Bahar/2006 - 5. Sayı






Ali F. Bilir

SAFLIĞIN ŞİİRİ

  • " Değerli şairimiz Ülkü Tamer, 13 Mart 2006 tarihli Sabah Gazetesi'nde yayımlanan "Saflığın Şiirini Özledim" başlıklı yazısının girişinde, "Evet saflığın şiirini özledim, 40'ların, 50'lerin şiirini. Cahit Sıtkı Tarancı'ları, Behçet Necatigil'leri, Ziya Osman Saba'ları, Sabahattin Kudret Aksal'ları, Cahit Külebi'leri, Muzaffer Tayyip Uslu'ları, Orhan Veli'leri, Oktay Rifat'ları, Ceyhun Atuf Kansu'ları, o yılların Melih Cevdet'lerini, Necati Cumalı'larını özledim," diyor. Belli ki, günümüz Türk şiirinin açmazlarına gizli bir gönderme yapıyor; "Duru, yalın, içten" bir şiir yerine, " dil oyunlarıyla, imge cambazlıklarıyla, kişilik cambazlıklarıyla örülmüş," metinlerin şiir sayılmasından duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. Şiirimize egemen olan olumsuz bakışı olumsuzlayarak okuru aydınlatıyor. Adı ister "yapısalcılık", ister "yeni eleştiri" olsun, günümüz Türk edebiyatını bu "postmodern" bakış yönlendirmekte, çıkmaza sürüklemektedir. Basılan kitap ve dergilerin, yapılan eleştiri ve övgülerin, verilen ödüllerin çoğu bu anlayışı destekler niteliktedir. Desteklemektedir, çünkü, ülke olarak 50'li yıllarda tanıştığımız, 80'li yıllardan beri küreselleşen sermayesiyle dünyaya egemen olmayı amaçlayan kapitalist sistemin çıkarı, bu doğrultudadır. Ayrıca, bu sömürgeci gücün çıkarlarının ülkemizi yöneten gerici, işbirlikçi siyasi erkin çıkarlarıyla da örtüştüğü bilinmektedir. Peki, içerik ve biçim olarak her zaman ulusal bir özgüllük taşıması gereken edebiyatın ülkemizdeki gidişi ne yöndedir? Yazınsal yapıtlar, şiir, öykü ve romanlarımızın çoğu yaratıldıkları koşullardan, tarihsel ve toplumsal koşullardan soyutlanarak yalnızca dile indirgenmekte; içi boş metin olarak değerlendirilmektedir. Bu bağlamda yapıtın önemli bir öğesi sayılan okur dışlanmakta; yapıtın yaratıcısı olan öznenin varlığı ise yok sayılmaktadır. Bu durumda, içinde doğup beslendiği hayata bir şey vermeyen, okurun dünyasını dönüştürüp güzelleştirmeyen, umut ve direnci arttırmayan, bu biçimsel metinlerin işlevi ne olabilir ki?! Sorunun yanıtını elbet aramalıyız. Ama sözünü ettiğimiz olumsuzlukların asıl kaynağının; yalnız maddi varlığımızı değil, sahip olduğumuz her şeyi, dilimizi, ulusal bilincimizi, özgül duyarlığımızı, düşlerimizi, saflığımızı talan eden; bizi kendimize yabancılaştıran sistemin de sorgulanması gerekir sanırım. Bu sorgulamaya değerli şairimiz Salih Bolat da katılıyor, " Şiirin günümüzde, özellikle on-on beş yılda, hayat yanından tamamen soyutlanmış, yalnızca dil düzleminde (sözcük oyunları, bilmecemsi anlam saptırmaları, ses benzerliklerine dayanan söz dizimleri vb.) gerçekleştirilen bir etkinliğe indirgenmesi de ayrı bir tartışma konusu…" (1) olduğunu belirtiyor öz olarak. Eğer modern bir Türk şiiri istiyorsak, Şair Bolat'ın yaklaşık on yıl önce dillendirdiği şiirimizin bu yaşamsal sorununu yeniden tartışmaya açmamız gerekir. Yoksa, çağdaşlık adına geleneği silen, her şeyi kendiyle başlatan bir anlayışla kendi şiirimizi var edemeyiz. Her şiir, her öykü kendi döneminde yazılır elbet, sonra zamanın ırmağına bırakılır. Irmak nereye götürür? Geleceğe taşır mı? Keşke bilinebilse! Ona göre davransa, yazıp çizmelerini ona göre ayarlasa sanatçılarımız. Belki bu konuda şair Ülkü Tamer ile Salih Bolat'ın söyledikleri; Nâzım Hikmet, Abdülkadir Bulut, Sait Faik, abahattin Ali ve Orhan Kemal gibi şair ve yazarlarımız yol gösterici olabilirler bize… (1) Şiir Sanatı, Yaşar Nabi Nayır-Salih Bolat, Varlık Yay., s.97-98 alibilirf@hotmail.com
    Ümit Sarıaslan YÜZÜNÜN ŞAFAĞINDA - Mustafa Yıldız'a - Zamanı soyunuyor çınar usul çıtırtılarla Her güz değişen hartasına karışmaya Sora somura ışığını ömrün karanlıklarının Dirimin eskil şarkısını çığırıyor kör doğa Nice uzak nece yakın ellerimiz de Bakar taş sağnağı içinden günlerin Eskiyen yüzümüz sesini arayan bir dize Çökünce eteğine anısı yitik kentin Sığınırım ben de soluğunun duldasına Toprağa döndü güneşler görmez misin Battıkça sularına uzar gözlerinin Çin'i Bir bulut ki başımızda memleket gibi gölgesi (Hangi Haziran?!)
