Güz/2005 - 3. Sayı






Ali F. Bilir

YAPILAN, YARATILAN, ANLAM ÜRETEN BİR ŞİİR

  • "Fotograf sanatçısı İsa Çelik'in,"Fotograf çekilmez, yapılır," sözünü ödünç alarak söylersek, çağdaş şiir'in de yetenek, bilgi ve emekle var edilen bir kurma, yapma, yaratma işi olduğunu anlarız. Öyleyse, öncelikle, fotograf çekmeyle sanat fotografı yapmayı; şiiri bir duygu, bilgi, olay, olgu ve öyküyü doğrudan aktarma aracı sanmayla; onun, bir anlam ve anlam dünyası kurma, bir anlam yaratma disiplini olduğunu ayırmamız gerekir. Bu önemli nokta unutulduğu için belki, şiir karalayanların çoğu hazır bir şair kimliği peşinde koşmaktalar. Bu dostlarımız, şiiri dert edinerek uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkacakları yerde, kolay yoldan şairler meclisine katılmayı, orada kendilerine yer açmayı yeğliyorlar nedense. Şiiri, şiir dışındaki özel ilişkilerinde bir güç olarak kullanma eğilimi giderek yaygınlaşıyor. Etik olmayan bu gizli beklentilerin şiire zarar verdiği bilinmelidir. Aslında, bu uzun erimli yolda gerçek şairin aşması gereken o kadar tuzak ve engel var ki… Öyleyse, şair kimliği taşıyan veya şairliğe soyunan birinin en başta, şiirin bir keşfetme, bir anlam ve anlam dünyası yaratma işi olduğunu düşünmesi gerekir. Bunu göze alanların, zamanını ve ömrünü bu uğraşa vermesi, "Sanatçı sezgisinin, gerçekliği yeni bir bakış açısıyla, yeni boyutlarıyla kavraması ,"(1) gerektiğini bilmesi önemlidir. Ayrıca, popülerleşmenin, günlük yaşam ve politikada çıkar kaygısıyla kullanılan gücün sanat, edebiyat ve şiirle geçimsizliği de gözden kaçırılmamalıdır.. Şiire sevgiyle yakalaşanlara, duygu ve düşüncelerini doğrudan, şiir biçiminde ifade edenlere saygı duyuyoruz elbet. Ama, bu metinleri şiir sayarak yayımlatan, şairliğe soyunanların da aynı ölçekte, şiire saygılı olması, "Çağının temel sorunlarıyla ilgilenmeden, onu (şiiri) yaşayıp yaratmadan büyük (şair) olunamayacağını bilmesi" (2) gerekir sanırım. Bugün, ülkemizde yayımlanan dergi ve kitaplardaki şiirlere baktığımızda, çoğunun bir örnek, anlam üretmeyen, zamanın çöplüğüne gidecek çalışmalar olduğunu görürüz. Bu gidişin sorumluluğunu bir ölçekte, şiir heveslilerinin ürünlerini - çeşitli nedenlerle- hiç eleştiri süzgecinden geçirmeden yayımlayan dergi yöneticilerinin omzuna yükleyebiliriz. Ama öte yandan sevgi, cinsellik, sanat vb. insani değerleri pazarlanacak ticari bir meta olarak gören anamalcı dizgeye de eleştirel yaklaşmalıyız. Bu olumsuzluğu aşmak için şiiri, varlık nedeni olan insan ve hayatla yeniden buluşturmalıyız. Ülkemizde iyi şiir yazılmamasının bir başka nedeni de, her nasılsa şairler meclisinde yer alan, toplumdan aldıkları şair kimliğini bir mirasyedi gibi kullananlarla ilintilidir. Bu yetenekli (!) şairlerimiz, "Sanatın, çağının korku ve tedirginliklerine çare bulmak gibi bir toplumsal görevi olduğunu " (3) unutmuş görünmektedirler. Ayrıca, adlarını şiirin önüne koyan, imge şiiri diye, dili iyice kapatan; anlamsızı gözdeleştirerek okuru şiirden uzaklaştıran bu anlayışın temsilcileri, "Şiirde bir imgenin, anlama ne kadar açık seçik bağlıysa, bizi o kadar heyecanlandıracağını" bilmezden gelmektedirler. Günümüzde, bu anlayışın ürünleri pıtrak gibi çoğalıyor. Dergi ve kitaplarımız bunlarla dolu. Şiirlerin sayısal çokluğunu, niteliksel dönüşüm sağlanamadığı için olumlamamız olası değil elbet. Ama, seçici ve bilinçli olmayan okur yüzünden belki, sayısı giderek azalan iyi şiir, yerini kötü şiire bırakarak geri çekiliyor; biraz küs, kırgın… Göstermeye çalıştığım bu karanlık şiir fotografının, İsa Çelik'in, "Fotograf çekilmez, yapılır. Eğer sanatçı, bilgi ve görgüsünü gözü, yüreği ile ortaya koyarsa yaptığı sanatsal bir eylem olur," sözleriyle örtüştüğünü sanıyorum. Eğer, hem okur kitlesini genişletmek, şiir yazanların dışındaki kitleye ulaşmak; hem de kendi kaynağımızdan beslenen çağdaş, gerçek şiiri yaratmayı istiyorsak, şiirin anlam bağını yeniden açıp tartışmalı, ona yeni bir yol açmalıyız. Bu yüzden, bir metin şiir biçiminde ve imgelerle yazılmış olsa bile anlamın kendiliğinden oluşmadığını bilmemiz, bu bağlamda, "Büyük edebiyat yalnızca, alabildiğine anlamla yüklenmiş dildir," (4) diyen şaire kulak vermemiz gerekir. Öz olarak söylersek, yol uzun, zaman kısa, andız'ın yükü ağır… (1) T.S. Eliot (2) Altaud (3) Kristeva (4) Ezra Pound
