karmaşa, karanlık bir ülke!.. Gerçek sanatçı, gerçek şair, bu olumsuzluğu nasıl olumluya çevrilebileceğini düşünmeli, yaratıcılığını bu yönde kullanmalıdır. Ernst Fischer' in sözleriyle, "Çürüyen bir toplumda sanat, eğer gerçeğe sadık kalacaksa, çürümeyi de yansıtmalı. Ve eğer toplumsal işleviyle bağlantısını koparmak istemiyorsa, sanat, dünyanın değişebilir olduğunu da göstermeli. Ve değişmesine yardımcı olmalıdır." * * Dize Dergisi, Mayıs 2005, Sayı: 115

  • Küçük İskender YÜZÜM HİPOTENÜSÜM öl; kabuğu kalkmış çöl, çevreliyor sivrilmiş intihar dilimlerini: temas halinde bir dalgınlık konçertosu içinde açmayı reddeden patırtısıyla glayöl. sönüyor ciğerleri sonbaharın, artık nefes alamaz taklidine düğümlenmiş hüzün. çünkü kenarından çatlamış yüzüm için katakomplara sığınıyor fışkıran kan büsbütün.
    Ahmet Günbaş MAYHOŞ tadı damağında ilk ısırığın diş izlerinden yürüyor bir elma kokusu havada hangi dala el atsa elmadan geçilmiyor üzümüne baktıkça şarabı görünüyor şarabına baktıkça aşkı aşkına kapıldıkça vedası döne döne büyülüyor durup saçlarını tarıyor yarasının aynasında yüzgöz olmuş kabuğuyla orda duruyor şiirin hası geceleri bir kanama bir kanama bir kanama ki dostlar başına kapıya konsa da çocukluğu çatlağı dopdolu oyuncak atlası ırmakkadın anne sekişli kısrak ürkütüyor çığlığıyla canavar kılıklı boşluğu erden sabahın sarmaşığı koluna giriyor mayhoşumun güle doğru türkülüyor ağzının suyu akıyor çarşıların
    Hasan Güneş VİDALAR paslı anızı yakmakta zaman güzel günlere kalkan kadehlerin susmayan çığlıkları vidalar... oburca harcanan çığlıklar beynimizin paslı vidalarında kalıp dökülür mü acaba viyadüklerin ıslıkları çalınmadan... ovalamadan temizlenen zaman kirliliğini döker/ eteklerinde bir dolu/ tüm kalfaların eğrelti bakışları... yürüyüş/ acının en haylazlığında/ paçavralar kurulayan çırakların/ ellerine her konulacak nasırdı... göğü lekeleyen kadehler yağlı vidaların çığlıklarına yenik düşen zaman tacirleri anlık kahkahalar... vidalar insanların yaşlılığına dönüşleri vidalar... Ortaca/Muğla
    Ali Ziya Çamur ANDIZ DEYİP DE GEÇMEYİN
  • Taşeli'nin yaylalarını hiç gezdiniz mi? Onca görkemli ve gösterişli ladin ve sedir ağaçlarının yanında boysuz bossuz ama onlardan daha cana yakın ve daha insancıl bir ağaç vardır : Andız… Andız da ladin ve sedirlerin tepeden bakması yoktur, alçak gönüllüdür… Her şeyiyle insan için vardır, insancıldır. Bakmayın öyle doğadaki gösterişsizliğine . O, tüm görkemini insanlarla paylaşımından alır. Andız, dedemin dudağında ağızlık ve yoklukta ucunda tütün, nenemin ellerinde tespih, bacımın ellerinde renk renk kilim, anamın ellerinde ekmek… Bebenin ağzında tat, çocuğun dişinde eğlence, gelinin damağında kamaşmadır.