    Ahmet Günbaş YAZ KIRGINI 1. Ben şurda kalırdım şuracıkta yazı altımdan çekmeseler Şurda bir zakkumun dibine sererdim kilimimi sararıp beklerdim aşk başıma Yağmurum rüzgârım yeterdi hani yağdırır estirirdim isteyene Şurda bir şarap salkımı olurdum kıyıda zeytin meytin emeklerdim Bir yarayı dolaşıp geldiğimi henüz söyledim güz telime Göç tadında kanyon serinliğine dağların selamını eklerdim 2. Ben şurda kalırdım şuracıkta Ay ipliğiyle dokunmuş tas yastıkta düşümü düş bilir kıvrılırdım Serçecik pürçecik tüttürürdüm çubuğumu Alnımda mısır püskülüydü zaman böğürtlen öpüşlüydü unuttun mu (Nazlıca gererdin yelkenimi İçimin en daral sokağına taşkın pazarlar kurardın Haraç-mezat eksiltirdik kederi) Ters dönen uçurtmalardan bu kanama Ordan söküldü gökyüzü Dalgın bir güvercinin teleğinden kırılıp dökülerek akşama Durdu günebakanların görklü yürüyüşü Bir köşeden seğirtmenin cümbüşü çekti ayak izini tuvallerden Cümbürçiçek birbirine üşüştü Kirpiklerinle yaşıtmış meğer kumlara gömdüğün hançer Hışırtısı sobelendi suçüstü ahmetgunbas@hotmail.com
    Aziz Kemâl Hızıroğlu BİR KADIN... IRMAĞA ŞİMDİ... bir kadın duruşuyla sarılıyor yalnızlığıma morlu kadın eflatunlu beyazlı en çok siyahlı usulca sarsılmalar telâş anaforunda zeytin karasından suskular savruluyor gülüş noksanlığından yaprak sarısı bir kadın iniyor çıkıyor merdivenleri incinip duruyor incitme korkusundan çiçek kurutanlar yanaşamıyor yanına çünkü o bahçeleri izinsiz sulayanlardan çünkü o çiçek kurumasına dayanamayanlardan bir kadın katıksız ekmek günlüklerime fırtınayı içerde tutuyor acısını kutsuyor ebemkuşağının aklını yıkıyor sevgisiyle kalmalardaki eksik gitmeleri azaltır korkusundan yırtılan boşluğa aşktan yama arıyor bir kadın kıvılcım ordusuyla yerleşiyor yüreğime tutkuları yansın diye güneşe dönüyor salıyor şafak örgülü saçlarını salıyor güvercin kıskandıran kanatlarını ruhu boşaltılmış uzak köylere bir kadın tarihi besleyen sabır siperleriyle dolanıyor tuz biriktiren kıyılarımda dolanıyor bir elinde kelebek diğerinde ateş böceği işte! camlarda tan yeri! yine daldı dalacak biliyorum çakıllı masamdaki ateşten ırmağa şimdi azizkemalhiziroglu@hotmail.com
    Pali Canon SPASTİK SEVİ bisikletiyle gezintide spastik bir çocuk parkın bisiklet ve/ya kaykay yolunda önüne çalılar çıkınca dönemiyor etrafını ve geçemiyor da ve sıkıntı basıyor yüreğini spastik seslerle kendini eziyor öz ben kimim diye hıçkırıklarla ağlıyorum spastik evrene parkın iyiliği o derindeki geliyor yeşilin ferah parfümünden zor ve acı sarsılarak sevgiyle çocuğa yatıştırıyor Anastacia'nın bir şarkısı gibi iyi olacak her şey güven bana ey mavi yaprak tirşe rüya: palicanon@mynet.com
    Bülent Güldal * "GÖNDERE ÇEKİLEN KARANFİL" İnsanın üstüne sağanak bir yağmur gibi boşalan bombaları,mermileri,öldürüm aracının akla hayale sığmayanını gördükçe henüz uygarlıktan söz edilemeyeceğini anlıyorum.Adamın biri, yönettiği halkına şöyle sesleniyor;refah düzeyinizin artması,mutluluğunuzun devamı,ekonomik bağımsızlığınız için bir başka ulusun ya da halkların her türlü hakkını ele geçirmek vazgeçilemeyecek bir zorunluluktur. Bu ricaya,emre,dileğe vb. söyleme yönetilen kalabalıktan herhangi bir tepkinin gelmeyişi,yönetimle sessiz bir ittifakı gündeme getiriyor.Çoluk çocuk,hasta,yaşlı demeden bir başka ulusun ya da halkların boğazlanması ve güneşten,topraktan paylarına düşenlerin gaspı,olması gereken doğal bir eylem sayılıyor adeta.Bu duruma,azınlıkta kalan bir tek şair başkaldırıyor.Onu da zaman duyuyor şimdilik kimseler duymasa da: "hey ülkem!ben senin kurşun askerin Bob/Oregonlu vatansever(!) doktorun oğlu/ölümün kıyısına sıkıştırdığım/şu çocuğun bakışından az önce/kuşkuluydum haydutluğumdan:şimdi biliyorum/ah ülkem bekleme artık/utanç aynalarına yerleşiyorum// Üşüyorum ağlıyorum yanıyorum/saymak yok mu ölüleri-en zoru o işte/insan hakları kürsüleriyle dolu okullarda/halkların özgürlüğü düşüyle büyümüştüm/şimdi çocuklar düşürüyorum yabancı bir ülkede/kan gölleri büyüyor içimde// Alınlar hala alınsa çocuklar hala çocuk/kim yıkayacak içimdeki kirli şeyleri? /devrilen serçe gözler serçe gibi pır pır/son bakışlarını sundukça umarsızlığın/üşüyorum tek kişilik/ağlıyorum yanıyorum yetmiyor// Vicdanım otopside kuyuda kan kaybediyorum/içimdeki nar taneleri boğuyor/dostluğu unuttum omuzlara dokunuşu/robotlaşan usumla raks ediyorum// Bağdat'da gece yarılarına kapanıp kalmıyor yas/yeraltında yerüstünde kimsesiz hayat/incittikçe beyazı al kana dönüyorum/korkular hücresinde volta üstüne volta/üşümeyi ağlamayı yanmayı/durduramıyorum// 'kuşla uçamayan yılanla yaşlanır' derdi dedem/çok oldu saymayı bıraktım düşürdüğüm kuşları/artık vurmak susmak ve utanmak tek işim/hadi Robert zamanıdır boşalt düşevini/hadi silahım arsenik kusan tek arkadaşım/oturup ölülerle yalnızlığı arttıralım-nasılsa/kalabalığı sevmeyi yakıştıramadık kendimize// Her gece duvarda bir deliğimiz olsun/cinayet çıksın içinden leş çıksan ve akbabalar/sarı yaprak yanık çiçek ölü çocuk/sonra dönüp yerleşelim uyku niyetine/yattığımız günlük ölümlere// Soluk soluğa aktıkça kan/yandım anam'lar kurşun külçeleri/gelecek arasın dursun onuru-ben zulada/nicedir düşlerime sokulmuyor sevgili/yine geç kaldım terk etmek için/kul kalmayı seven gururu baltalara// Mevsimlerine çağıran papatyalardan utanıyorum/kollarımdan ellerimden alnımdan/ve anılarımdan utanıyorum/hele sen yok musun mavi gök en çok senden// Külleri sıcak ormanlar yeniden yakıldıkça/utanıyorum tarihini unutmuş mimiksiz yüzlerden/utanıyorum Arapça sancıların evrensel hüznünden/damarlarını ses geçirmez kıldığım/ sağır yüreğimden// Paramparça bir öyküyüm şimdi biliyorum/biliyorum inilmez çıkılmaz bir uçurum/bekleme ülkem bekleme/süresiz ikamete hüküm giydim utanç aynalarında/eski yüzümle gelemiyorum"(Sf.28-32) Sevgili şair Aziz Kemal Hızıroğlu'nun Tümzamanlar