    Ahmet Günbaş ÇİLİNGİR -Yılmaz ve Mitat'a- Kimselere kalmıştık ki çıkageldi Ender küflü mezar sessizliğinden "Gidelim," dedi, "Mersin'e doğru. Haber verelim Hüseyin'le Ahmet'e. Öpülesi sakar mavilikte... Gidelim. Ben zaten 'nereye baksam yüreğim bir körfeze açılır'(*) Çok öldük, öksüz kaldı şiir!" Dedi ve sarıldı karabatak imgelerine Düştü önümüze o uçarı çilingir Derbeder kapılardan geçtik... Ne kandil, ne fener!.. Gıcırtısı bile unutulmuş hülyalı zamanın. Begonvilli bir Akdeniz sabahına varana değin kilit kilit üstüne kekemece durduk bir eşikte açaraçmaz sonsuzluğu uğultusunda biz! (*) Ölüme Direnen Şiirler, Ender Sarıyatı
    Adnan Acar KAKTÜS ÇİÇEĞİ çöl kavrukluğunda bir sarışın, dikenler arasında körpecik bir göğlek ışıltısın. yüreğindeki gözedir, yaşamı kanatan, sevdalı kabarcıklarla. çan eğrisi bir öpücüksün; kelebek inceliğinde buğulu bir kar tanesi; yarınsız, tadımsız, ömürsüz. sevgi aşıkların utancıdır, sevi(aşk) sevdaların ilenci. bir elinde gerçek olsun, kavruk karanlıklarıma açan kaktüs çiçeği; bir elinde bilgi. hadi yüreğini dinle, ver elini. bilgi güçtür, bilgi çoğul; deneyim bir ömre değer. içinde kuramadığın bütün şiirler, bir gün daha yaşamanın diyetidir. unutma... bütün yalnızlıklar kentlidir. saçlarını bulutlar tütsülesin. rüzgârın sonsuzluğa üflediği bir yaşamsın. tutabilsen güneşin ellerinden; usa sığmaz aykırılıkların. Hiçbir karanlık geceye yakınma Ağlayacaksan sabaha karşı ağla Uzamsız yarınlara tav olma Gel sen bir kucak bugün topla gel sen sözümden tut, düşmezsin. iğretidir sarı saçlı bütün yağmurlar. kent, sokaklar, yaralı, yamalı bütün kaldırımlar içine kanar. gel sen sözümden tut, düşmezsin. Cemal Süreya öpsün yanağından. bilge dizelerin coşkusunda coş, çağlayanında çıldır. deneyim bir ömre değer, g(üvercinka)natlı, g(üvercinka)dın, kuralların karmaşasına kanat kadınlığını; g(üvercinka)labalığında kaybol. hiçbir şey bekleme; yaşa... "yaşam asla özür dilemez." kim bilir! belki utanacaksın. yitip gideceksin düş yoksunu kentli bulutların arasından. "ayıplarıma gömerim sevdamı" diyeceksin; "yalnızlığıma harmanlarım kimliğimi." deneyim bir ömre değer. süremin yetseydi, yaşamı eşelekte kursaydın eğer; ardına dökülen seviler, sabrının kışına açan birer kardelen gibi yıkardı yüreğini. ne dersen de, yine de, elim sende KAKTÜS ÇİÇEĞİ.
    SİYU (KIZILDERİLİ) ŞİİRLERİ 1 beyaz ve sarıydılar mısır çiçekleri şimdi getirdim onları bahçeden bak, değerli taşların tanrısı var orada top oynuyor kutsal toprakta orada koşturuyor yaşlı tanrı Kısolotıl da 2 şimdi gidip bakıyorlar verimlilik tanrısı Pilitzintikutli'ye karanlığın doğduğu evde uykuya daldı mı dalmadı mı diye ey Pilizintili, Pilizintili üzerine yapıştırmışsın o tuhaf, sarı tüyleri yatıyorsun oyun oynanan yerde doğduğu evde karanlığın Türkçesi: Nice Damar
    A.Uğur Olgar PUŞKİN'İN YANARCASI Puşkin'i düşünüyorum 'Yüzbaşının Kızı' ile tanıştığımda henüz 13-14 yaşlarındaydım. Bağnaz öğretmenimin, derste romanı okurken yakaladığında yazarının Rus olduğunu öğrenince kitabı pencereden bahçeye fırlattığını hiç unutmadım. O gün, iyi şiir yazacağıma dair söz vermiştim Puşkin'e. Çünkü onun romanını okumak bana şiirsel hazlar ve romantizmin dağ doruklarından eteklerine doğru kızakla iniyormuş, andız ağaçları arasında slalom yapıyormuş duygusu veriyordu. 'Yüzbaşının Kızı' romanının "Kılavuz" adlı ikinci bölümünde, bozkırın ortasında atlı arabasıyla tipiye yakalanan Andrey Petroviç ve uşağı Savelyiç'in birden karşılarına çıkan ve onlara yolu bulmaları için yardım eden yolcunun ünlü başkaldırıcı Yemelyan Pugaçev olduğunu bilmeden, konakladıkları handa çay ve şarap içmeleri, aralarında geçen ilginç konuşma, yaptığı iyiliğe karşı Andrey'in yolcuya üşümemesi için tavşan kürkünü vermesi ve yıllar sonra savaş alanında karşı saflarda yine karşılaşmaları bana çok ilginç ve romantik gelmiştir hep. Peki Puşkin kimdir öyleyse? Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, çağcıl ve özgürlükçü dünya şiirinin yanarcasını ilk yakan kişidir. Şiirlerinden çok anlatı türündeki ürünleriyle tanınsa da, o, Ataol Behramoğlu'nun deyişiyle "her şeyden önce ozandır". Saltçılık (mutlakiyet) rejiminin halk üzerindeki baskısını yoğun bir şekilde hissettirdiği Çarlık Rusya'sında, onun yaktığı yanarca önce Lermontov'a, ondan başkalarına geçerek günümüze dek uzanmıştır. Kendinden sonra gelen Tolstoy, Dostoyevski, Turgenyev ve Gorki gibi Rus romancılarını da etkileyen Puşkin'in yanarcasını Vladimir Mayakovski ve Nazım Hikmet'in de taşıdığını söylemek olasıdır. İlkin Puşkin'in yaktığı ve sanki bayrak yarışı gibi elden ele geçen bu şiir yanarcasının aydınlığı Türk şiirinde ise özellikle Orhan Veli'yi, daha sonra ikinci yenici şairleri ışıtıp etkilemiştir. Endüstriyel şiir diye de tanımlanan 1980 sonrası dönem şairlerini de ışıttığı kuşkusuzdur. Puşkin'in Türk şiiri üzerindeki etkisi, hangi şairlerin onun yanarcasını taşıdığı, ışığı altında kaldığı ya da gölgesinden yararlandığı ise ayrı bir inceleme konusudur. Puşkin dünya şiir ve edebiyatında bir öncüdür. Puşkin'in şiiri edebiyatta gerçekçilik çığırını açmış, klasik Rus edebiyatını ve Rus halk ruhunu özümseyerek, burjuva devrimciliğinin, hatta giderek halk devrimciliğinin, liberalizmin ve özgürlükçülüğün Rusya'daki en seçkin temsilcisi ve şairi olmuştur. Çarlık Rusya'sının inim inim inlediği, insan haklarının olmadığı ve mujik denilen Rus köylüsünün yoksulluktan kırıldığı bir dönemde Puşkin, ancak büyük önderlerde görülebilen o görkemli gelecek sezgisiyle sanki ekim sosyalist devrimini o zaman aralığından görmüştür. Bu da onun içinde bulunduğu çağ, giderek gelecek çağlar için önemli olduğunu, öncü ruh taşıdığını açıklamaya yeter. Puşkin, çağdaş Rus edebiyat dilinin kurulmasına da büyük katkıda bulunmuş, sonra gelen ünlü Rus romancıları onun açtığı yolda ilerleyerek, Rus dilini en yalın şekilde kullanarak dünyaca bilinen başyapıtlarını vermişlerdir. 'Yüzbaşının Kızı' yazılmasaydı 'Savaş ve Barış' da olmazdı diyenlerin sayısı az değildir. Fransız aydınlanma dönemini inceleyen, Rus, antik ve batı Avrupa edebiyatı üstüne kapsamlı bilgiler edinen Puşkin'in şiirlerinde insanı tutsak alan en belirgin olgu onun özgür ruhlu ve tutkulu bir insan olmasıdır. Gerçekçi edebiyatın öncüsü sayılsa da, şiirinde devrimci-romantik izler bulmak da olasıdır. 'Yüzbaşının Kızı' bitti, sırada 'Dubrovski' var. Puşkin'in on sekiz bölümden oluşan bu görkemli yapıtını Ataol Behramoğlu'nun usta çevirisinden okumak gerçekten çok büyük bir zevk. Romanı okurken yeni şiirsel tatlar ve hazlar yakalayacağımı bildiğim için sevinçliyim. Sevgili Fadıl Oktay'ın bir şiirinde "Puştkin" sözcüğünü kullanması geliyor usuma, gülümsüyorum. Romanı okudukça "vay Puştkin vay" diyesi geliyor insanın. "Yaz gitti / pılısını pırtısını toplayıp / flamingo akşamlarından." diye kanatlandırmıştım şiirimi solgun mavi denizin buğusuna karıştırarak, bungun buluta doğru. Eylülle birlikte birden sessizleşiverdi ortalık. Şiirin ikinci dizesini "gürültüsünü patırtısını toplayıp" olarak değiştirebileceğimi düşündüm de, "pılı pırtı"nın "gürültü patırtı" ile örtüşebileceğini gördüm ve sustum. Artık, sabahları ekmek ve gazete almak için markete giderken üstünden geçtiğim küçük asma köprüde durup baktığımda, durgun derenin sazlı suyunda yüzen pekin ördekleri yoktu, kıyısında kafalarını uzatarak güneşlenen ve en ufak bir çıtırtıda "şap" diye suya atlayan kaplumbağalar da sırra kadem basıp gitmişlerdi. Market dönüşü köprü başındaki tahta masaya gazetemi yayıp başlıkları okurken yanıma gelen ördeklere, satın aldığım ekmeğin yarısını ufak parçalar halinde koparıp attığımı, kapışarak ekmekleri gövdeye indirdikten sonra yakınlarındaki tulumbanın dibine biriken su gölcüklerinden su içmelerini çok arayacağım. Şimdi bir tek Puşkin'in Dubrovski romanı var beni avutacak, bir de yüreğime yerleşip kemiren şiir kurdu. Puşkin bu dünyadan nasıl ayrıldı? Fransız subayı Georges d'Anthes tarafından bir düelloda 22 ocak 1837'de öldürüldüğü söylense de, Puşkin ölmemiştir. Onun yaktığı şiir ve edebiyat yanarcası o günden beri elden ele, yürekten yüreğe, şiirden şiire dolaşmaktadır. Kabul etse de etmese de her şair Puşkin'den izler taşır, taşımak zorundadır da. Çünkü Puşkin şiirin ölümsüz yaratıcılarından, yol göstericilerinden biridir. "Tüm arzularımı yaşadım ben Hayallerime de soğudum artık Sadece acılarım kaldı içimde Meyveleri kalbimdeki boşluğun..." / Aleksandr Puşkin
    Ahmet Gedik ZAMAN Dudağının kıyısı uzun ömrün ılık dizesi yağmur öncesi sessiz hayallerimin konağıydı dilin zamanın donduğu gecede titreyen ay olurum Bu nasıl zaman kırılan söz kasırgası kapalı dünya dağılan duman unutulan yağmur hüzün karartısı Sonra zamanı astım ölü düşlerin duvarlarına kopup gitsem yüzün oluyorum
    Alpaslan Bozkurt AMERİKA YERLİLERİNE uzanmış uykularımız çocuklar gibi çıplak ayaklarıyla okyanuslara çıktığımız yollar sessiz akıp gidiyor suyun üstünden akıp gidiyor hep batıya silahı bilmeyen savaşı bilmeyenlerin yurdu uzak
