Yaz/2006 - 6. Sayı






A.Uğur Olgar

BİR YILIN ARDINDAN
  • Çölde birden görünen su ya da zifiri karanlıkta beliren ışık gibi, Andız tam bir yıl önce bugünlerde doğmuştu şiir ve edebiyat dünyasının eline. Güneyin sıcak soluğu ile emeklemeye başlayan dergi, tez tay durup yürümeye durunca buna en çok sevinen Toros Dağları olmuştu. Eteklerini süsleyen Andız'ların göğerdiğini, bir dergiye yurt olduğunu görmenin heyecanıyla başını, mavi ejderha Typhon gibi bulutlara iyice yükseltmişti o görkemli özgürlük silsilesi. "Başlarken" adlı yazımızda "özgün, gerçek ve güzel şiire giden yolu bulabilmenin umuduyla merhaba dediğimizi vurgulamış, içinde bulunduğumuz "an" a öncelik verdiğimizi, fakat geçmiş "an"lardan geleceğe uzanan bir şiir yolculuğuna tanıklık etmenin de başlıca ereklerimizden biri olduğunu söylemiştik. Yazılanı yaşamla örtüştürebilmek, arı-duru bir yaşayan şiir Türkçe'sinden yana olmak, sorumlu bir şair ve birey-sanatçı bilinciyle imgeci ve çağcıl şiirden yana tavır koymak, imgeyi şiirde yerinde ve gerekli olduğu denli kullanmak ise ilkelerimizdi. Söz konusu ilkelerimiz doğrultusunda bir yayın anlayışıyla ereklerimize ulaşma yolunda kararlılıkla yürüdüğümüzü, yine ereklerimizden biri olan Türk şiir ve edebiyat dünyasına genç ve yetenekli şair ve yazarların kazandırılmasına katkıda bulunmada başarısız olmadığımızı düşünüyoruz. İkinci sayısında kavurucu yazın da etkisiyle Andız, biraz bronzlaşıp kahve telvesi rengine bürünse de, şiir ve edebiyat dünyasında gördüğü büyük ilginin sonucu olarak koşmaya başlamış, ardıl sayılarında da süren bu tarihi koşusunda onu Ali F. Bilir, Küçük İskender, Ahmet Günbaş, Baki Ayhan T., Hüseyin Alemdar, Hüseyin Peker, Sadık Yaşar, Muzaffer Kale, Bülent Güldal ve Aziz Kemal Hızıroğlu başta olmak üzere birbirinden değerli birçok şair ve yazar yalnız bırakmamıştır. Şair ve yazar Ali F. Bilir, ikinci sayıdan başlayarak yayınlanan, Andız'ın poetikasını, şiir anlayışını oluşturmaya yönelik yazılarında, derginin Türk şiirinin neresinde olduğunu, olması gerektiğini ortaya koyup saptamaya çaba göstermiştir. Andız'ın şiir anlayışını, şiire nasıl baktığını kısaca maddeler halinde özetlemek istersek; 1) Şiir, okuyanda bir şiir tadı bırakmalıdır. 2) Şiirin bütünlüğü olmalıdır, şiir birbirine bağlı nedenlerin sonucu olarak ortaya çıkmalıdır. 3) Sevgili Veysel Çolak'ın deyimiyle, şiir alışılmamış bağdaştırmalarla yazılmalı, aynı zamanda düşünsel ya da duygusal bir coşkunluk oluşturmalıdır. 4) Şiir geleneği reddetmemeli, ama geleneği aşmalı, yenilikçi ve çağcıl olmalıdır. 5) İmge kullanımı yerinde olmalı, somuttan soyuta doğru gidilmelidir. 6) Anlam yadsınmamalı, fakat anlama bağlı kalma uğruna şiirsellikten de uzak kalınmamalıdır. 7) Birbirine öykünülerek yazılan, birbirinin benzeri olan şiirler yerine, ayrı ayrı şiir dili, şiir biçemi olan şiirler yaratılmalıdır. Asıl olan budur. Sonra güz gelmiş, sayfa sayısını da arttırmış olan Andız, 3. sayısında kendine biraz daha çekidüzen verip ikinci hamur kitap kağıdına basılmaya başlanmıştı Değinmek istediğimiz önemli bir konu da; bir derginin içerik açısından nasıl olduğu ya da olması gerektiği konusunda her zaman, herkesin söyleyeceği bir söz, önereceği bir şey olmuştur. Bir derginin sürmesi için kuşkusuz bu tür öneri ve düşünceler çok önemlidir, fakat bir de hep göz ardı edilen, bir derginin yaşaması için çok gerekli olan parasal boyutu vardır. Üç ayda bir çıksa da, "eti ne budu ne" denilse de, Andız gibi bir derginin de basım, posta ve kırtasiye giderleri vardır. Her ne kadar, bir gönül ve yürek işi olan bu dergicilik işinde yayın kurulu üyeleri olarak bu giderleri büyük ölçüde kendi aramızda karşılasak da, sevgideğer şair, yazar ve şiir severlerimizin de bu giderlerimize karınca kararınca katılmalarını beklememiz yanlış olmasa gerektir. Şimdiye dek bu duyarlığı gösterenler olmuştur, onlara çok teşekkür ederiz. "Bu dergi, bu Andız ormanı hepimizin" olup, herkesin elini hem taşın altına sokması, hem de andız ağacının dallarına uzatması gerekmektedir. Şiir ve yazın yaşamınıza sinen andız ormanlarının kokusunun kalıcı olmasını diliyor, dergimize bir şiir kozalağı da sizin düşürmenizi bekliyoruz.