Yayıncılık'tan çıkan Göndere Çekilen Karanfil isimli şiir kitabından alıntıladığım yukardaki dizeler,uygar(!) insanın yapıp etmelerini göstermesi açısından yoruma gerek bırakmıyor.Günün yirmidört saati tanığı olduğumuz öldürümlerin öznesini dillendiriyor şair.Onun ağzından dinliyoruz tanığı olduğumuz katliamları.Gün yüzüne sızan bir de pişmanlık var;birinci,ikinci paylaşım savaşlarını,atom bombalarının topluca yok ettiği insanları,Avrupa'nın göbeğinde yarattığı vahşeti,Vietnam'ı,Kore'yi ikilere bölüp kardeşi kardeşe düşman ettiğini unutuveriyor savaşkan özne.Bir anlık pişmanlığını ardına saklayıp yeni katliamlara soyunuyor.Yetkin insan çok mu uzakta acaba? Şairin kimliğine dair ipuçları veren 'defne içinde' isimli şiir,fırtınalar içindeki bir ömrü önümüze seriyor. "muvazzaf çiçektim saksılara sıkıştırılmış/unutmalarda süslendi kaldı gövdem/eletekdivandım dost kavuşmalarda/ayrılıklarda toz duman içinde// "kimsenin tanımadığı direnişlerden geçtim/yazamadı belge dipnotlarda kaldı gerçek/her güle bir parça omuz bıraktım/mektuplarda har bülbül içinde// "akşamdan vurulan fırtına yaprakları/taşıdım durdum illegal sessizliğe/kalem kağıt kokulu sabahtı kuryem/dönüşlerde tuz yara içinde// "kokusunu satanlarla çiçek yiyenler arasında/düşürdüm sevda tebliğlerini/karıştırdım kim kurbandı hangisi cellat/karanlıkta köz zindan içinde// "sustuklarınca kaldı güzellik yarım yamalak/her kusurda yüzde yüz değişiklik/en iyi helva uzak komşuda sanıldı/içdenizlerde pay hüsran içinde// "ölümlü olanlar düşünsün ölümsüzlüğü/ben çok öldüm dirildim öfkem adına/kuş resminden başlamıştım hayatı sevmeye/şimdi göç yollarında ses defne içinde"(Sf.10-11) Ülkemin edebiyat dergilerinde izlediğim şiirlerini topluca okuma fırsatı veren sevgili şair Aziz Kemal Hızıroğlu ,Göndere Çekilen Karanfil'de incecik bir gül dalı olarak çıkıyor karşımıza:Denizin kokusuna doğru akan anlaşılır bir su,zirvesi karlı bir dağ ya da.Hangi yönden bakılırsa bakılsın hayat gibi anlaşılır ve sade.Hayat gibi yüce.Kendini arayanların arasından bir yol sıyrılıp,göz düşürün şairin dizelerine.Seveceksiniz. bulent.guldal@mynet.com
    İlhankemal GÖZLERİNDEN GİRİLİR BU ŞİİRE 5. gün, ziyan yine: gece gözlerine yağmur yağıyor- muş. daralmışsın baş döndürgen sonsuz mavide: gülmek, tedirgin ayna. içinin göğü kalbine kırıl- mış. ah yanıtsızım! zifir örmüş odana zaman örümceği, bun'çin küsmek seğirmiş sol yanağını, yüzün, o yetim çocuk! 4. hayat sırlambaç oyunu! çıkmıyormuş ortaya kut- lu günler. radde mi denirdi tahammülün sınırına sizin orada? buradan görülmekte; uçurum ağzında zambak. kokuyor- sun. dudaklarını-n kıyısında firari bir tebessüm var! 3. fakat ruhum, kim anlar! şehirler öyle yalnız- lık. bu duman izleme sineması canhıraş dolu, boşaltmışlar iyi şeyler meydanını. mitingler paydos! 2. düşler benzemiyor kalbine: herkes kendine a- şık. ben senin aşkına ipsiz uçurtma! söz! 1. neyi kurtarabiliriz savrulmadıkça: kasırgadan korkmamalı-imiş 0. yokşehir, nisan 2004 ilkemal@hotmail.com
    Zeki Karaaslan KANIN HALLERİ "bilginin efendisi olmak için çalışmanın uşağı olmak şarttır." (Balzac) ısıt pınarın suyunu, yaz: üşengeni "üşümede kalbinde o kardelen!" göç yolları heyelan, gelmez beklenen yolcu, ayaklarım kahırdan açmakta senin çiçek diye tutturduğun dikeni! küllenmiş ateşin yüreğinde; kokmakta gülümüz! acının balçığında yetişen zambaktım; aşmak öğlendi, ölesiye göğe baktım bi zaman! esrik o günlerden kaldı bendeki bu alışkanlı: nü içmek şafağın rakısını, ömrünü duvarla tokuşturmak. Safari şiirin, yakılmışsa orman: rüzgardandır. an söğüt beli, aşk dokunur bana. yontum başka nasıl anlatmalı çok kırıldıklarımı? kanayan hallerini avuçlarımda mı taşımalı? bilemiyorum içimin dere kenarı: suskum hangi suda derkenar etmeli bu türküyü! baran, şairin dili! ıslanmışsa çöl, bundandır. zekikaraaslan@mynet.com
    Sedat Kısa NERUDA BENİM SEVGİLİM Giz ehli, Bal çığı, Bir kız sevdim. Dilim; Kıy afetim. Tellerle ör gülü. Kabuk kanırtarak kendini, Çiçek çatlatır nar kozunda. Kalbim terk etme gövdemi. Gök tüyle mi tartılır, Işık gürültüyle! Ve ayrılık, Bundan böyle Benim değildir Aşk içermediğinde. Ben bir kötüye işaretim. Herkes yaşadığı cinneti Aldırmak isterken... Bir cenin eti taşıyor karnında. Su İzi Dil Ara Neruda benim sevgilim! Tüm yabancı sözcükler adına Türkçeden özür dilerim. sedatkisa@gmail.com
    Serkan Özer ŞİİRE SESSİZLİK DAHİL bütün sayılarla içimde oluşan zaman zaman: boş kümeyse boş anlatırım zincirlidir ayaklarım, ellerim... yol kenarlarımda selvi ona gitti kuş, ona kondu kuş... kimin sessizliği bu tüylerimden dökülüyor şiir önsözlerim kaldırımdaki boyalı çocuğum çizmemişler gölgemi henüz bir çay evini şekerle karıştıyorum ( bazen aklımı ) ellerimde şeytan uçurtmaları sonra, yoz arabalarda aşina yüzler o arabalar kumda manevra yapanlardan sarı bir ışık görsem de çatının üstünde kalabalıklar içinde kim aydınlanır ki? tek kişilik yatak, çarşaf üstü kağıtlar bozguna uğramış çiçekli böcekli şiirler eksik örmüşüm düş duvarlarımı dilime para verseler susmaz eskizimde kaldı denizatları sakin bir odada su bitti, göründü kara... serkanozer1981@yahoo.com
    Ahmet Bozkırlıoğlu KAPALI KAPILAR Buzlu bir oluk akıyor Sırtımıza Damarlarımızda kördüğüm olmuş Bir yılan ağlıyor İçimizde açlıktan ölen en son leylek Ona kör kör bakıyor Dilenciler kırbaçlıyor çıplaklığımızı Yalnız saçımızla sakalımız büyüyen Celladın önünde eğilmiş başımızla Biziz sallanıp yıkılan Tuttuğumuz dallarda sallanan bir sarkacız Zamanın uğursuz ıslığıdır Kulağımızda patlayan Ahtapotun kollarına doğmuşuz Boşuna vuruyoruz kapalı kapılara Tekmemizi 11 Aralık 2005 Mersin, Sığınak
    İbrahim Tığ TELAŞ sabah telaşlarım örtmüyor çıplaklığımı bedenim kadar nereye yaslanır kokum ve nasıl iliklenir tenin sokak yosmalarına bir türkü, şiirimsi biraz sofrada yaşanmış aşklar -su yeşili gözlerinde damıtılmış hüzünler- düş kırıklığından yorgunluğu yıkık bir tapınağın nasılsa sevinçlere çıkmaz acı kin kokulu çiçekler açar ibrahimtig@mynet.com