    Kemal Gündüzalp HER AYRILIK YİTİRİŞTİR Gitmek olmasaydı hayatın ağırlığında Yolculuklar ayrılıklara çıkacaktır yine Her ayrılılık bir yitiriştir, bilinir elbet Yağmur yağacak diyor gökyüzü sesi Mevsim kış değil midir yüreğinde de? Dağlara kar yağacak diyor aç kuşlar Gözyaşı tufanı görünmeyecek dağda Sisli bir kuşlukta. Eski güz mevsimi. Uzak yerlerde özlemin ötesi var mıdır? Yok demişti gözleri küçülen kimsiz kız. Ey uzaktakiler, ey çöl bildiklerim, ey Bana kendi gözlerinizle baktınız yalnız Yolcular! Ah, bir de benim gözlerimle Baksaydınız yüreğime! Kar mı yağardı? Ne kadar zordur kimsiz kimsesiz olmak Ne kadar zalimdir geceler yalnızlıklarda Issız kuyu, suyu çekilen unutulmuş sarnıç Sesini yitirmiş kasaba uykusu Dalları sarkmış parktaki ağaç Dama erken çıkmış kedi sesi Hepsi bir yalnızlığı çağrıştırır o karanlıkta. Bana benim gözlerimle bakabilseydiniz ah, Elbette her ayrılık bir yitiriştir, anlardınız Gitmek olmasaydı hiç uzaklara Kalmak olurdu aşkın öteki adı. Mazıdağı-Mardin, 31 Ocak 2005
    Bülent Güldal TEN VE KUM Kuzguni bir yazın vadilerinden geçiyorum dilimde türkülerle teni kumdan ayırmak yeni işim zaman gömütünde inliyor nakil söz çalıyorum akıldan hevesle Masalların çevresinde pervane besliyor korkuyu kolkola insan ürpertiler içinde görmüyor aşkı tanrıları solmuş bir kumaş ömrüm Zeus'tan Allah'a kadar hep kan Dallara bez bağlıyor ümitsiz eller mezarlara yüz sürüp ağlaşıyorlar bahtı açan anahtarlar icad edip bin yıllık cesetleri yarıştırıyorlar mor bataklıkta çırpınıyor kalabalık kim bu fermanın sahibi söyleyin bayım Al düşüyor elmanın yanağına bağ şaraba yürüyor bağban şaşkın dalga önemsiyor koca ummanı dirimi imliyor her ölüm usulca kor kıvılcım ümidi gözlerimin hemcinsim yakacak bütün sunakları Gidip de gelen var mı ruh diyarına kurtul artık ökseler batağından bir avuç kemik ve çürümüş toprak tohuma rahim olan tarla ya da dönüşü yok yürüdüğün yolun ahh kalbinin attığı kadar varsın ey can zamanın gömütüdür geriye kalan Güzün elleri uzanıyor sarı salkım yaz göğünün engin maviliklerine ıslığı üşütüyor yıldızlı gecelerin pencereme konan kuş hicranı ötüyor göç telaşı var minicik yüreğinde gelişi aynı değildir hiçbir gidişin cehennemi bir zamanı geçiyoruz kuşlar ılık sulara ben kuyulara
    *Temennayi (XV. Yüzyıl) (NEFES) 1 Şol kadar göstermiştir bana devran gönlümü Kim sanurdum görmek olmaz çeşm-i insan gönlümü 2 Bilmezem kim bu cihan içre vücudu yok mudur Yoksa vardur çerh benden kıldı pinhan gönlümü 3 Ey acep kadir olup bir gün giyem mi ben anı Kaddi bala kendi ziba cana ol can gönlümü 4 Berr ü bahr içre sadef var intizar üzre durub Ağzım açub gözedirem ab-ı nisan gönlümü 5 Ruma şah u padişah olmuşça hürrem olurem Beni asdarvan çıkarıb kılsa ihsan gönlümü 6 Sofi kalender ol kazıt saçı sakalı Sana bu bir tuzaktır gider bu kıl ü kaali Çeviri... 1 Şu değin göstermiştir bana dünya kadar gönlümü Yanıldım görmek olmaz dünya gözüyle gönlümü 2 Bilmiyorum kim bu arz içinde varlığı yok mudur Yoksa vardır felek benden yaptı gizli gönlümü 3 Ey acaba mutlak olup bir gün giyer miyim onu uzun boylu kendisi parlak cana can gönlümü 4 Yeryüzünde sedef var sabrın üzerinde durana Dileyip bekliyorum nisan yağmuru gönlümü 5 Anadolu'ya şahıı padişah olmuşça gönenirim Beni bezimden çıkarıp bahşetse gönlümü 6. Kalender yolunda ol kazıt saçı sakalı Olsan da döner durur bu dedikodu devranı Dil içi çeviri: Mitat Çelik * Gerçek adı, doğum ve ölüm tarihleri bilinmiyor. On beşinci yüzyılda Kayseri'de yaşamış kalenderi fukaralarındandır. Kaynak: Alevi Bektaşi Şiirleri Antolojisi - İsmail Özmen - T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları
    Zeynel Çok ADIM SUYA İTİLİ Sadece anlam vakitsiz demir alır Sular küser geminin serdümenine Kaçaklarda beslenir sarıkızın tadı Yanık yüklü havaya dirgen gazel Gün sıradan hışıltı körpe dalgıca Dünyevi görünür kız gözlü dürbün Mutlu ot ruhunda bulunur deva Doğaç konuşur köpek kemik atana Üzüm ezsek suyu ile yıkansak Her kadın ağzımda büyüyen lokma O trenin dumanı düşmüş telveye Rüzgârı kan tutar, sözüm kitaba Süngüden geçiyor kuş süzülüşü Kör olmasa ışık delinir dağ Dil ucunda şifre güzel yüzler insana Bana sığınmış güneş ağlar da ağlar Düşünmeyi unuttum adımı suya itti Arsız değil çınar sabır içmiş Şaşıran nehirler içime akar Yalancı ısırgan kaçacak yeri yoksa
    tan doğan DENEME-ELEŞTİRİ / ŞİİRSİZ BİR YAŞAM 'SON'DUR...