    Özkan Mert AH! ŞU AKDENİZ KENTLERİ AH! Şu Akdeniz kentleri yıldızlara asılı sallanıp dururlar geceleyin Barcelona! Akdeniz'e fırlatılmış masmavi bir uçurum Mersin! Unutma sevgilim Akdeniz'in en güzel kızı sensin Bodrum'u hiç sormayın; Ner'de gecelediği hiç belli olmaz Akdeniz'le flört eder Ege denizi ile yatağa girer Venedik'ten koca bekler Ne zaman yüzsem Akdeniz'de ellerime ayaklarıma çarpar durur şu kentler dökülür sokakları denize; Topla toplayabilirsen bütün gece ozkan.mert@bredband.net
    Aziz Kemal Hızıroğlu ZAMAN VE MOLA zaman nabız molasında güz yorgunluğu dışarıdakileri sessizce izliyor ağ uzak bir ötücü yerleşirken kuşluğa örümcek bağ kusuyor düşünü sarmaya biliyor kendini iki uçlu bir bıçakta gecenin rengini gören bilgeler gibi anılarını arıyor evlerden hangi ev yıkık bir duvar önünde çocuk ölüleri örümün haberi yok evden örümcekten zaman yara molasında eşik berisi kendini çözüyor örümcek yüreğini ayırıyor eşiktaşından keskilere yediriyor bedenini perdeleri kahır odada sabah oluyor ateşe veriliyor duygudan bozma kilitler kimsesizliğin beklenmedik intihar girişimi pencerelerde seyir defteri örümcek kuşlarına tan vaktidir! aşkı tuttu tutacak bilinmedik bir bahar kendini yeniliyor zaman umudun sarnıç molasında azizkemakhiziroglu@hotmail.com
    Hülya Deniz Ünal MEKTUP Kılçıklı bir Türkçe gibi kötülük genizden çıkan sesle patlayan hortum -ne kalır bizden geriye iyilikten çöken sedir yılların uzandığı çizgiler, alnından öpüyorum gelincikler, rüzgâra karşı insanı kucaklayan kalbinden… aya bakan deniz gören, geniş bir çatı hayat bir odası mutsuzluk. dar alanda sıkışmış acından öpüyorum gazete haberleri, eylem planlarıyla grev çadırlarında umut yeşerten zedeli yaprağa, hiçliğe inat bir devrimi bekleyen coşkundan öpüyorum. denizunal64@hotmail.com
    Hakan Sürsal GEREKTİĞİNDE ÖLÜM ten öper pamuk ipliği doğar avcı söz keser tan-sancı cellat su biçer kadran ünlemi kançalar bileğe gerektiğinde ölüm anlamsız anlam sızı kırıp geçen zamanlı zamansız bir pandül yürür gider...
    Ahmet Uysal GAVUR İZMİR' E GAZEL gavur izmir'e uğradım ki tez vakit ben de gavur olayım kemeraltı, kadıfekale, kordonboyu derken, izmir akşamlarına kalayım, akşamdan kalayım şiir günleri göreyim konak'ta, yanımdaki koltukta günbaş'ı bulayım balçova yağmuru ıslatsın yüzümü bi güzel, hatay'da baştan ayağa imbatla dolayım kolumla, omzumla dokunayım şairlere, phokaia'lı özcan yalım'dan kıvılcım alayım nice aşk yangınından geçtim bunca yıl, yetmezmiş hiçbiri, biraz da izmir'le yanayım ida'dan uçurduğum kuşları, üç gün sonra karşıyaka'da bulayım yıkılsın bütün çağdışı görüşler, gavur izmir'le yeni dünyalara soyunayım ahmetuysal1@hotmail.com
    Mustafa Ergin Kılıç tek aşk yaşayıp ölmek içindir hayat bu içtiğimiz şarapların asmalarından olduğunu hiç bilmedi dedem bu şiirler torunların dedikçe kızardı babama o aktar vitrinlerinde görücüye çıkan tahinlere izdivaç pekmezlerini severdi kısa bir yolculuk sanıp gelmiş hayata en yorucu dinlenme tesisi kalpmiş şiire bir kaç saat kala! bahçedeki kök nar gölgesiydi en uzun aşk o köknar gövdesine yaslı kaldı genç kız deseni o kök nar kabuğunu emziren genç kız memesi gelir bahar dalların ucundan çiçeğe bakınca tomurcuklar dedi bir akşam babamla hüzzam frekansında bakıştık kayboldum beni bulsun oldu mu bedenin kaç diye soranlara onu gösterirdim eskiden şimdi şimdi kaç beden eski ten! ağlaştık babamla çok ağlaştık. ne anlamadıysan odur hayat parmaklarımı kestim ellerimden düğmelerini kopardım gömleklerimin kitaplarımın aradan birkaç sayfasını yırttım kulplarını kırdım fincanların söktüm saatten yelkovanla akrebi ne için biriktiğini bilemeyince su çatlattım mermeri sonra oturup anlamlarına baktım tüm bunların sandalyelerin masalara ters çevrilmesini bekledim masalar dirsekleri sandalyeler çürümüş kalçaları anlattı ama dinlemedim kulaklarım başımı taşımakla meşguldü çıkardım gözlerimi yerinden gözlerimmiş meğer yüzümün tüm manası ruhumun yarısı yarası sonra oturup anlamlarına baktım tüm bunların bir elmanın bıçağı soyması kalemin kalem traşı açması
    Erkan Kara USUL "koyundan yavaş gerek..." yunus karınca konuşması hayatlar: toprağın sarışın kahverengi yanı, çocuk yüzde o üryan çığlıklar: ormanda çalan bu kanun, ince bir sese vakti olmayanlar, âh kimde azalan yüzü annelerin. uyku, suyun çok manidar hali, kül altında duran olgunu ateşin, ruhtan önce ten yanmalarına, o, bir yusuf pusulası, kuyular: bu im, gösterir: geceyi güneşe serdiğinde, gül üşür, balkonlarda. şehre bir esrar, mor saran günler: saçak altlarında biriken bahçeler: sedefini oluşturur o ruh, ki her bıçağın tayf'ı kendi kınında, ey günün hengâmesi içindeki insan bir mezarlık ol kendine devinen. Erkan.Kara@habas.com.tr
    Sedef Ünal SOLUK BİR DÜŞ Kırmızı bir yumağa sarılmış aşk Kavisli koşar zamanı Bulutlar yol alır sisli gözlerden Dökülür sırı gözkapaklarının Gölgemle bakardım sana Ve dokunurdum sesinin gürültüsüne Yanımızda Çırılçıplak bir yolculuk yürüyorduk hayata basmadan Gözlerinde bir tarih kıyısı gezinir Ellerinde bozulmamış gözyaşı Bakışların hep bir suskunluğun ucunda saçma suskunluğunu üzerime Düşlerini uykularımda unutmuşsun Karışmış düşlerime kırık dökük Birbirine solmuş renkleri Düşlerin kurtaracak mi uykularımı?