    İsmail Cem Doğru ŞİİRDE İNTERNET BASKISI Bugünün garip gündemlerine alışık bir toplum olma yolunda emin adımlarla ilerliyoruz. Bu garip gündem ne yazık ki şiiri de benzer biçimde etkilemektedir. Özellikle şiirin teknolojiyle beraber yayılma alanının gelişmesi yarattığı sonuçlarla beraber korkuyla sorgulanmaktadır. Pek çok farklı görüşün kendini gösterdiği bu alanda görüşlerin iki cephe etrafında biçimlendiğini gözlemliyoruz. Bir tarafta internetin yükselen şiire zarar verdiğini düşünen ve editöryal bir müdahalenin söz konusu olmadığı tüm alanları şiir adına reddeden bir kesimin varlığından söz edebiliriz. Çoğunluğu dergilerde bir çıkış yakalamış yetkin isimlerden oluşan bu grubun karşısında biraz daha karışık bir grup bulunmaktadır. İlk tanımladığımız gruba oranla bu grubun şu an açılımını yaptığımız konu hakkında ortak bir düşünce ekseni oluşturma çabası bulunmadığını hemen belirtelim. Bu gruptaki şairlerin bir kısmı yetkin bir edebiyat dergisini hayatında bir defa bile eline almamıştır. Yine önemli bir kısmı kendi şiirini toplumun tüm kesimlerince adı ezbere bilinen ve neredeyse 30-40 yıl önce ölmüş şairleri örnek alarak oluşturmaktadırlar ve edebiyat adına yapılmış güncel çalışmalardan bihaberdirler. Burada benzer örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak söz konusu bu kesimin içine aldığı bir başka gruptan söz etmek gerekiyor. Asıl üzerinde durulması gereken grup da onlar. Çeşitli gerekçelerle dergilerde yer alamayan, kabul görmeyen ama kendini geliştirmek, değiştirmek yerine küsen bir kesimden söz ediyorum. Bu kesimin de kendine internet dünyasında yer bulduğunu belirtmeden bu konuyu sürdüremeyiz. Şimdi bandı tekrar başa sarmalı ve internet kullanıcısının profiliyle yola devam etmeliyiz. İnternet şiirciliği ile dergicilik arasındaki temel farklar bilinmeli ilk etapta. Bir edebiyat dergisi genelde şiir adına yeni bir önerme hazırlığını temsil eder. En azından önemli şairler bunu böyle kabul eder. Çünkü edebiyat dergiciliği ticari bir başarı beklentisiyle yapılmaz, yapılamaz. İşin mali boyutu da göz önüne alındığı zaman doğru veya yanlış her edebiyat dergisinin bir iddiası olduğunu görüyoruz. Tabi tüm bu aksaklıklar ışığında tarih pek az dergiyi bildirisi ve önerileriyle beraber geleceğe taşımaktadır. Geri kalanlar ise adlarıyla beraber yok olmaktadırlar. İnternet şiirciliğinde ise durumun bu şekilde net tanımlarla kendini göstermesini beklemek neredeyse imkansızdır. Özellikle maliyetlerin son derece düşük olduğu bu ortamda birbirinden farklı amaçlara hitap eden site olduğunu görmekteyiz. Yetkin şairlerin kurduğu edebiyat ve şiir sitelerinin yanı sıra bu konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan insanların da bu işin içinde olduğunu görüyoruz. Yetkin isimlerce kurulan sitelerin editöryal bir çalışma neticesinde oluştuğunu düşündüğümüzde şiir adına herhangi bir olumsuzluktan söz edebileceğimize inanmıyorum. Kendi beğenileri doğrultusunda sitesini oluşturan editörün niteliği ise internetle ilgili bir sorun değildir. Şu an yüzün üzerinde edebiyat dergisi bulunması konusunda da aynı kaygılar ve tartışmaların yaşandığını biliyoruz. Burada asıl incelenmesi gereken çalışmalar diğerleridir. Şiire dair herhangi bir tabansal çalışması olmayan, bu konudan herhangi bir sevgiyle beslenmeyen insanların pek çok konu varken neden şiir sitesi sahibi olmayı tercih ettikleri konusu çok iyi irdelenmelidir. Bu konu toplumumuzun geleneğiyle taşıdığı değerleri güncelleştirememesiyle özetlenebilir. Yani bu insanların toplumun muhafazakar değerlerinden faydalandıklarını belirtmek ve tartışmaya açık bu konuyu daha ayrıntılı işlemek gerekiyor. Başarı insanın terbiye edemediği ve etmemesi gereken bir içgüdüdür. Başarı sonucunu iktidarla özdeşleştirir ve iktidar her alanda kendini insana dayatır. Ancak emperyalizm tüm egemenliğini sınırlarıyla var edemeyen -dışa bağımlı- toplumların iktidar alanlarını kendi eliyle biçimlendirme işini başarıyla uygulamaktadır. Bu alanları genişletmeyen emperyalist dayatmalar sınırlı sayıdaki "kavram" başına yüksek bir insan kitlesi düşürerek huzursuz ve yabancılaşmış bir toplum yaratma hedefinde emin adımlarla ilerlemektedir. Yani elimizde iktidar olabileceğimiz çok az alan var ve çok insan var. Rekabet yüksek. Bu başarıyı getirir diyorlar ama bunun getirdiği şey ne yazık ki giderek birbirinden uzaklaşan bir toplum. İşte internet bir toplumu en çok bu zaafıyla ele geçirmektedir. İki adım ötesinde bulunan insanlarla sohbet etmekten aciz bir toplum yaratarak aptal bir aletin başında belki de hayatı boyunca görmek istemeyeceği insanlarla yapay dostluklar kurmayı özendirmekte ve amacına ulaşmaktadır. Bu istismar için şiir çok iyi bir malzemedir. Çünkü sınırlı iktidar alanları içinde biçim olarak uygulanması en kolay üretim olarak görünen şiir, pek çok insan için psikolojik bir kurtuluştur. Gerçek hayatta somut karşılık bulamayacak bu zaafın en iyi giderileceği yer de kuşkusuz maliyetlerin en düşük olduğu internet olacaktır. Kimsenin müdahalesi olmadan kendi şiirlerini kendilerine ayrılmış sayfalara asan insanların benzer durumda olan insanlarla bir arada gerçekleştirdikleri bu rehabilitasyon -bazılarının deyişiyle mastürbasyon- yöntemi site sahibince çok başarılı bir şekilde istismar edilmektedir. Nitelik kaygısı olmayan bu insanlar için tek belirleyici unsur günlük site giriş istatistikleridir. Gelin biz buna tıklanma oranları diyelim. Sitenin kazanca dönüşmesi bu tıklanma oranlarına bağlı olduğuna göre site sahibi şairin şiirlerini sorgulamak gibi bir kaygı içine düşmeyecektir. Bunun yerine daha çok şiir yazmasını, daha çok siteyi meşgul etmesini teşvik edecektir. Burada