  • Andız, Taşeli'nin yanaklarında yeşil bir bendir… Yücelerden enginlere demli bir selâmdır. Özgürlüktür Cahit Külebi'nin dilinde: "Kalelerinin burcunda / Uçurtma uçurmuşum / Çimmişim derelerinde, / Bir andız fidanı gibi büyümüşüm / Topraklarının üstünde." Çünkü andızın karışanı görüşeni sınırlayanı, zorlayanı, aşılayanı, budayanı yoktur. Doğanın içinde doğa kurallarına uygun büyür, yetişir, boylanır… Zaten siz isteseniz de andızın tohumunu çimlendirip fidana dönüştürtemezsiniz… Andız tohumunun çimlenme koşullarını doğanın sağladığı gibi sağlayamazsınız… Bilir misiniz, andızın en iyi çimlendiği ortam, ayı dışkısıdır.. Andız dallarından kozalakları yiyen ayı, dışkısının içinde andız tohumlarını da bırakır doğaya….. İşte andız, ayı dışkısındaki koşullar oluşursa çimlenmekte ve yayılmakta… Son yıllarda genç ormanların doğanın kendi içbükey dengesinde serpilememesinin nedenlerinden biri de bozulan doğal dengedir…
  • Halk kültürümüzde derin bir yeri vardır andızın…. Salt halk hekimliğinde değil, toplumsal yaşamda da … Bu yönüyle şiirlerde farklı imgelerin içinde yer almıştır: " andız yaprağıyla gönderilen mektuplar", "tahta tabaka ve andız kökü tütünün hasret olup tütmesi", "andız bir tespihten süzülen sabır"… Andız tespihi deyip de geçmeyin. Abdülkadir Bulut'a göre ayrıcalıklı bir yeri var andız tespihinin: "Marifet sesinden tanıyabilmek / Otuzüçlük andız tespihinin / Zeytin yağında kavrulmuşunu / Ve gülerken her çocuğun / Nereli olduğunu"
  • Ali Osman Yıldız, andızın varlığında , kayadan sert yüreğini delerek oraya kök salan sevgiyi, sevdayı görür: "Bir andız tohumunun sevdasına, / Cilvesine dayanamayarak, / Yüreğinin sıcaklığını açmış, Andız tohumunu yeşertip, Çiçek açmasına sevinmişti, Bir çiçeğe sevdalanmanın bedelini, Paramparça olan yüreğim, Acımasızca ödemişti. "
  • Andız salt yüksek yaylaların değil, bozkırın da ağacıdır.. Bozkırda yaşadığı evrim, orada ona ayrı imgeler ve çağrışımlar kazandırmıştır.. Şair Hamdi Özyurt'a göre narindir ama buğday kıran, susam kavuran güneşte yanmışlara bir dağ gölü serinliği verir: "şimdi susam kavrulur bizim orda / mavi yarpuz şimdi / buğday kırılır bizim orda / akşam alacası şimdi / narin andız bizim orda / her ceylana buzrengi bir dağgölü / benim içim kor kor/ kızıl kor"
  • Kadir Yasan ise, yakılan, kül edilen andızlarla birlikte andıza bağlı halk kültürünün yok oluşundan hareket etmekte; sevgilerin ve sevgililerin de göçmesinden, yok olmasından şikayet etmektedir: "andız yaprakları yok / andız yaprakları içilmiyor / andız kökünü toprak içiyor / yok kahverengi gözler / yok kahverengi saçlar / yok pür güzeli / yok bu köyde aşklar"
  • Bu şikâyet kervanına Cahit Külebi de "Yangın" şiiriyle katılır: "Önce gelincikleri yolduk, / Nar ağaçlarını tuttuk kurşuna, / Ardından andızları devirdik / Aptallık, bilinçsizlik, bir hiç uğruna."
  • Gelin bir de andızın doğadaki konumuna bakalım: Andız, pul yapraklılar familyasına ait, bir cinsli, iki evcikli yani, erkek ve dişi çiçekler ayrı ayrı ağaçlarda bulunan bir ağaç cinsidir. İlk bakışta ardıçlara benzese de kozalak yapısı, tohumlarının serbest olmaması ve tomurcuklarının pullarla örtülü olmasıyla ardıçlardan ayrılır. Farklı bölgelerde orman içlerinde ya da tek tek rastlansa da andızlar 500 metre ile 1750 metre arasındaki yükseltilerde, çoğunlukla Güney Anadolu'da yaygın olarak bulunurlar. Güney Anadolu'da yaygın olan Yörük kültüründe bu nedenle andızın özel bir yeri vardır. Bir yandan kozalaklarının etli kısımlarından elde edilen pekmezi ve tohumlarıyla besin olarak kullanılırlarken, diğer yanda köküyle, kozalağıyla, tohumuyla, yaprağıyla halk hekimliğinde baş yeri tutar.
  • Görüldüğü üzre, andız doğanın sevecen bir coşkusudur. Sevenden sevilene bir türkü, ozanlardan yüreklere bir umut muştusudur. Kilimde nakış, türküde nota, bağlamada sestir…. Özgürlük ve barıştır. Berekettir, umuttur, sevdadır….Dilerim, Taşeli yaylalarının doğu ucundan Silifke'den çiçeğe duran Andız yazın ve sanat dergisi de adaşı gibi uzun ömürlü , bereketli, verimli olur.