  • Olmazsa olmazı mıdır yaşamın şiir? Soluk alamaz mıyız, konuşamaz mıyız, yürüyemez miyiz yolda, sokakta, okulda, evde, fabrikada.. şiirsiz. Ekmek denli, su denli, açlığı-susuzluğu giderme gücü var mıdır şiirin? Hem acı, hem de tatlı; hem bal, hem ağı bulunur mu şiirde? Her yere-yola/yolculuğa çıkılır mı şiirle? Tanrı denli, yalvaç denli; Leyla, Aslı, Şirin denli tapınılmalı mıdır şiire? Hiçbir kişi, hiçbir kurum, hiçbir örgüt ya da düş, düşün, düşüngü (ideoloji), düşülkü (ütopya) yok sayamaz mı şiiri? Cayılamaz, kaçılamaz mı şiirden? Koşul mudur her insan için yaşamak şiirce?
  • 'En insanca özellğiğmiz'dir şiir: Tinimiz, yüreğimiz, usumuz ve bedenimiz buram buram şiir kokar da, alamaz / algılamaz-algılayamaz çoğumuz o güzelim doğa kokan, yaşam kokan, yeryuvar kokan, evren kokan kokuyu! Duyu örgenlerimizin eringenliği / miskinliği, duygularımızın törpülenmişliği / yozluğu, düşüncelerimizin us dışılığı / aykırılığı izin vermez kendimiz olmamıza;'şiirce yaşama'mıza... Siyasalar, erkler, bilgiçler izin vermez; krallar, padişahlar, sultanlar izin vermez; mahşerin atlıları, ahbap-çavuşlar, bir bilenler izin vermez; aymazlar, doymazlar, yobazlar izin vermez, insanın insanca yaşamasına şiir şiir...
  • Ne var ki, hiçbir sözde neden bağışlatamaz insanın şiirsiz kalışını. Savaşlar, yayılımcılık, sömürü; yokluk, yoksulluk, açlık; baskıcı, dayatmacı, bölücü ve insansızlaştırıcı hiçbir düzen neden olamaz 'şiirin yüreğimizden uçması'na. Hiçbir yalan, hiçbir çıkar ve hiçbir zaman, hiçbir uzam haklı çıkaramaz kendini şiirsizliğimizce...
  • Güç zamanların, ağır koşulların on ikisinden de haykırır sesini şiir. Kan-revanlıklarda, aç-susuzluklarda, ölgünlüklerde de avaz avazadır şiir. Ezilmişliğin bağrında, kuşatılmışlığın ağında, sömürülmüşlüğün çağında da duyurur sesini şiir, korkusuz ve kuşkusuz ve her şeye, her şeye karşın ve de ölümüne...
  • Bedenlerin satıldığı, tinlerin pazara çıkarıldığı; ekinlerin, dillerin, kimliklerin kişiliksizleştirildiği; törebilimsel (etik) ve güzelduyusal (estetik) tüm değerlerin hiçlendiği; 'amaç için her aracın geçerli sayıldığı' bir 'vahşi anamalcı korku çağı'nda, umuttur, dirençtir, yumruktur; sevgidir, yaşamdır, yarındır ve biricik kurtarıcıdır şiir, 'biricik kurtarıcı...'
  • 'İnsanlık' denli, ' insan türünün de sonu getiriliyor', yine insanla!... Gözünü kan bürümüş, yüreğini acımasızlık sarmış, usunu para tutsak almış bir tür için, hiçbir düşüngü, hiçbir düşülkü, hiçbir din, hiçbir şey yapamaz artık. Ne varsa -bunca 'şiirsizliğe ve şairsizliğe' ve de her şeye karşın/yine de- şiirde var. Çünkü, 'hatadır' demenin de zamanı ha geçti-ha geçiyor; 'suçtur', 'ölümdür', 'yokluktur', 'insanın, yeryuvarın ve yaşamın' 'son'udur bunda böyle 'şiirsiz bir yaşam...'