şu soru akla gelebilir: "Site sahibi bu çabayı neden yetkin şairlerle iş birliği yaparak göstermez?" Göstermez. Çünkü bu tür popülist açlığını terbiye etmiş olan şairin emeğinin karşılığını istemesi söz konusudur. Eğer aynı ticari sonucu alacaksa diğer şaire neden bir bedel ödemeyi kabul etsin? Yapılacak şey bellidir. Kendini başka alanlarda gösteremeyen veya yukarıda belirttiğimiz iktidar eksikliğini başka alanlarda giderememiş isimlerden kendi kitlesini yaratmaya çalışmak. Bugün şiirle hiçbir ilgisi olmayan insanların şiir sitesi kurarak yaptığı tam olarak budur. Kimileri daha da ileri giderek yasal boşlukları değerlendirip önemli şairlerin şiirlerine yetki almaksızın sitelerinde yer vermektedirler. Hiç olmazsa bazı sitelerin bu konuya duyarlılık gösterdiğini biliyoruz. Bir de küskünler var demiştik. Onların durumu biraz daha farklı. Çoğunluğu bilgi birikimi bakımından diğerleriyle kıyaslanamayacak bu insanların dik başlılıklarına yenik düşmeleri ne yazık ki herkese zarar vermektedir. Çünkü geçerli olmayan çalışmaların meşru savunma geliştirme eğilimleri bu kitle tarafından örgütlenmektedir. Pek çok önyargı, hurafe, senaryo ve demagoji bu kitlenin eğilimlerinden beslenmektedir. Şiirlerini kabul etmeyen kesimleri tekelcilikle suçlarlar. Aslında hiçbir ortak yönleri bulunmayan pek çok kesimi bu eğilimler bir arada tutar. Bir süre sonra dergiler dışında kalan tüm kesimlerin edebiyat dünyasına bir alternatif oluşturduklarını düşündükleri görülür. Hatta kimisi daha ileri gider ve yetkin şairlerin internetteki şuursuz yayılmaya gösterdikleri tepkinin koltuğunu kaybetme paniği olduğunu düşünür ve buna sımsıkı sarılır. Tüm bu gerekçeler ışığında yetkin şairlerin ve önemli dergilerin bu çıkmaz içinde çok masum göründüklerini doğrudur. Ancak ne yazık ki gerçeğin bu olduğuna inanmak çok güç. Çünkü mevcut yayılma alanlarını boş bırakan ve şiir sevgisiyle beslenen kitlelerle aralarındaki mesafeyi kısaltmak için hiçbir çaba göstermeyen şairlerin, dergilerin veya çalışmaların masum olduğuna inanmak mümkün değildir. İnternet giderek yayılacağına ve bu teknoloji yasaklanamayacağına göre, dergiler ve diğer yetkin kurumların bu alandaki yerlerini almaları bir zorunluluktur. Tabi bir belirlemelerle birlikte bu alandaki yerlerini almış sitelerin desteklenmesinin ne denli önemli olduğunu ayrıca vurgulamak gerekir mi bilmiyorum. Ancak emperyalist sömürünün önünü kesmenin ve kitleler arasındaki mesafeyi kısaltmanın tek yolu budur. icemdogru@e-kolay.net
    Eda Keskin BİR DENEME: ÖYKÜ ŞİİR: ODADAKİ YALNIZ ÖYKÜSÜ I //Kimsesizlik doğar yankılarından sessizliğin gidip geri dönemeyen seslerin çarpıştığı yerde kelimeleri başıboş bırakan Onsuzluk, O yangının, Sığ cümlelerden ırak Tekrar canlanıp Ateşten kül, külden ateş yapmasını bilen gözlere dönüşüvermesi miydi// Zorunlu sessizliğin yankıları duruyordu içinde. Durmadan yere damlayan ve döşeme üstünde ıslak kargaşalar yaratan sesler bile bozmuyordu sessizliği. Odasının duvarlarına baktı, kaç gece ve kaç gündüz üzerlerine gelen duvarlarda aradı tekrar, bulamadı, masasının üzerinde duran birkaç resme takıldı elleri. Mutlu anıların mutlu, şimdi bir o kadar mutsuzluk veren fotoğraflarına süründü gözleri. Gülümsedi. Üniversitenin o kendine özgü, coşkun bahar havasında, ürkek ceylan gözleri bakıyordu fotoğrafın öte ucundan çünkü, içleri sevgi doluydu ve anlayan gözbebekleriydi gördükleri... //Şimdi, geçmiş zamanda hapsolmuş, bulanık kalmış gözlerin buğusunda, suyun kıyısında duran ceylan bakışlı sevda, atlıyordu gözbebeklerinde aşkın sevinçle sıçrıyordu o yana ve bu yana -------!!!Bir tüfek sesi!!!-------- ormanın ortasında Aşkın gözlerinde şaşkın "neden?"ler... Ceylan kaçtı kirli adımlarından bir ihanetin// Fotoğrafta gördüğü sevgi dolu yüz.. Eski anıları canlanıyordu gözünde ve içinde asla bitmeyecek sonsuz sevgisi...Sevgiyle dolu olsa da asla bir daha canlı göremeyeceğini bildiği kızın yüzünün her bir noktası büyülüyordu O'nu...İsyan birikiyordu içinde, suçluluk duyuyordu. Kaybetmişti çoktan ve haksızca, konuşmadan, açıklamadan, ihanetin en büyüğünü yaparak hani o bedenle olmayan...Bir "söz" vermişti, bir "söz", "namus" demekti, bir söz vermişti Ceylan'ın annesine. Üç sene önce, nedenlerini söylemeden bahane bir yalanla ayrılması gerekmişti O bilmeden. // Yalan söylemeliyim sana, Söylemeliyim Oysa ki bilirim, Bitmeyecek hasretim Duvarlar üstüme gelecek Tek tek Kaybolacak yalnızlığım bile, Hiçliğin ortasında Evren yok olacak Sen, TANRI'm!// İçi yanıyordu. Ceylan bırakmamıştı ki O'nu, tarihinde hiç bir zaman. Kavramları söküp bir bir atarken yarattığı uçurum kenarındaki yaşamında hiç bir defa bırakıp gitmemişti. Varoluşu keşfetmek için damarlarında dolaştırdığı zehire bile sırtını dönmeyip yaşama döndürmek için tutmuştu ellerini. Hayatında onu isteyen, yaşamı için kendisinden çok emek veren vefakar bir güzel sevginin ve bilincin elleriydi onu hiç ama hiç bırakmayan. //Ellerini bıraktım Düşüyorum uçurumumdan, Onlardır ellerin: Acıtırlar içimi Tarihimde en zor anda beni tuttular, Ve sonunda BENdim bileklerini kesen Düşerken, İhanetimi sundum sana...// 29.07.2005 tt_dergi@yahoo.com
    Sezgin Öndersever TAŞ Hiçbir söz ayakta duramıyor, sana yetişemiyor sesim. Ellerimdeki elekte çakıl da yok, armağanım boşluğa. Yazısı silinmiş lahit anlamlıdır, anlamlıdır zift dökülmüş dudak. Damlaya nasıl uzanırsa çöl, öyle uzanıyorum tenine. Bu sen değilsin, bu mermer bu... musalla taşı... Söküyorum kendimi senden, geciktim son cümleye, bekleme içime yol alırken bunca güz, imzamı atıyorum solan her şeye. Kimse süpürmez beni döküldüğüm yerden, yalnızlığı, herkesin sakladığıymış morfinli kalabalıklarda... Uykuya nasıl uzanırsa rüya, öyle uzanıyorum yokluğuna. Bu ben değilim, bu mermer bu... mezar taşı... sessizedebiyat@mynet.com