  • Mehmet Şükrü K. PALTOLU RUH 1. TABLET bir koşumluk yolum var unutuştan öteye ey kayalardan gelen derin fısıltılar şarkı söyleyen kumlar ve ağız açma törenleri cesetler tanrının barınağıdır dolunay öncesinde hayra yorun yüzüstü gömülen düşlerimi ey zehir sunucu kadınlar öpün beni suları yurt tutayım / arzuları karşılarken küpeli ve kaygan göğüs uçlarınız toprağa aksın ağzımda çoğalan kötülük ey acıyı filizlendiren kör kılavuzlar taşlayın beni lanetinizle kutsayın çığlığımı ilk halinde doğayım bir kız çocuğun dolunay sonrası dönüşen bedeninde
    İsmail Cem Doğru ZAMANLA Sabah gibi gel Akşam içine saklı bir safran Yine ben derdim diyeyim Başımda uğuldayan bir rüzgarım vardı Geri vermiş miydiniz hatırlamıyorum Biliyorum alışırım zamanla İçimi aralamış acılar devşirdim gece yarısı Diğer yarısı masa başında dumana iade Büyürken meyhaneciye karısı Aziz ayyaşların dilinde Meyhaneci içmez gözlerime dökmeyince yüzünü Ciğerinde 4. Murat havası Kösem sultan mirası Bu masa yüreğime gömülü nargilemi çözsün Kaşıma bizi meyhanecinin karısı ama içse bu ayyaş Ağız kokusu dolusu kürkün olacak İçmese Kocanın cebinde baldıran açacaksın Anlayacağın sevgilim yanımda olsa Ağzım gibi kokacaksın iyi besle bu yürek sızısını Meyhanecinin karısı Unutur gibi yap zamanla gidiyor gibi yapıyorum Ayinim bir azizenin günahlarında sürecek bu gece Kapa kapıları Sana emanet kocan Günahların nerede Bulamıyorum
    Carl Sanburg BROADWAY hiç unutamam seni, broadway, renkli, parlak ışıklarını. hep hep anımsayacağım, hızlı, gösterişli yaşamını. nefret ediyor seni tanıyorlar ve bırakıp gitti bütün eski sakinlerin, ilenç okuyarak zorlu dünyana senin. Türkçesi: Nice Damar
    tan doğan D A Ğ L A R A yüreği de alıp çıkmalı dağlara usun yanında ekmek su ve direnç ve umut ve ve ne varsa insandan yana savunmak için yaşamı yaşamına çıkmalı dağlara yarı korkak yarı yalan bir yaşam ve yarı yitik yarı yenik bir şiir de ne dağlara çıkmalı dağlara sevi sevda aşk ve emek adına dağlara çıkmalı dağlara çiçek çocuk ve insanlık ve insanlık andına dağlara çıkmalı dağlara kentsoyluluk ve yozluk bir yana dün için gün için yarın için yarı korkak yarı yalan bir öykü bir türkü ve bir şiir de ne dememek için usun yanında yüreği de alıp çıkmalı çıkmalı dağlara
    ŞAİR DE BİZİMLE BİRLİKTE
  • Çok eski bir Yunan söylencesine göre, şair ve müzisyen Orfeus insanları, hayvanları, en yırtıcı olanları bile, bitkileri ve taşları sesinin büyüleyici etkisi altında tutuyordu. Bir yılan tarafından ısırılan karısı Eurydike ölünce, onu geri istemek için ölülerin dünyasına inmiş; şarkı söyleyerek ve sitar çalarak, ölüm tanrılarını kandırıp genç eşini yaşama geri götürme iznini elde etmiş. Ama onun önünde yürümek ve asla dönüp bakmamak, onunla konuşmamak koşuluyla. Heyhat! Orfeus dönüş yolunda arkasına bakmış…ve Eurydike'yi kesin olarak kaybetmiş. Geleneklere göre, Orfeus'u ozanların ilki olarak kabul edersek, söylencenin anlamı kolayca belirir. Onun büyülü gücü, şiirin insanlar ve nesneler üzerindeki gücünü simgeliyor. Şiir ve aşk, ölümü yenebilecek yegâne güçtür; ancak zafer kesin değildir ve arzunun sabırsızlığı onu tehdit eder. Nasıl ki Orfeus ölümün sınırlarının ötesine atıldıysa, şair de yasakları çiğneyen ve görünmeyenin karşısına dikilip bakmaya cüret eden kişidir. Ölüler dünyasına inmek, şairin dilin derinliklerine inişinde izlediği zihinsel macerayı, öncü araştırmayı simgeler. Orfeus her şairde yeniden yaşar. Ve her şiir çekicilik gücünü, tanrıları bile kandıran kahramanın gücünden alır. Şairler bize dünyayı ve kendimizi keşfetmeyi(ya da yaratmayı) öğretirler. * * J-L.Joubert. Şiir nedir? Öteki Yayınevi Ankara 1993. Türkçesi; Ece Korkut

  • Nurduran Duman ABECEM zaman ve mekana yenilmeyen, yenilmesini hiç istemediğim dostluklarıma ve M için ah kaç harfi var seni özlemenin kaç heceyle yazabilirim seni sevmenin öyküsünü kaç sözcük ölür senden haber alınmayan bir günün içinde? sonra yeniden dirilir kaç tümce mektubun gelir de, ya da sesinle.