    Osman Namdar DEVRİM: HA GÜL, HA ŞİİR Bir sabah evinizden çıktığınızda, yolunuzun üstünde bir gün önceki tomurcuğun çiçek olduğunu; sabahki çiçeğin de akşama solduğunu görürsünüz. Zamanın akışında, önce taç yapraklar dökülür, sonra tohumlar olgunlaşır ve toprağa düşer, ardından gövde; yavaş yavaş çürürler. Yerde çürüyen artıklar arasında tohum yeniden çiçeğe dönüşeceği sürecin işleyişinde bulur kendini. Dil de buna benzer. Çince 'doğa' terimi, kendi kendine olan demekmiş ki, yukarıda sözü edilen şey, doğanın kendi yasalarınca evrilişidir. Ancak bazen bir felaketin ardından hiçbir olguyu böyle bir sırayla görmek mümkün olmaz; yeni biçimlenmişliğiyle sürer akış. İnsanın işe karıştığı olaylarda bu değişmeyi daha çok yaşarız. Sanatta, özellikle şiirde ve hayatta. İnsanın girdiği her olayda ve olguda doğal olanın dışında bir süreç yaşanır. Devrimlerde de böyledir bu ve insansoyunun kılgısal müdahalesini içerir. İnsansoyu devrimden, dışsal etkilere bağlı kalmaksızın, kendi istencine, düşüncesine dayanarak karar verebilme; başkalarının veya eşyanın etkisi, gücü, istemi, yardımı olmaksızın kendi başına '(var)olabilme'; gereksindiği her şeyi sağlayabileceği sosyal ve ekonomik bir dünyada yaşayabilme beklentisi içindedir. İşte bu yüzden, devrimler her zaman zenginleri korkutmuş, yoksullara ve umutsuzlara da umut aşılamıştır. Sanat da umutsuz ve karamsar sözler söylese bile umut aşılar ve taşır. Bu umudun nedeni, temelini tarihin içinden alan, "herkes aynı yoksulluğu ve varsıllığı bölüşmelidir; her insanın, doğanın var(sıl)lıklarından istediğince (elbette bilgi ve bilinçle) yararlanma hakkı doğal olarak vardır", diyen seste saklıdır. Genelde sanatçı, özelde şair de bir beklenti ve umu içindedir ve dil üzerinde bu hakka sahiptir. Şu da var: Bir ülke, bir zümre veya topluluk için yapılan, bütün bir dünyayı sarmalayıp kucaklayamayan her devrim sınırlara çarpar; ırkçılara, faşistlere, oligarklara toslar. Bir başka yandan da: Her devrim erk oluşturmuş ve bu erk de kalıcı olmak istemi ve faşist tavrıyla kendi çocuklarını da yemiştir. İktidar, kanı sever! Yönetimsel olsun sanatsal olsun hepsi için geçerlidir. İnsan imgeleminin ürünü olan söylencelerde de böyle bu; Kâbil'in buğdayı yerine, Habil'in koyunundan akan kanı değerli bulur Tanrı. Oysa, devrimin ereği de, kan'a karşı can'ı seçerek, tüm insansoyuna sonsuz mutluluğu getirmek için sınırsız bir işlev üstlenmek, gül güzelliğini yaşama taşıyabilmektir. Bu insanın yüce arzusudur. Sanat da (şiir de) bu arzu için ortadadır. Gül güzelliğini yüzünde taşıyan bir demirci tanırdım; Keram'dı adı. Ak saçları ve göbeğine inen sakalıyla mitolojik bir tanrıyı çağrıştıran Keram Usta, demir döverdi, bakır işlerdi. Onun bakırı dönüştürmesini izlerdim saatlerce ve hayranlıkla. Deri körüğünün yellendirdiği meşe kömürünün korundan yansıyan ışık güzelleştirirdi yüzünü. Eski bir bakır kazanı verirdiniz eline. O da size bir iki gün içinde ya tencereler, güğümler, tabaklar verirdi, ya da yeni bir kazan; işlemeli, süslü, güzel ve kullanışlı. Keram Usta, bakır kazandan tencereler, güğümler, tabaklar veya yeni bir kazan yapsa, onları kalaylayıp parlatsa da bakır yine aynı bakırdı sonuçta. Oysa sanatçı başka bir şeyin, simyanın peşindedir; aşkınlığın. Dilde bir aşkınlığın peşinde olmayanlar, var olanı farklı biçimlere sokarlar sadece; kimilerinin tanrısı olabilirler, ama tapınan yapılan işin farkına varınca, o tanrıyı da öldürür. Devrim, ne güle benzer, ne de bakıra. Devrim, bakır bir kazanı tencere, güğüm, tabak ya da yeni bir kazan yapmak değil, onu dönüştürmektir; simyacı olup bakır kazandan sahici ve kızıl güller yapabilmektir! Sanat, o konalgada karşılar insanı. İşte, şiir de sözcüklerden kızıl güller yapma işidir. Yoksa Keram Usta'nın yüce zanaatçılığından öteye geçemez, şair. onamdar@yahoo.com
    Kamil Akdoğan KOŞU Hızlı adımlarını bekliyor deniz Durma! Koş! Şimdi tam zamanıdır sularla buluşmanın Rüzgâr kanatlarının altında Güneş tam önünü aydınlatacak Gökyüzü senin için açılacak bugün Koşarken ardından kuru-sıkı yağacak Dudağında aldırmaz bir tebessüm olsun Sahile dek bastığın her mayının ardından Sabırsız bir mavi çiçek tohumu patlayacak Peşinden havlayacak nafile hatıralar Yüreğinde buruk bir tat kuşkusuz İkircime benzemeyen bir düşünme molası Adımların daha bir hızlanacaklar Birileri rüzgârına çelme takacak Birileri kolunun gölgesinden tutacak Ardına bile dönüp bakmayacaksın kamil.akdogan@ttnet.net.tr