    Bedriye Korkankorkmaz NASIL ANLATSAM Babamın sesiyle kendime kızım diye seslenişimi Minik bir serçe gibi o sese konuşumu Nasıl anlatsam yaşlandıkça konuşmayı unuttuğumu Dedemin paltosu gibi duvarda sallanan yıllarım Yaralarımla kendimi yenilemek isteyişimi Minik parmaklarımın yaralarıma dokunamayışını İnsanın yaşadıkları aydınlatmalı karanlığı Nasıl anlatsam bu yüzden üstüme gelenleri Suları kirlenen çeşmeleri görünce Yeni çeşmeler bulmak için yolları mesken tutuşumu Her köşe başında duvar diplerinde Gömdüğüm gölgemi öptüğümü nasıl anlatsam Yaşamı elindeki ekmek gibi evine taşıyanlar Boşluğa düşen su damlalarının yatağıyım ben Gördüklerimin bana nasıl dokunduğunu Hangi sözcüklerle anlatsam kırgınlığımı
    Mervan Aksu DUYULUR DUYULMAZ Duyulur Duyulmaz Ezgiler söylendi Korlanan akşamın ertesinde Duyulur Duyulmaz Sensizliğin gizli Odağında Baldırı açık çocuklar Beddualar sıralandı Kimsenin olmadığı adreslere Duyulur Duyulmaz Azat edilmeyi bekleyen Kuşlar Haylaz çocukların nedametli Duvarına kondu Duyulur Duyulmaz Tuvale yeni portreler Boş sayfalara Yeni şiirler eklendi Bunca zamanın ertesinde Duyulur Duyulmaz İsmi saklı kentlerin Öyküsü Yeniden yazıldı Uçarı düşlerin elleriyle
    Celal İnal AŞK iri gözlü çocuklar oynuyor pamuk beyazı karlarla bahar yüzlü, yakut gözlü kızlar geçiyor mavi çiçeklerin arasından horasan işi bir şal düşüyor şahname'nin üstüne firdevsi şiraz'dan görünüyor "gördüğüm tek deniz, gözlerindir" bakır tenli kızlar geçiyor yanımızdan inceldikçe parıldıyor ay sadi'den söz ediyor kaval safran sarısı bir günden açmaya kıyamadığımız büyük bir kapıdan geçiyorsun gördüğüm tek nehir gözlerindir "sarı bakışları ay ışığının sızıyor kestanelerden bahçeye" hayyam, tanıdık bir ele dönüyor.
    Serkan Özer YALANCI YARABANDI tamamlar içerisinde bir ben aynı hamamlar içerisinde de la sesi inceliğinde kadifelikten yüzü gözü şişmiş bir iki ben daha şeritler gösterir ya komediyi aslında hüzünlendiğinden tenhalaşmıştır odamın içki köşesi her dikişimde kadehi gözlerimi saklıyorum sakinlikten unutkanlıklardır herhal alternatif müzikler dinlerken kısa yoldan kalbimi kopyalıyorum teknoloji buna dahil tersine akışını yok sayıyorum ışıkların tabelaları tersine okumaktayım boş kağıtlarımı sıfır kümesine yüklüyorum şekilsizliğinden bükülürmüş zaman bilgim yalancıdır yarabandı artık çok yasamışlık da buna dahil
    Ümit Sarıaslan TAKAS Durur gök durur yıldızlar Gök yorulur gökte yıldızlar Su da yorulur yatağı yorulunca Uçurtma bulutlara takılır Kuşlar dolanır ayağımıza Dalımıza dağ değer İçe döner ellerin telaşı Bakar durur dikenli gecelerinden İçi dışına çevrilmiş ceketler giyilen Bir çocukluğun Sessiz çığlıkların çıngılandığı koyaklarda Kim yanaşır şimdi Bir sesin rengine Bütün bir çağın göğünü değişmeye Hangi şiir doldurabilir Eskil yollardaki teker izlerini Yarım kalmış tasını tanrısal uyumun Kırığa dönüşmeden karnemizde
    A.Uğur Olgar * GÜMÜŞ BALIK gümüş balık pullarında tarihin izi yüzüyor çatalzeytin ağacı bağlı mor kayıkların peşi sıra Karadeniz, fırtınaya yakalanan her denizciyle biraz daha hasret maviyle yeşilin kaynaştığı mutluluk tonlarına Ginolu Kalesi sarp alnı Paflagonya gururunun şahin yuvası eteğini öpen şu nazlı çaylara bak nasıl da büküyorlar boyunlarını her göçenin ardından içerde orman karlı kayınlanıyor *** * ÇATALZEYTİN DOĞDU sürtüven kayalıklarına sıçrayan Çatalzeytin'li hamsi güneşi görünce ilk kez aşık oldu denize yeniden bereketini yazdı Poseidon'un mürekkebiyle ekmek tahtasına Çatalzeytin doğdu * 2005 Çatalzeytin Şiir Yarışması 1. lik ödülü
    Üzeyir Lokman Çaycı NASIRLI ELLER
  • Yıl 1950, şiddetli bir kış geride kalmıştı. Bor'da İlaldı Mahallesi'nde evleri vardı. Her sabah namazını kıldıktan sonra, yaklaşık saat 05.00'de Paşa Cami'sinin önüne kürek ve kazmasıyla gider, rençbere ihtiyacı olanlar, onu günlük olarak götürürlerdi. Hergün kendisi gibi yaklaşık otuz kadar insan amele veya usta arayanlar için orada yaz - kış toplanırlardı... Aynı yerde aralarında küçük küçük çocukların da bulunduğu yoğurt ve süt satıcıları da kaldırımın kenarına dizilerek müşteri beklerlerdi. Fildir fildir, üzerlerinde çeketleri dahi olmayan, sabah soğuğuyla tir tir tireyen küçük çocukların sattıklarından daha çok kendileri dikkatleri çekerdi. 