    Kemal Çubuk BEGONYALAR KONUŞURKEN (*) Yüksekrütbelerinalçakduygularındandevşirdiğimyaşamaya…(**) -- kendinden geçiyor -- hiç uyanmasa keşke İpince yoruluyorum Bir yerin bir göğün kulak memelerinde Öyleyim, şuradayım, biçimsizim Dibim bir aydınlık bulsa Gölgeler kadarım Ve bir saksı çiçekte Açıyor, hiçbir şey gibi bir şey Upuzun bir yüzyıla yerleşiyorum Bin dokuz yüz seksen küsürde Dalından düşerken bir at kestanesi Başımda ol'manın uğultusu Ve vakur, kemiksiz bir ilmek Begonyalar da konuşurken * : feylesof A , nicedir kılıç biledim size feylosof C'nin sözleriyle ** : adını ezberlemekten unuttuğum ve asla edinemediğim…yaşamak… *** : "göğsümde ayrık otu…ölü-m yıkayıcısı…çakıl taşı… Göğsümde ucube bir güzellik gibi ses-sizlik Ve akşam olması gübegündüz bir ahmağın Bulutlanması içtikce tüm günlerin"
    Uluer Aydoğdu BÜTÜN: GERÇEK OLMAYAN "Bir zenci, bir hayvanım" diyordu Rimbaud. Gökyüzüne batan ince bir kıymık. Boşluğun kıvrımlarını izleyen bir soyun mensubu. Çok uzaklardan geliyor. Ataları güneş, su ve rüzgar. İşte şairlik hırkasını çıkarıyor, böyle düşünen bir özneye ihtiyacı yok. Bir cins değil çünkü, yalnızca biricikliği, tekilliği özlüyor. Çölde ve giderek boşlukta konuşuyor. Elinde bir balyoz var, dediğim bu. Ben de bir primatım. Rüzgar gibi kendimi yayıyorum. Varlığa doğru. Orada karşılaşacağım kabilemle. Şiir, onlarca katmanın altında ezilen varlık düzeyinde mümkündür. Varlık, aldığı darbeler, ezikler, yaralar adına konuşur şairde. Onu tanımlayan budur. Varlığın eşiğine doğru. Mekanın akışkanlık kazanmasıyla şair onu kayarak kat etme kabiliyetine kavuşur. Böylece şiir temsiliyet olmaktan çıkar. Şairin nesnesi olmaktan çıkarak 'oluş' olur. Yurdu 'oluş'tur şiirin, bir yerden bir yere gitmesi bu 'oluş yurdunda'dır. Mekan ve zaman böylece 'tutan' değil, durmadan bırakan olur. Bu yüzden şair mekan ve zamanı tutmaya çalışmaz. Kendisi de tutunmayı bilmez. Çünkü mekan ve zaman sürekli 'oluş'tur. İnsanın tedrici olarak aldığı biçimlerden biridir vardığı yer, örneğin aşk hali. Örneğin yalnızlık hali. Örneğin vuslat hali. Örneğin şiir hali. Hallerden hallere. Her hal yerleşmek için değil terk edilmek için vardır. Varılır ve gidilir. Bir hale yerleşmeyi reddeden şair bulunduğu hali böylece ağırlaştırmaz. Göçebe gibi. O hale geçici çadırını kurar ki bu Anny Milavanoff'un GÖÇEBENİN İKİNCİ DERİSİ isimli çalışmasında vurguladığı gibi "mekanın mekana bırakılması"ndan hareketle yeryüzü hallerinin yeryüzüne bırakılmasıdır. Öyledir, şair de mekanı mekana zamanı zamana bırakır. Onlarla ilgilenmesi tutma/tutunma biçiminde değildir. Bu yüzden saatle zamanı, çitle mekanı çevirmeye çalışmaz. Zaman ve mekanı tutsaklaştırdığında aslında kendisini tutsaklaştırdığını bilir. Böylece izin verir zaman ve mekana, bırakır aksınlar, böylece kendisi de akar: Process of becoming… Oluşunu sevdiğim! Bu, kainatı karşılamanın göçebe yöntemidir, onunla birlikte olmanın. Tepki veren insan yeryüzünü kendisinden ayırır, bu yüzden onun kendisine yöneldiğini, kendisine etki yapmaya çalıştığını düşünerek refleks olarak tepki verir. Buradan deneyim çıkmaz, yaşantı oluşmaz, karşılaşma olmaz. Olsa olsa mücadele, kavga, boğazlaşma. Göçebe gibi şair de kavgalı değildir yeryüzüyle. Yeryüzünün hallerini karşılar. Her karşılama aynı zamanda da bir buluşmadır: Zifaf. Düğün. Şenlik. Şölen. Karnaval. Hasat. Her karşılama ben-sen, iç-dış, içerik-biçim ikiliğini bozar. Böylece ne ruh kalır bedenden ayrı ne de beden ruhtan ayrı. William Blake'nin Cennet ve Cehennemin Evliliği isimli şiirinde söylediği gibi "ruhtan ayrı bir beden ve bedenden ayrı bir ruh" yoktur. 'Oluş'un içi dışı birdir, diğer bir deyişle o içi olmadığı için dışı olmayan ve dışı olmadığı için de içi olmayandır. İç olmayan bir dış, dış olmayan bir iç. Durmadan, her an, an ve an bir tanedir ve salt bundan dolayı da gerçek değildir. Biz bir tane olanı kavrayamadığımızdan dolayı bu böyledir, sınırlı ve nispi olan parçanın bir özelliğidir bu. Gerçeklik çokken, bir dolu gerçek varken bir tane olan Adorno'nun dediği gibi bir bütün olduğu için mecburen gerçek değildir. ulueraydogdu@gmail.com
    Akın Zayim SICA (CIK) Şiirin gölgeleri yeşeriyor, bir parça umut bulutunda Alırsam başımı, dönüyor dünyamın kıpır kıpır kıpırtısı Ay Geceler düşüyor / döngün yörüngeme Islatılmış saçlarının örgüsünü topluyorsun Şiir niyetine Geçmiyor günlerimin şeytan pabuçları Ayartıyorsun ayaklarımı süzülen yolculuklarıma Biletimi kesiyor hayatının Sıcacık dizeleri Cık diyorsun Uykumun bölünemez düşlerine akinzayim@hotmail.com
    Sean O' Brien AYRILIŞ Uzaklara gidiyorsun yıllardır ve şimdi şaşırmadı hiç kimse Senin fırtınadan sağ salim geri dönmene. Ekip, geçmiş sıkıntıdır: Onlar kullanabilir kendilerinin ve senin gemiciliğe ait adlarını. Bu yüzden otur, bardağını doldur ve konuş Tüm sen olmayanı, seni burada tutan Duygulu dostlarının arasında Islak ve soğuk öğleden sonralarında içkili klüplerde Yirmi dokuz yaşının. Haberler olabilir. Gerçekten. Birisi boğuldu dün gece, yanından geçmiş Polonyalı bir kuru yük teknesinin. Azgın Paraguay ayısı Göründü meyve yiyen iyi kalpli oltacıların arasında. El oyması bir çömlek bulundu Lağımları döşemek için gözeler kazıp çıkarıldığında... Nasıl çarpılmayabilirsin bu zorluklarla? Kusursuz tekne sefere çıkıyor Salı?dan sonraki hafta. Güneye doğru ilerliyor, buzun ötesindeki yöne- Geceleyin oldukça akla yakın görünüyor yıldızlara göre yol almak. O ana dek coşkulu bir bowling vardı (Hırsızlıktan ötürü kimliğini yitirişi) Ve Madeleine'in hiç gizli olmayan hüznü (İyi kalpli ol ve kibarca ne diye sor), Bir cengelin dipsiz kuyusunda birisi timsahlar Ve pislik satıyor... Şimdi Juvaro'nun bile gizli hesapları var- Sat onları Kırk beşinci Takım?a Ve bir teyp al karşılığında... Amazon başarılı bir takımdır: Gerçekten hiç yitmemiştir biri. Bir ay önce Rocheteau, itibar için direren, önerdi