    Fahrettin Koyuncu ZORLU HAYATLAR "Sabahçı kahvelerinin önünde gündelikçi işçiler, grevdelermiş gibi toplanmışlar." Dünyanın hali işte. Küreselleşti ya dünya, biz de küreselleştik ya, grev mrev hak getire artık. Çalışalım iş bulabilirsek, çalışalım karın tokluğuna. Fabrikaların kapılarına "BU İŞYERİNDE GREV VARDIR" yerine, "BU İŞYERİNDE ASGARİ ÜCRET UYGULANIR" cümlesini asalım. Kocaman olsun ama. Devâsâ. Asgari ücretle iş bulamayanların gözüne sokarcasına. Hadlerini bilsinler de şükretsinler. Yazının başındaki alıntı, şair İbrahim Tığ'ın ilk öykü kitabı Karabayır'dan.(*). On dokuz kısa öykü var Karabayır'da. Öykülerin çoğu "yaşanmış" izlenimi veriyor okura. Yazar da bu yaşanmışlıktan gocunmadan kuruyor öykülerini. Hayal dünyasını değil, hayatın çoğumuzca sıkıcı gelen, dudak büktüğümüz, burun kıvırdığımız yanını deşip yalın bir anlatımla sunuyor bu öykülerde. İbrahim Tığ, Karabayır'daki öykülerinde, köylülüğün bir hayat tarzından öte, zihniyet olduğunun altını çiziyor. Şükrü Erbaş'ın sorduğu "Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?" sorusuna yanıtlar veriyor, öykülerin satır aralarında: "-Ulan avrat, köy yerinde düşmanlı adam silahsız olur mu? Samanlığımızı kim yaktı, kavaklarımızı kim kesti, tavuklarımızı kim zehirlemişti?" Daracık bir dünyanın akıl almaz sorularıdır, adamın karısına sorduğu sorular. Anadolu'nun yoksul insanının hâlâ gelenek prangasında çırpındığını, ama bir türlü bu prangadan kurtulamadığını hatırlatıyor bize İbrahim Tığ: "-Sen yedin bu gençleri. Namussuzsun sen... Kızını, aslan gibi delikanlıyı sen yedin! Başlık parasını çok alayım diye sen yedin... Gözünü toprak doyursun. Rezil herif!" AB kapısında başlık parasıyla beklediğimizi anlatıyor bu öfkeli cümleler. Devlet denen "yok şey"in, en büyük adamı "bürokrasi"nin aracılığıyla, kendini var eden insana, halka nasıl zulmettiği, insanı nasıl canından bezdirdiği de var Karabayır'da: "Bizim Halit'in yanına vardım, beni kaymakamlığa götürdü. Elime bir kağıt verdiler. Şuraları imzalat deyip geri vermemi söylediler. Emniyet, belediye, tarım ve mal müdürlerine, candarmaya imzalattım. Şimdi de muhtara imzalatacağım. Onu arıyorum, bu ıscakta oradan oraya koşuyorum." Daha çok koşacaksın, daha çok koşacağız devlet denen yok şeyin emrinde. Harmana giren porsuk, dirgene dayanacak yani. Konu yelpazesi geniş Karabayır'da. Bu genişliğin içinde Hizbullah olmadan olur mu? Olmaz elbet. "Allah'ın Askerleri"nde, yedi sekiz sene önce televizyonlardan kanımız donarcasına izlediğimiz şeyleri öyküleştirmiş İbrahim Tığ. Nasıl şans üzere yaşadığımızı gerçekler üzerinden dile getirmiş: "Bak aslanım, bu evde fuhuş yapıyorsunuz! Allah'a karşı geliyorsunuz! Allah'ın dinine karşı gelmek ha!" Bir tarafta kumacılar, başlıkçılar, çocuk sömürücüleri, öte tarafta dini, imanı tekelleştirenler, sonra da insan avına çıkanlar... Türkiye'nin hayatında bunlar var ve İbrahim Tığ da bunları anlatıyor, unutmayın diyor. İbrahim Tığ, bildiği konuları ve insanları doğallıkları içinde katıyor öykülerine. Öykülerini onlarla yoğuruyor. Süslemeye çalışmıyor anlattıklarını, anlaşılmaz kılmaya uğraşmıyor. Dil içinde debelenip duran eğreti öyküler kurmuyor yani. Bizim insanımızı ve onun zorlu hayatını hatırlamak istiyorsanız, Karabayır'ı okuyun. --- (*) İbrahim Tığ, Karabayır, Öyküler, Ocak 2005. fkoyuncu20@mynet.com
    Uluer Aydoğdu ZARLAR BÖYLE GELDİ bakıyordUmut sanmış bir çiçek uzaklarda otlayan yıldızlara s toprağından madeMatematiksel olarak hala umudum var avi bir gün miyavlayacak sarıyorum seni ütopyamla asa da masaymış şUmmana ayağını uzatan insan sta geç kalmayacak kendine zak bir şehre gidiyor hallerinden belli heyhaT atlı su balıkları yaşayamaz gözyaşlarında loğusa ay as tamam bakır iniltisi gümüşe seğirten 1998/Ankara ulueraydogdu@gmail.com
    Hande Dipligüneş BU SAĞANAK ELLERİN Yakamoz tadında ..........bu kara sevda, ..........bu kara bela, ..........bu belalı bulut, ..........bu sağanak ellerin. Isırılıp, yarım bırakılmış bir elma tadında, sevişlerin, sevişmelerim. Üşümüş bir köpek yavrusu; dilinin dilimde bıraktığı tat. Gecikmiş bir regl sancısı seni görmelerin ertesi. Bitiverecekmiş, gidiverecekmiş gibi yaşanan; çürük, ezik,kurtlu bir elma tadında Hande Dipligüneş hdipligunes@gmail.com