0rada lengeriler üzerinde camız (1) sütünden yapılmış kaymaklar dahi satılırdı. Elleri ve ayakları nasırlı Mükremin Efendi her şeye rağmen hanımının hazırladığı azığını da yanından eksik etmezdi. Yapacağı işin ağırlığına göre de karşıdaki kişilerle ene-kona pazarlık yapılırdı. Akşamları eve yorgun - argın gelen Mükremin Efendi gerek eşinin gösterdiği ilgiyle, gerekse çocuklarının cıvıl cıvıl halleriyle adeta yorgunluğunu hiç hissetmezdi. Yemekten sonra limonlu sıcak çaylar içilir, günlük yaşanılan şeylerin eğlendirici tarafları anlatılarak sohbetler iyice derinleştirilirdi. Zaman zaman çay bardaklarıyla aile fertlerine eşit bir şekilde paylaştırılan sıcak leblebi ve fıstık içi kokuları altında Çocuklar masasız, sandalyesiz bir evde yerlere serilerek, minderler üzerinde, hepsi aynı oda içerisinde hem derslerine çalışırlar, hem de bu sohbetleri dinlerlerdi. Hele hele misafir geldiği zaman bu yarenliklere(2) doyum olmazdı… Cavidan Hanım, hamarat biriydi. Kocasının ve çocuklarının iç çamaşırlarından pijamalarına kadar kendisi diker, güzel yemeklerle evlerinde şenlik havası estirirdi. Onun güzel yemeklerinin kokusu etrafa yayılır, evinin temizliği ve el emeği dikişleri dikkatleri çekerdi. Görenler onun rençber karısı olduğuna asla inanamazlardı. Evlerinin dış kapısı bir at arabası girebilecek kadar büyüktü. İki parçalıydı. Birisi arkasından devamlı bastırakla kapalı tutulur, diğeri kocasının iş aramak için çıkışından itibaren akşama kadar açık tutulurdu. Ancak kapının açılışı gelen gidenle veya kapı üzerinden sarkan çan sesiyle anlaşılırdı. Mükremin Efendi bir gün iş dönüşü yolda bir enik (3) buldu. Onu kucağına aldı. Seve seve evine getirdi. Açlığını susuzluğunu giderdi. Tüylerini temizledi. Hanımı dahil hepsi bu misafirden oldukça hoşlandılar. Evin ineği ve bir de eşeğinden sonra kedilerine arkadaş olarak, bir de sevimli bir köpeğe sahip olmuşlardı. Artık kapılarının açılmasıyla köpekleri de havlamaya koyuluyordu. Bu küçük yaratığa "Karabaş" ismini vermişlerdi. Aradan yıllar geçti. Karabaş kocaman olmuştu. Gelenler gidenler onun heybetinden korkuyorlardı. Adeta evde kuş uçurmuyordu. Bir pazartesi günü Cavidan Hanım köpeklerini yerinde bulamadı. Oldukça meraklanmıştı. Akşam üzeri kocası geldiği sırada gözlerine inanamadı. Karabaş tekrar gelmişti. Kocasına sordu : - Bey, bizim köpek akşama kadar seninle miydi? Mükremin Efendi : - Ne oldu da? - Sen gittin bizim Karabaş gözden kayboldu. Sen geldin buradaydı. Ben bir şey anlayamadım. Akşam üzeri limonlu yorgunluk çayından sonra, köpeklerini izlemeye karar verdiler. Ertesi günü kocasının ardından Karabaş da dışarı çıkmıştı. Kocası gelmeden yarım saat önce Cavidan Hanım çan sesiyle kapının açıldığını fark etti. Pencereden baktı. Karabaş gelmişti. Bu aynı şekilde bir ay kadar devam etti. Sonra Mükremin Efendi "işe gider gibi yaparak, dışarda bir yerde gizlenmek suretiyle Karabaş'ın nereye gittiğini öğrenmeyi" eşiyle kararlaştırdı. Ertesi günü kendisinin ardından Karabaş da dışarı çıkmıştı. Kuyruğunu sallaya sallaya sokaklar arasından gidiyordu. Niğde Caddesi'nden Bor çıkışına kadar onu takip etti. Karabaş yoldan on metre kadar uzakta bulunan kayalıkların altındaki bir açıklıktan içeriye girmişti... Mükremin Efendi, ertesi günü daha erken çıkarak aynı kayalıkların arkasına saklandı. Karabaş bir devlet memuru edasıyla sahibini farketmeden yine aynı yere girmişti. Kayalıkların arasından gelen bir ses Mükremin Efendi'yi oldukça şaşırtmıştı : - Oooo... Haceli! Hoş geldin! Mükremin Efendi kendi kendine : - Demek ki bizim köpeğin adı Haceli'ymiş de bizim haberimiz yok. Eve gelir gelmez olup bitenleri olduğu gibi karısına anlattı. İşe gitmediği aynı gün akşam üzeri Mükremin Efendi, merdiven başında oturarak Karabaş'ı bekledi. Önce kapı önünden sesler duyuldu. Sonra Karabaş burnuyla az açık olan kapıyı iterek içeriye girdi. Çanın çalmasıyla birlikte Cavidan Hanım ve çocukları dış kapıya bakan pencereye doğru koştular. Mükremin Efendi kayalar arasından söylendiği gibi bir edayla Karabaş'a : - Oooo... Haceli, hoş geldin! dedi. Karabaş önce sahibine dik gözlerle baktı. Sonra açık kapıdan dışarı çıkarak bir daha gelmemek üzere gözden kayboldu. Ardında tasması ve içindeki yemeğiyle çanağı kaldı. Bor - 20.04.1979 (1) Camız : Manda (2) Yarenlik : Sohbet (3) Enik : Köpek yavrusu