Mungo Park'ın leğen kemiklerini Jim Beam'in beşte birine karşılık olarak... Biz hep İskoçyalı'nın Afrika dolaylarında bulunduğunu sandık. Erinçli gece: pürüzsüz sereni mavnaların Sis duvarının ötesinde, sanal gelgitlerin üstünde salınmış Bırakmış seni buraya, bırakmış seni buraya Aşk şarkıları üstünden giderken ambarın Devriye gezen kediler ve yitik bir A.R.P. arasında Kum dolu kepçesi ve baltalı harbisiyle. İlaçla sersemlemiş halde aya giden merdivenlerde Yvonne'yle, ki yaşlanmış ama fazla değil, Her şarkının sözlerini bilen Ve yerleştiren yaltakçı avucunu senin omurganın üstüne Sen uyarılana dek, özel bir şişe saklayan Senin için (ama yarısı yitik) yatağın yanında, Bir siyah ateş ki her şeyi söyler Yolculuk hakkında. Oraya yarı yoldasın. Ve tümü şarkı söyleyecek korkunç sabaha dek Onlara kendilerini anımsatan, Sonra uyurlar erkenci lokantalarda, Öyle sıkıntılardan ötürü böbürlü, Ve sonra bakarlar gemilere ait listelere Doğru zaman olduğunu sanarak. 'Uykunda konuşuyorsun,' diyor Yvonne. 'Bu yüzden uyandırdım seni. Tüm bu yolculuklar- Niçin bırakıyorsun kızları? Hep, hep zorda değil miyiz? Hadi içelim buna ve bir tane daha sen gitmeden önce.' Türkçesi: Nice Damar tulindamar@superonline.com
    Mustafa Yıldız SERÇE SEVİNÇLERİ ne kadar işkence görse de bedenim yüreğimdir asıl kanayan yerim dört başı mamur bir ateş yanar can evimde katıksız bir isyandır tüten hücrelerimde derin bir yolcuyum hayatın uçurumlarında yüzüm hep aşka doğru kahpelikler gizleniyor güneşsiz günlerin izbe yerlerine patlayamıyor tomurcuk açamıyor kendini gül karanlığın katmerli örtüsü üstümüzde a(v)cıların menzilinde yarası saklı kuşlar yine en modern silahlarla donanmış bir ordu gibi gece aslan pençeli atmacalar kapıp kapıp kaçıyor son kanat vuruşlarını serçe sevinçlerimizin de
    Özgür Doğan GÖLGELER Yaklaştı kadın adım adım adama, avuçlarında sakladığı gül kokusuyla. Sarıldı adam kadına gül yaprağı gibi oldu kadının yanakları Birleşse de bedenleri gölgeleri ayrı kaldı. Eğildi kadın, toplamak istedi gölgesini eteğinin ucu ile Sarılan iki insan gölgesi gibi ayrı kalır bir şeyler iki insan arasında
    Zeynel Çok İBRANİ BIÇAK saçlarına takılı tasalıdır belki aşk debisi berbat nehir portakalın kokusu boş kalırdı kalbimiz seslerden irkilirdik sütü taşan memenin çocuğu kadar olduk ölüme kirve özü tutuk kişilik dağıtıldı bilyeler kendisini toplayan ol şehir haset dolu şeffaf soyunuk kırmızı titreşir göğüs emindim buna şefkâtimiz ibrani bıçağın yalnızlığı kan çıkardı kesiksiz parmak uçları acılar har lâhavle içten çekilmiş ben de öptüm saflığı kilitledim kapısını üstümüze tüy gibi hafif gökyüzü çöktü sıyrıldı palyoço yüzünde maske ayak yakan kızgın kumlara kaldı masallar yorgun dere tepe düz gittik dönemedik geriye çözülmüştü bilmece umurumuz değil her zaman batar gemi ol bilgeler suskun küskün kılıça can yeleği giymiş batakta aşklar şefkâtimiz ibrani bıçağın yalnızlığı zeynelcok@hotmail.com
    Ferhat Gülsün BENİ YAK DUMANIMI ÇEK ay ve gül...ıslak mendil bulut arkası gizli veda paslı ucuyla hasret dayandı boğaza kesse kanım akmaz nicedir küs damarım ayrılığa soluklan nasılsa her gidiş bir mola gittiysem gelişimde kal yürek bıraktım kızıl elma arada uğra tozunu al yağmur topla yıldız savur geceyi ört üşümesin ay beni sorma dündeyim sen bugünden yarını çal... ferhatgulsun@hotmail.com
    Mehmet Yıldız EYTİŞİM (DİYALEKTİK) VE ŞİİR Düşünmeyi öğrenmek eytişimi (diyalektiği) kavramaktan geçer.. Şiir için de böyledir bu. Eytişim ile şiir arasında sıkı bir bağlantı vardır. Eytişimden geçmeyen şiirin doğruluğundan ve gerçekliğinden kuşku duymak gerekir. Eytişime inanmak, sonra da uygulamak, yaşamın başka alanlarında olduğu gibi şiirde de kullanmak Marksizm öğretisinin getirdiği unutulmazlardan.. Dünyayı ve olayları böylece doğru anlayabiliyoruz. Doğru anlamalar doğru sonuçlara götürür ozanı. Dünyayı ve olayları doğru algılayıp, doğru sonuçlara varmak ise bir ozan için başlıca erek olsa gerek.. Bu sözlerden çıkan sonuç şudur: Eytişimin ilkeleri düşünme eylemimizde kullanılmaktadır. Çünkü eytişimsel doğa, toplum ve bilincin değişim yasasıdır, ki bu şekilde felsefi düşüncemiz yoğunlaşmaktadır sanki.. Öyleyse, ozanın yolculuğunun, sürekli ve nicel değişimlerden nitel değişimlere doğru olduğunu; gerçekliğin, tez-antitez-sentez biçiminde gelişip oluştuğunu bilmek ve şiiri oluştururken aşama aşama bunları araç olarak kullanmak zorunluluğu vardır. Eytişimin şiir bağlamında ve kapsamında ele alınması gerekir. Eytişim niçin şiire girmelidir? Çünkü şiir bir gerçekliktir. Şiir var olan her şeyin özüdür. Bu öz evrenseldir, gerçek yaşama ilkesidir. Bu öz doğrudur ve güzeldir. Hegel estetiğinin esasını oluşturan bu görüşleri anımsamadan geçmemeliyiz. Ozan, yaşamın sürekli bir değişim içinde olduğunu algılamalı, değişimin doğanın değişmeyen ilkesi olduğunu çok iyi bilmelidir. ŞİİR VE EVRENSELLİK Şiir evrenseldir. Evrensellik ise şiirin hamurunda, mayasında vardır.Yapısı, içeriği bakımından da evrensel olana açılır. "Çünkü ben şiirlerimi beynime yazıyorum, hatta kazıyorum" diyebilmelidir ozan. Doğanın bir parçası olan beyin, milyonlarca yıl önce bulutsuların, galaksilerin, güneş ve yıldızların; kısaca tüm evrenin, bu canlı örgenlerin varoluşuna katılan eş tozanlardan (moleküllerden) yapılmıştır. Kısacası eş özdekten!... İşte şiir de, ta eski çağlardan beri kuşaktan kuşağa aktarılan duygu, coşku ve düşüncelerin bir beyin aracıdır. Yüzyıllarca, halkların bilincinde beslenip büyüyen, kökeni insanlığın ilk günlerine kadar uzanan insancıl güç. Böylece şiir duygusal, düşünsel, yapıcı, irdeleyici, birleştirici özellikleri, nitelikleriyle insanlığın ortak yanlarına, paydalarına eğilir.. İnsanlık varoldukça şiir de var olacaktır. Gerçekte şiir, bir daha söyleyelim, insanlık kadar eskidir. Başlangıçta yazıya geçilmemiş olsa bile!..