    Adil Okay GÜNEŞ VE KADIN güneşe bakınca bensiz gözlerimi görürsün önce yüreğin ısınır ve ıslanmaya başlar en güzel köşesi bedeninin çıkarınca eteğini ah bacakların dor nizamı sütun düşlerimin evinde güneşe bakınca bensiz omuzlarına dökülür gölgesi yüzümün bluzunu sıyırınca hafiften göğüslerin ah okşanmak ister gibi baş kaldırır güneşe bakınca bensiz binersin mavi kanatlı dolap beygirine iner çıkar çıkar iner döner ha döner beygir dolap kalça bacak çelik bıçak elim sende küçük dilin sobe beyaz köpükler arasında yanar pembe orkide kumlara uzanınca bensiz hain kadın aldatırsın beni güneşle
    Mustafa Yıldız ÖLÜ KUŞLAR ne zaman bir geziye çıksam eski albüm sayfalarında buram buram nostalji kokar dumanı üsütndeki anılar uzatıversem elimi yakar eceliyle ölmemiş hiç biri bak kırık şunun kanadının biri ne çok şey anlatıyor ötekinin gövdesindeki darp izi açmak isterken ağır ve sıcak bir kapıyı ezilmişler yanmışlar kimi kara kimi akpak kiminin küçücük gagasında kocaman çatlak telekleri yolunmuş diken diken olmuş bak yarasını saklamayan tüyleri
    Hüseyin Sungur CAN SAATİ sen kalkma hâlâ; durarak anlayacağız san ki, otağında bütün ışıklar yıldız binitin, mutlak muamma ve büyük hız ile geçeriz alemin kasırgasından biz durmadan dilekleniriz bakıp aynada çoğalan hırsız kerteriz olur, ne varsa sokaklarda kırık dökük izleriz.
    Emre Şimşek KOĞUŞLAR koğuşlar duyurdu aşık inlemelerimi ağzımda güne saldıran yaşlı mahkum sesleri değil mi ki uçamayan kuşlar siyah renkli dinlemeliydim avurtlarımda yıkanan gardiyanı ninnisine tükürdüğüm vurgunsuz ışık ne zaman özgür kalacak titrettiğin koğuşlar kalbimi kıracak kıracak hâkim arıyorum tutanağımdan tutan şair ! koğuşlar...koğuşlar...inle ! evet/sin hayır/sız
    A.Uğur Olgar UZADIĞINDAN BELLİ uzadığından belli emdiği düş burnundan geldi süremsiz tutulmanın ecrimisilini ödedi ay kan kuyusunda, yediği yavrularının kemiklerini saklıyan kronos kestirdi bütün çiçek saplarındaki sütü suskunluğun gürültüsünden düşen çocuklar yırtık hayatlar mayaladı karasularına aşkın fitilini ateşledi iğneli fıçı / iblis sevindi tekil soğuğunda cehennemin - bu şiir ayrılığın dizlerine kapanarak yazıldı – emzirdiği güneş üstüne doğdu ala tan umudun öptüğü yerde bitti şiir kentler kuruldu yeniden bir gökdelen bir gecekondu ergenlik tüyleri çok diken romans gecenin uzadığından belli...
    Saliha Aylin Antmen TETE ağulu mızrakları tutuyordu avuç içleri parmak uçlarında batılı melez dikenler, kuru öksürüğe tutuldu, toprak altında etini çekmiş çeneler.. kalın dudaklarından ağıt döküldü ateşe, her tohum filizlendi sese, sarmaşıklaştı acı.. tozlu varaklardan döküldü dikenli alfabenin kanlı cümleleri. gece tête'nin verandasından közlendi. laciverdin düştüğü halkalı bileklere dokununca bir ilahi notalarından vuruldu hiçli bakışlar, donuklaştı tohum sandığında doğmamış katran ..
    Yılmaz Cemgil KAÇAK YOLCULAR eski bir çiçek adı seslenir yüzündeki yaradan gece külümden çıkar beni ... yüz derim yer yoksa yok gemisinde tanrının kanımı taşır kül ateş yorgunluğunda İç ince sebil çeşmeler Deliliğin tadı dilinde yılanın Tıslasın Senin içindir Acısını taşıdığım kuşlar ... Donmuş sular dinlesin Ölü beğendim kendimi







    AnaSayfa - Andız Sayfası