    Candan Selman TELVEDE DÜŞ İki kahve tanesinin içindeydi geleceği Bir porselen fincan, yaldızlı ay Altın bir yüzük, soğuyan umut. Üç vakte kadardı aydınlık Üç gün mü dese, üç hafta mı Ay doğuyordu hanede. "Başka" diyerek büyüdü gözleri Hepsi oradaydı yerli yerinde Bir murat, bir at, vaat edilmiş adak. Yıkadı kendi elleriyle siyahı Bir ferahlık, bir gülüş Suda yarın, telvede düş. candanselman@hotmail.com
    Müesser Yeniay LETHE bekleme sıcaklığın çekmez ellerini git göm en yaman yaralarını derine kanına değdirme en temiz yerine derdini iğne deliklerine söküklere şişler suçlar tenine işler bir kanaviçe bir örümcek buram buram delinmiştir bir ağ ağlamıştırdan- at bir çöplüğe en güzel bakışlarını ve en güzel unutuşlarını anılar yesin bırak! kar karanlığıma katık artık biter bu yabanlık atılmışlık soytarının soyunduğu utanmışlık ayıbım derdimi sayıklayıp bitlendi bir deniz kaşıntısı dalga uyuz balık gözlerini daha derine bak kaz en çirkin, en çelebi kuyunu derdime değilim suçsuz ak sıkılgan redlerden usanıp Lethe, boğul iki kez en dar geçidinde en daral geçmişinde birimin pirler cemaatinde cürüm işle sesin dünüme akar Lethe- miss_haze@hotmail.com
    Betül Akdağ FANTASTİK DÜŞ KIRIKLARI -I- /gerçeğe düşüyorsa gölgeleri rüyalar da gerçek değil midir ki ?/ yüz otuz dokuz yıl oldu uyandım uykulardan çocuk kahkahaları ve doğurgan odalara bölünmüş eski bir evden yükselen dumanlarla /üzerime tepelenen topraklar ölünce gider mi ki?/ aslında her bir anda aralanmış zincirlerden bir perde yarı hayat arafa çalar beni bir ayağım sol yanda uçuşan kristallere takılır sakın özleme zaman ardından gelirsem eğer bir yanım öksüz kalır öğretildim her şey geçer geçmenin geçerliliği bile çok çabuk geçer … /gözleri yaşlanmış en çok kadının fersiz sokak lambaları gibi tozlanmış dünlerce ağlamış da yıkayamamış / hayatın suratının bir tarafı hep buzdan alıngan ufka döner ışıldayan yanını uzanan bütün elleri reddetmesi de bundan kırıklar üzerinde yürüyorum ve artık üç kere indirdiğim çizmelerimden içilmesiz bir gökyüzü akıyor unutkanlıkla dolu saydam kadehlerinden tek damla su bile içmeyeceğim beni bekleme zaman gelmeyeceğim -II- köklerime indiğinde kanlı göz pınarlarım milyonlarca ölü çocuk sesini sesimin olanca tutamıyla bir ördüm bunlu bunsuz sorular tutuşturdum bütün dal uçlarıma bir yabani adam gibi tıraşsız ve biraz hayvan sonradan budadığım dal uçlarıma dizelerimin altında tozdan başka bir şey yok dizlerimin altın tozlarınıysa üfleyip gidiyorum yüzünü yüzüme çevir ey hayat senle konuşuyorum ! betul_akdag@hotmail.com
    Berna Olgaç CENİN - IV anne: canımın kopması mı rüzgâr sürgülü yazgılar âh duvarları akla - kara canımın kopması mı rüzgâr esmiyor kendime… çocuk: yüzün soluğum olur odalarda senim anılarda biz yok yere onlardı kaybedişlerimiz… anne: yine aşk mı sığmıyor içime tutkulu ten uzat ellerini içeriye vakitsiz korkular sarsın etrafımızı en çok da yeşili bağışlayın kendinize çocuk: bir gece yarısı göğün öbür ucunda buluşalım hani susmak sana varmaktı… oyun: kuralsızdı her şey ve de her şey kurallı bindiğimiz atlıkarıncalar gibiydik yenilgiyi beraberinde döndüren… anne: kararsızlıklar kararların adım adım önündedir hep işte ölümlüleri dengeleyendir gece açılır ardına kadar koyulaşan gözlerinize çocuk: gece evet bazen kırık bir gözlük olur mutluluğun yüzünde… muhur_siir@yahoo.com
    Outis ONBİN BAKİRE DEDİM 1-Evden çıkıp tuza doğru yürü akşam çökerken 2-Kuşları düşün sevgilim beni düşünme 3-Bir çiçek yolumu kesip tanrının günahlarını sordu 4-On bin bakire dedim başka hiçbir şey 5-Küflü sokaklara sis çöküyor ________________________ DOĞUYA AÇILAN BİR PENCERE 1-Sakladığım biriktirdiğim şeyler tutmaz oldular beni sonradan 2-O günlerde dipsiz bir kuyu için neler vermezdim 3-Ey kaybolmuş geçmiş, ey bulunmuş gelecek 4-Gelincik çayırları, pancar tarlaları, geçip giden trenler ey… 5-Yeni kelimeler körükleniyor dilimde,tuz ve pas gibi 6-Doğuya açılan bir pencere demek ki