  • Nihat Özdal ISLAHEVİ HATIRALARI bir ıslahevi hatıralarından fil yüklü vagonlarla keşmekeş vadisine vardım zift kara gecede tutku yortusu bayramı örümcek ağı duyarlılığında hassas ve alınmasa da olur hediyeler kucağım boğulur gibi daralıyordu kısık sesli adımlarla düş yorgunu harap aceleci tanla birlikte sabahtaydım sen şimdi ertesini istersin eldesini yitirdiklerimin ben veremem hiç benim olmayanın dolambaz dünlerini
    Atilla Kaya ŞİLYAK ayın gözyaşları gümüşten yüzkesen bir soğuk ve kurak tepeler tanrıya en yakın yer ölümü yücelterek yoksaymak için eller üzerindeki bakirenin içine akan gözyaşları gümüşten esrik ayinlerle yürüyen adak kervanı ve dolunay aşksız ölümleri kutsuyor şilyak dolunayı büyüterek ay biriken gümüşten gözyaşları aşksız ölen bakirelerin * şilyak: inkalar döneminde ayinlerde çalınan telli bir müzik aleti Atilla Kaya M Tipi Cezaevi A-7 Ermenek / KARAMAN
    Arzu Çur BULUTLAR KUŞLARDAN ÖNCEYDİ Sıcağın yükseltisi şehirli kedi Ağzında ıtır rengi, gövden baştanbaşa ev Nereden geliyordun? (Balıkların yanından) Balıkların yanından geliyordun. Gelinciğin, ak armudun, güvendiren balın Tam zamanıydı. Dişlerin kamaşıyordu değil mi taştan? (Öyle güzel kokuyorlardı ki) Öyle güzel kokuyorlardı ki Kabak çiçeği, diş dolgusu, yürek avuntusu Kucağında bir buket sıcak. Terkisinde can sıkıntısının, nereye gidiyordun? (Bir deniz arıyordum) Bir deniz arıyordun. Sakin, sessiz, ölüm sıcağı taş huzur Bitik, yenilmiş, şöylece canlı. Bir adım önünde ikindinin, nereden dönüyordun? (Önceydi bulutlar kuşlardan) Bulutlar kuşlardan önceydi. Çekiç bulutlar, kaya gökyüzü, saydam şehir Işık gibiydin, hızlı. Sigara külü, soğan zarı. Nerede duracaksın? (Dilime çöktü uzay) Diline çöktü uzay. Demek uzamını bulacaksın.
    Ali Ziya Çamur KOŞAR ADIM Çizdiğim tüm çizgilerde Bir kırılma, bir bükülme var Denizine yaşam sürdüğüm. Attığım zar hep kırmızı düşüyor, Renklerin treninde Takılmış makas karaya. Sessizliği dokuyor bir alıcı kuş. Sesin gömülmüş gölgeye Zaman Yakana takılı zambak mı ki Mayalasın sevgileri... Gönlünü Yaprağına denk açmayanın Dökülür çiçekleri koşar adım
    Ömer Ekinci HOŞ SADA ANDIZ DERGİSİ mersin'den şairler gönlüne hoş sedadır andız dergisi şeyda bülbülünden gülüne bir sevdadır andız dergisi çok meşale yakacak dergi pak sevgiyle bakacak dergi hak tomurcuk ekecek dergi işte budur andız dergisi necip fazıl'ıda alacak nazım hikmet'ide bilecek her fikre eşit olacak hür sedadır andız dergisi hoş geldiniz şair gardaşlar andız'da şiir ile başlar nağmeler renk renk yaldız işler zümrüttür bak andız dergisi olgar değil dergi sahibi sizlerin andız dergisi olacaktır emrinize tabi her daim andız dergisi
    Necmettin Sarı TER VE TUZ Bir yere, bir yürek tüm ağırlığıyla çöktü mü kanayan bir yüz kırmızı bir karanfile dönüşür bir özlemi, bir kundakta uzun uzadıya beslemeye dönüşür umut yarını birkaç bin hasret için yeniden sağma sızısı başlar ve o gece doğan o çocuk ihtiyaç yarın hayatta ilk gününü geçirir, titreyen bir kaygıyı koynuna alıp yakın bir sömürüye yerleşir. Bir cep aynası,bir tabaka, ve bir muhtar çakmağı önce gösterişli bugün titreyen bir ömre dönüşür bir de üç cepli bir yelek olsa hani, ayakta durulacaktır. Buğday tarlasına açılan çamurdan bir kanal gibidir ellerindeki hatlar ve Beulah düşlerindeki ülkedir ancak serin bir yaylada gümüş bir ay gülümser bir kirpi o an, bir tırpan vuruşuyla canını bırakır gider. Ter tuzludur, hayat da öyle bugün dilini kaşıyan arsız susuzluk gırtlağına bir taş gibi iniyor damarlarını geren güneş Keşişboğan'da yüzüyor Kumocağı'nda askerlik anıları, arpada sarışın fukaralık, gövdesinde her ezilen günden arta kalanlar, hepsi tuzdan hayatlar, hepsi terleyerek terk eder hayatını. Kehribar tespih hacdan gelmiştir yarın buğdayın kaç teneke geldiğini söyleyecek kehribar taşlar midesine saplanan bu hesapsız korkuyu, saya çarpa vurgulamaya bir de, tespih hediye edilmiş ve değişmiştir oysa ömrü hep aynıdır ve tırnakla söke söke alınmıştır hediye hayatlardan farklı darbeler taşır ömrü ve keskin bir tırpanın, taştan bir duvarın önünde hep eğilmiştir bir çatan samanın orta yerinde soluk sarı rengi benimsemiştir.







    AnaSayfa - Andız Sayfası