    Nesrin Erdem SANA ÇIKMAZ YOLLARIM Sana çıkmaz yollarım. Bir kör düğümdür, ay vakitlerinde düşünceler. Gözlerin şehrin ışıkları gibi Siyah ve parıltılı kalmış aklımda. Saçlarında tuz kokan yaz mevsimi... İçimde Susamış toprakların ortasındaki çatlak gibi durur sevdan. Yağmur değmez, Su serinletmez... Gel gör ki, ateş bile yakmaz olur an gelir. Bir hiçliğe bağlıdır düşünüp de, söyleyemediklerim. Güz yapraklarının peşine takılır gider ömrüm. Yürürüm başıboş. Sırası gelir, Bademler bahara kavuşur, Yine de, sana çıkmaz yollarım. erdem_nesrin@yahoo.com
    Bedriye Korkankorkmaz YALNIZLIĞIN ÖĞRETMENİ oturmuş bir duvarın dibinde bildiğim kuş dualarını okuyorum okulların önünden geçiyorum çocuklar tanımıyorlar yalnızlığın öğretmenini çocuk aynama bakıyorum yüzüm ormanlara benziyor okulların önünden geçiyorum çocuklar tanımıyorlar yalnızlığın öğretmenini
    Ali Ziya Çamur ŞİİRLEME Öksüz yüreğin çözülüşüdür şiir. Yalnızlığına kapanan anın kör ışığı değil. Çekili perdelerden süzülen gün ışığıdır, Yürek tayfından geçmeden vermez alını yeşilini. Seslerin delip geçtiği kulaklara küpedir Sözlerin köpüğünü süzen. Suların çıplak elidir dar gelir de bulvarlar Kendi patikalarında yürür. Dağıtır düzyazının çarkını zembereğini Yaşamı değil salt izdüşümünü verir. aziyacamur@mynet.com
    Candan Selman KENDİNE GELDİN Mülteci kanatların sırça Elinde bir beyaz bavul İçinde geçmişin yorgun Yutarak dalgaları kıyıya yanaştın. Suni olmayan bir teneffüsle Karşıladım seni karada Öyle çok deniz çıktı kı içinden Can yeleklerim paramparça En'el aşk dedin Bana değil, kendine geldin. candanselman@hotmail.com
    Barış Aluk ŞARAP, GECE VE SEN İşte gece, ve ben bir pusum tüm şehrin üzerini örten. Ellerimdeyken teninin silueti biz şaraba tütün saralım sevda sarhoşu gecede. İşte sabah, ve kalkıyor günahları gizleyen karanlık örtüsü gecenin. Artık bana haram dudakların biz şarap kızıllığında avutalım güneş yanığı tenlerimizi. baris_aluk@yahoo.com
    Arzu Eşbah M E R O P E'nin G Ü N L Ü Ğ Ü N D E N I sıra dışı yüreğimdi asıl suçlu biraz aykırı ruhum biraz da ellerim gözlerimi eski bir şiirde terk etmiştim görmedin şafak alacası yüreğimi okumadın ruhumu sezmedin lakin ellerimi görmelisin ellerim… / ellerim sanki bir fahişenin ta kendisi öylesine sıradan öylesine kirli bilmem hangi dizelerde arıtmalı olmadı hangi heceye asmalı bu yosmaları hangi vakit defnetmeli k a l e m t u t a n e l l e r i m i cenazeyi kim kaldırmalı II ellerim…/ ellerim bir fahişenin elleri sanki öylesine h ü r öylesine k i r l i (!) arzuesbah@hotmail.com
    Fadıl Oktay ON YEDİ OTUZ SENDROMU lanet olası saat tam on yedi otuz şimdi bu memurlar ellerinde torbalar nispet yapar gibi koştura koştura giderler karılarına bir anlar tekil kalmış organizmaların yalnızlığını göz göze ağlaştığımız o şaşılası hassas zürefa ölmek en protest hâlidir gövdemin kimsecikler de okşamaz ya zaten denizin okşadığı gibi bu susku; iki dudak arasındaki umarsız bir dehşettir bilirim uç (a) mayan kuşların soluk çığlıklarını duymam yetişememenin burukluğudur derim gidenlere güzel çocuklar ağladığında hep böyle olur gürleyerek inen vicdansız bir gök takılır peşlerine ruhun derin ve ılık sularına soğuk çığlar düşer kuşluk vakti çağırtmaçlar dağılır bozkır kasabalarına ne zaman otobüslerde "yalnız" giden çocuklar görülse "lanet olası saat tam onyedi kırk gitmesin, duuurr / dur / un" fadil_oktay@yahoo.com
    R.Ezgi Çakıroğlu YOĞUN BAKIM I. Can Simidi: Ne kadarıdır incinmişliğin Nefretin kaldırma kuvveti? Hecelerine gizleyeceğim nefesimi Su moleküllerine tutunan sözcüklerin. Ve kırılmayan bağlara düğümleyeceğim Dudaklarımın arasındaki zakkumun rengini. Şimdi; düş kırıklarımın arasındayken güçlükle ele geçirilmiş can simidi; Hain gölgelerin fısıltılarına kilitleyeceğim Masalların ezgisindeki gözlerini. Ağlayışlarını hapsedeceğim Hapsedeceğim Ağlayışlarını Sevincin en küçük yapı taşına. Git ve acil servisteki anılarını parçala II. Tutulan ayın gecesi: Yoğun bakım ünitesinde iki ölümcül hasta... Bu serum kaç yalnızlık? Can çekişiyorken Hafızanın renkli şekilleri Zayıf bünyesinde Bir vedanın yan etkisi kaç hata? melodyofhearts@hotmail.com
    Esin Arıcan SESSİZLİĞİN SESİ YARİM sessizliğin sesi yarim kadından mı söz edeyim sana yoksa yollardan mı gurbet omuzlarında zirveye çıkan yalnız dağcıdan mı ya da dağlarla oynaşan bulutlardan mı... sessizliğin sesi yarim suyu bilir misin acaba kadına benzer, kısrağa benzer, silaha benzer bu uzun gece su/dan mı yoksa belki de su bana benzer, sana benzer ama en çok da kendine benzer, aynaya benzer sessizliğin sesi yarim ben yüzünü gördüm suda ay'ın aksi vurmuş sana çok konuştum biliyorum aynı benziyordun bana.
    Berati Yüksel DÜŞ DÖKÜMÜ Upuzun... Sancılı bir geceye düşerse Susuşun... kırmızıya boyanır yüzüm / kan-ter içinde... Her aşk öncesine yenilirken, Ölü kelebekler yapışır alnımın tam ortasına, Sığıntı bir aşk mülteciliğine ağlar / gitmesene... Sensiz(liğe) düşüyorum yar, Uçurum diplerinde, yarasa sessizliğinde üşüyorum / sarsana kör bir kadının kendini aynada seyredişidir ki, düşdökümüm bu yüzden, hep paslıdır sözcüklerim, giderken... Siyah-i gülüşünü unutmuşsun dudağımın kenarında / alsana... Uzağındayım yar, kanatır zaman / diş izi bırakır ki, Suda yanan çığlığım var gör / dün mü?... beratiyuksel@hotmail.com
    İzzettin Nazıroğlu YIĞIN sırf kuşların bu yağmur telaşı -görünen odur zaman sessiz kalır an'da börtü böcek ağaca gizlenir ağaç ormana aç kapa yaraların tıraşlanmış bir sabahta sırtına ne alsan yine üşürsün sen giyinirsin ayna soyar -görürsün bastırılmış bir heves gibi yüzün kendi babanca ve zorla ve mürekkep orduları medya işleri günden güne iyi matbaanın dizilmiş alınyazıları sana bırakılmış tenha yağmur araları bir yaprağın bencilliği ışığa geniş hayaller hayata daralır düşer taşa vurur başını sara izzettinnaziroglu@hedefalliance.com.tr
    Mustafa Boğ ÜŞÜMEK tut hadi yelesinden kısrağın bak ova geniş ova uzun ova serin yüzüme tokat atıyor çiğ, her adımında kısrağın. bulut bulut gözbebeklerim yüzümü yağan gözlerim, nedense sonunu getiremiyor hiçbir şiirin işe yaramıyor hüzün tut hadi ellerini ğögün eller mavi eller sonsuz eller kirlenmemiş daha,kuşlukta bir safa dur sonra,farketmez ister rüzgarın,ister ağacın,ister ölümün safına bağla ellerini bırakıp kısrağın yelesini değdir yüzünü geçtiğin ovaya yüzünde kısrağın ayak izleri.. cendereler@gmail.com
    A.Uğur Olgar MİM NOKTA YAŞASIN MUM YAKICILAR uyandırıldım bir şiir günü sabahında bir dergide taşra ipe çekiliyordu mimsiz gagsız ve nefessiz kaldım suflemin dili tutuldu her alkışta katmerli nevruz yangını inen göz perdemde kurşuna dizilmeyi yeğlerdim toprağa dökülmeyi nar kızıl sonra cümle kapımı çaldı tan yeri ağarırken ferforje rengi kaç kabuk kaldırdı tırnak etten ayrılınca dağ düştüğünde ojesine kaçıncı sıyrılan acıysa sebil çeşme yurdumda mumu üfleyecek gücü yoktu kalemin elektriği geçirecek hükmü yalnızca ayak direyen bir akdeniz ateşi tellenen imgemdeki gönderde nasıl da dalgalanıyor yirmi bir mart şiirsizlik bayrağı selama duruyor ana kentler mim nokta yaşasın mum yakıcılar..







  • AnaSayfa - Andız Sayfası