    Mustafa Fırat ANTALYASPOR BİRİNCİ LİGDE, PEKİ ANTALYA'NIN EDEBİYAT DERGİLERİ NEREDE? Şimdi paylaşacaklarımızla başlığın ne ilgisi var? Bu satırları kaleme alan kişi emin olun son zamanlarda yaşadığı mutluluğa bir yenisini daha ekledi. Çünkü ilk gençlik yıllarını Antalya'da geçirdi. O zamanlar da bu şehrin futbol takımı Birinci Ligdeydi. Ve o zamanlar birbirinden güzel dergiler yayımlanıyordu. Üstelik günümüz edebiyat dünyasına kendi çapında yön veren. Peki bugün değişen nedir? Sadece takımın tekrar bir üst lige yükselmesi ve hâlâ yelkenleri havalandıracak bir derginin olmaması bir gerçek. Fakat burada Cahit Kerse'nin yayımlamakta olduğu S'İMGE' yi bir başka yere koyuyorum. Gönül belli ki çok "şey" ler istiyor.Mesela tekrardan Mehmet Tosun'un bir gayretle BAHÇE' yi çıkarsın istiyor. Yüksel Andız DÜŞLÜK' e yeniden nefes üflesin istiyor. Gönül bu daha neler istiyor neler…Çok sevdiğim şiirlerini okumaktan zevk aldığım şair Salih Mercanoğlu, Şükrü Erbaş, Musa Fırat, Şerif Erginbay, Turgay Değirmenci, Kubilay K. Suvarlı ve yazılarıyla Ahmet Tüzün, Samet Uysal hani bir araya gelse ve bir dergi için bir zemin oluştursalar ne güzel olurdu diyesi geliyor insanın en samimi dilekleriyle! Üstelik hepsi de dergicilik hususunda tecrübeli imzalar. Bu benim haz almamla ilgili sadece. Düşüncelerimi buraya döktüğüm şu anda! Gönül ve haz ve istenilenler…Diğer yanda kader ve keder… Haz, baştan çıkaranla aynıdır.Yani iyi bir şiirden haz alıyorsak o şiir çoktan baştan çıkarmıştır okuru. İşte Antalya'da çıkan dergiler böyle bir işleve sahipti diyebilmek hüznünü yaşıyorum şimdi. Okuduğumuz iyi bir şiirde ki iyi bir şiirden daima haz alırız. Zihnimizde renkler birbiriyle çarpışıverir, semantik bir alanda sözcükler ülkesinde harfler omuz omuza veriyordur.Uçsuz bucaksız bir alandır, okur tam orta belki de arada! Birden sanki karşınızda Antalya'nın surların üstünden bakıyorsunuz da deniz ikiye ayrılıyor gibidir…Dalgalar yükseliyor ve iki yana bir fıskiye gibi etrafa saçılıyor…Ve siz tam ortasından geçersiniz, arkanızda karanlık şairlerin karanlık imgeleri geliyordur. Ama sonunu bildiğiniz bir öyküden farksız içiniz iliklerinize kadar işlenmiş bir huzurla doludur. Bu bir perspektiftir elbette. Hazzın ve derinliğin olan ne varsa! Derinleşirken suyun yüzeyinde oluşan halkalar, beraberinde genişlemek arzusunu içinde yaşar. Genişlerken gizemi kuşanırız. Gizem bizlerin düşsel aynasıdır oralarda bir yerlerde. Gizem âh muhteşem giz! Şiire ne de güzel ruhtur aynı zamanda. Ruhlarımız med ve cezir. Daralıyoruz, darılıyoruz kimi zaman acı çekiyoruz içlerimizdeki imge'nin yeşerebilmesi için; ama zorlamıyoruz kendimizi; estetik olanın içinden hayallere gidilen o yolda. Son zamanlarda deney yaparken kendini yakanlar var. Düşenler var.Evet gülünç duruma düşenler…Dahası var şiirin perisine küsenler ve kendine dönenler. Sâhi şiirin kanatları şairin neresine düşer? Şair mi şiire küser yoksa şiir mi şaire? Ey karanlığı aydınlatan ateş o yakıcı magma!Elbette her şeyin bir ahlakı var! "âh- lak"ın lâk lâk yapmayla ne alakası var!? Bu başka bir soru şüphesiz. Ben size şair olamazsınız demiyorum oysa adem oğlu olmak varken! Ey karanlığı giyinen kötü ruhların esiri olmuş şair; siz kalbinize dahi cilâlı aynalardan bakarken, siz üstelik insanı merkez alan edebiyat dünyasının içinde kendinizin de içindeyken bu ney'in savaşımı(?) Soru imlerini art arta sıralasak Edirne'den Kars'a varacaktır. İstersen sen öz ol, töz ol, cevher ol yine de bir "şey" ol ve denizde boğulurken sen "vefa"nın bir boza adının dışında değerinin olduğunu da unutma. İstanbul'un Vefa semtinde oturanlar bunun hesabını er yada geç sana soracaktır. Sana katılanlar ve sana gülmekten katılanlar var. Zaten bu her zaman olacaktır. Kendini kolla! Kendine dikkat et! İnsan çok kere yaşarken de ölebilir. Bilirsin, hatırla Yahya Kemal'in demişliğini "ölmek değildir ömrümüzün en feci işi / müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi" Yani diyeceğim ol ki; her gün ölebilirsin! Bak ağaç çürüyor, sen eriyorsun, yüzünde sakladığın bir acı var.Çenen fazla açılmıyor konuşurken. Sen iyisi mi gel "su" ol! Çünkü "suyun acısı sonsuzdur" diyordu Bachelard. muhur_siir@yahoo.com
    Ahmet Günbaş ŞİİRDE YENİLİK SORUNU Sıkı durun! Şimdi sizi binlerce yıl öncesinden yazılmış bir şiirle tanıştırmak istiyorum. Eski Mısır kaynaklı bir şiir bu. Çevrideki adı Din Adamı Ankhu'nun Söz Sanatı Konusundaki Düşünceleri adını taşıyor. Sözü uzamadan şiire dönelim yüzümüzü. Kusurumu bağışlayın, şiirin tamamını almak istiyorum buraya. Bütünselliğini çiğnemek istemedim: "Kimsenin bilmediği sözler söyleyebilsem, Şaşırtıcı deyimler, Yepyeni, alışılmamış, Bilineni tekrarlamayan sözler; Önceki kuşaklardan, Atalardan aktarılmayan. Etimden kemiğimden süzüp sunuyorum İçimdeki tüm sözleri; Eskiden söylenmiş ne varsa bayattır. Söylenmişse işi bitiktir. Ataların sözleriyle övünülmez. Onlar söylemiş, sonrakiler hazıra konmuş. Daha önce konuşan, artık konuşmuyordur; Yeni şeyler söyleyendir bugün konuşan. İleride onun dediklerini yineleyecekler. Olup bitenleri sonradan anlatmak marifet değil, Masallar anlatılmış, bitmiştir. Olur olmaz işlerden söz etmek de boşuna: Hepsi yalan dolan; Bu gibilerin adı anılmaz ilerde. Ben gördüm, yaşadım bunu, ondan söylüyorum. İlk kuşaktan bu yana kimler gelip geçtiyse Hep geçmişte özendiler, öykündüler." (1) Evet, Rahip Ankhu'nun şiiri doğrudan belagatla ilişkilidir. Yani konuşma sanatıyla. Ankhu, açıkça söz meclisinde yeni bir sözü olanın yeri olacağına işaret ediyor. Kısaca "baki kalan bu kubbede hoş bir seda"'nın kalıcılığına inanıyorsak, tüm zamanlar ölçeğinde onun 'yeni'liğini de tartışmak zorundayız. Kimler aynı şeyleri geveleyip duruyor günümüzde? Doğal ki ilk akla gelen siyasetçiler... Haydi onlara alıştık diyelim, ya birbirine benzeyen ya da aynı şiirin çevresinde dönüp duran şairlere ne demeli? Bugün şiirin dibe vurduğundan, çoktandır 'büyük şair' gelmediğinden dem vuruyorsak Ankhu'nun haklılığı tartışılmaz. Geleneğe saplanmak, dil kirliliği yaratmak gibi yakınmaların temelinde, "Eskiden söylenmiş ne varsa bayattır / Söylenmişse işi bitiktir" serzenişi yatmıyor mu? Son yıllarda neredeyse Osmanlıcayı yeniden hortlatanlar, aslında birer duyarlık fakiri olduklarının farkında değiller. Çok şükür bu konuda Hilmi Yavuz'un ve Attilâ İlhan'ın olumsuzlukları yadsınamaz! Yeniden bir Şeyh Galip olmanın ya da Lale Devrinin rüzgârına kapılıp ince sazdan gazeller döktürmenin yer ve zaman ölçütüne göre olabilirliği yoktur. Ama nedense varmış gibi benzer çıraklar sardı ortalığı. Hani klonlasan bu denli çakışmaz. Bir Tanzimat kafasıdır aldı yürüdü. İki yoldan kirlenip gidiyor dil. Bir yandan küresel adlandırmaların etkisinde kıvranırken, bir yandan da Osmanlıcayı yeniden keşfetmenin hüneriyle inciler yumurtlama sevdasından. Kimi şairler bütünlüğü göz ardı edip 'eski'liği pul pul dökülen sözcüklerden medet umuyorlar. Hatta inatla bir iki eski sözcüğe bağlanıp şiiri hacıyatmaz kılığına sokuyorlar. Baş aşağı çevrildiğinde değişen bir şey yok. Bu anlamda uzak duruyorlar dilin çağdaşlaşmasına; hazırcılığı, kolaycılığı yeğ tutuyorlar. Rahip Ankhu, görmüş geçirmiş kimliğiyle sesleniyor - bence eskimeyen - köşesinden; yaşadığı çağdaki acıklı sonucu gözler önüne seriyor kulağa küpe misali: "Ben gördüm, yaşadım bunu: ondan söylüyorum: İlk kuşaktan bu yana kimler gelip geçtiyse Hep geçmişe özendiler, öykündüler" Peki, kim anımsıyor onları şimdi. Ama Rahip Ankhu'nun yıldızı parlamaya devam ediyor.İlginçtir; Rahip Ankhu'dan binlerce yıl sonra Mevlana da değinmiş aynı konuya. Üstelik lirik bir şair olarak. Anımsarsanız A.Kadir Türkçesiyle yansıtılan şu dizeleri: "Her gün bir yerden göçmek ne iyi. Her gün bir yere konmak ne güzel. Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş. Dünle beraber gitti, cancağzım ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım" (2) Özellikle son dizenin çırpınışına bakarsak, Mevlana'nın yakınmasını "Artık bugünün şairi olmak gerek" zorunluluğuna bağlayabiliriz. Elbette düne özgü bizi besleyen ne varsa özümseyerek, birleştirerek, ekleyerek, çıkararak... Yeni bir sesle, yepyeni bir kimlikle ileriye doğru yürüyerek... Yaşanmışlığın karanlık tünellerinde takılıp kalmayarak... Dilerseniz Mevlana'nın yanına İranlı modern şair Sohrâb-i Sipihrî'nin, çağdaşı Furûğ-i Ferruhzâd'ın ölümü üzerine ( 32 yaşında trafik kazasına kurban gitmiş) yazdığı Dost adlı şiirden birkaç dize aktaralım. Bakın, niçin üzülüyor Sipihrî, Furûğ'un zamansız ölümüne: "Büyüktü Ve bugünün insanıydı Bütün açık ufuklarla akrabaydı Suyun ve toprağın ahenginden ne güzel anlardı" ( 3 ) s.157 Şiirin başlangıç dizeleri bunlar. Sipihrî, baştacı ettiği şairin en önemli özelliğinin 'yenilikçilik' olduğunu söylüyor. Yani asıl üzüntü kaynağı burası, yeni sözler söyleyen bir şairin zamansız yitikliği. Hem de en olgun çağında... Sözün öksüzlüğü gibi!.. Öte anlamda insanın ıssızlığına, yalnızlığına denk geliyor söyledikleri. Ne yazık ki onca şair, Furûğ'un tazeliğinden habersiz; bayat, kokuşmuş sözlerle yuvarlanıp gidiyorlar. Yazmadan edememek, yetiştirmek, çırpıştırmak, tezcanlılık, coşku, ne derseniz deyiniz; bağışlanmaz kusurlarımız tekdüzeliğe götürüyor bizi. Şiir kitapları çoklukla birkaç iyi şiirin gücüne dayanıyor. Zihinsel yoğunlaşmanın üst düzeye çıktığı birkaç üstün yaratıdan sonra bilineni yığıyoruz sayfalarca. Ne sözcük seçimine, ne de sözdizimine gerekli özeni gösteriyoruz. Kuruluk, yavanlık kimi zaman öyle sırıtıyor ki; çarşıda-pazarda ilginç sözlerle müşteriye seslenen tezgahtarın becerisi karşısında saf düzenini koruyan şair müsveddeleri adına utanç duyuyoruz. Benim şair adayından dileğim şu: Kalemi eline alıp boş bir sayfaya yöneldiğinde kendini söz meclisindeymiş gibi duyumsamaya çalış. Yani o sayfada senden önce kalburüstü konukların bulunduğunu., binlerce yıllık söz emeğiyle var olduğunu düşün Öyle derin düşün ki sözün eksenine yapışan şiirler yanında , neyi nasıl söyleyebileceğinin telaşıyla başla ilk dizeye. Usulca bir kenarına iliş o sayfanın ve sözün merkezine gelene değin iliştiğin noktaya tutunmasını bil. Kesinlikle abartılı övgülere, gelir geçer uğultulara kanma. Önce kendini geçmeyi hedefle. Sesinin soluğuna bir güzel ayıkla. Doğal ki her yenilik ibresinin 'ileri'yi göstermediğini bile bile 'yarın'ın gözlüğü ile bakmalısın geleceğe. Unutma, tüm zamanları yoklayan şiirin yüksek beğenisi bir çift göz gibi adım adım izliyor seni! Değişmeyen tek şeyin 'değişim' olduğunu anımsayarak... _____________ ( 1 ) Eski Mısır'dan Şiirler, Çeviren: Talat Sait Halman, Yapı Kredi Yayınları, 3. basım, Şubat 2004, s:155 ( 2 ) Bugünün Diliyle Mevlâna, A. Kadir, Kendi Yayını, 5. basım, Eylül 1976, s:112 ( 3 ) Bir Başka Doğuş, Furûğ-i Ferruhzâd, Türkçesi: Hatice Gülcan Topkaya, Om Şiir, ı.basım, İstanbul,2002, s:157 ahmetgunbas@hotmail.com
    Esengül Kutkan AVUNÇ I Yıkar gölgesiyle ölüler yaşamı Geceye iz düşer Sessiz bir çığlık olur isyan Somuttur. Paradoksuyla büyür Yaşam karanlıkta yeşerir... II Gün anlara yüklüdür Kaos geceye Diz çöktüren ceylandır avcıya Ölüm sunar canı söğüt dalına Aşk, bittiği yerde başlar… III Karanlıktı. Ağlıyordu gece Yeni bir yenilgi, yeni baştan… Yargılamazdı hiç. Sevgiden çalmazdı. Ağlamazdı. Her damla yaş ayrı bir can... Beklerdi gözleri perde Karanlıktı. Ve hep karanlık kaldı gece… ** YERİNÇ Yaşam yürek ister Ödenir hep dostluklar Coşku tetikte. Eylemsiz, bakir. Herkesin cenneti kendine "İnsanlık"… Kaçışım korkum değil Yumak çıkmazı Yüreğim soluksuz, ışıksız Şairin kalemiyle "En dipte"… Yalnız çocuklara mı masallar… Sakladım bilyelerimi Bir oğlak yalnızken dengede Ve yaşam "Küflenmede"... yesim@tr.net
    Hasan Taşçı KELEBEĞİN ÖMRÜ kıyıya götürüyorlar geceyi bir gülü savuruyor rüzgar bulutları biriktirip kirpiklerime koyuyorum denizleri nehirler akıyor içimin dehlizine bitmeyen nefreti gururu görmek için görünmez bir el değdi içimi döven sıkışmış yüreğim bir aşk doğuracak değil kırık kalpli bir soytarıyım belki de tanrıya bıçakla kestim kan yoktu damarımda hayallerim nerede kim gelip öper bu halimle tenimi büyük bir kaygıyla uyandım-rüya değil yalnız ayrılık çıplaktı -ayaklarım yılan hangi el değdi anlamadım su'dan olsaydı tutamazdım damlardı kısır yalnızlığım emanet mi duruyordu görünmez bir el içimi döven söylenceydi konuşmayı öğrendiğim an dağları baş eğmez diye bilirdim nasıl sarsıldığını gördüm yatağından daha çok kül daha çok vuslat kapılar argına kadar açık hayalime duydunuz mu tüm tellalları şeytanın kendi çığlığım kulaklarımda biten yokluğuma hangi kan uyar hüzün sağarken tarih(im)in ilk günlerinde görünmez bir el içimi döven rotasını çevirmişti Nuh'un gemisiyle giden en dingin halimdi yaktım bütün anılarımı ve inkarına kalkmadım hiç sevmemişliğimle 'aşk' sonsuz olmuş mudur ah üzerine kelebeğin ömrü müydü bize verilen hasantasci52@hotmail.com
    Ruşen Hakkı TUTKU Beyaz ortancanın hemen yanında çılgın rengiyle ateş çiçeği dokunduğunda ortancaya sevişmeye duruyor iki güvercin karşı evin saçağında
    Emine Alıcı AYRILIKTIR AŞKI ANLATAN Ayrılıktır aşkı anlatan "nesneler ve aşklar yalandır" Yaşamın ağrısında Söylenmemiş sözler var Kanayıp durdukça Büyüsü bozuluyor her şeyin İçimde bir yitik çocuk Seslerin kimsesizliğinde Konuşmalıyım Dediğim anda Söz uçup gidiyor Anlamsızlığın evrenine Dile geldiği yerde bakışların Dilsiz oluyorum Sus oluyorum Dünya ki sesler toplamı Söylemek… söylemek Biraz da yitirmek her şeyi Akıp gitmesi Ayağımın altındaki toprağın Soldurmak rengini gülüşünün Kaçırmak uç uç böceklerini Kavuşmak alevini yitirmesi Yüreğimdeki yangının Görüyorsun işte Sığmıyor aşklar Bir çatı altına Ayrılık aşkı anlatan Sevgilim ince sızım Yolculuk başladı içimde emineay33@hotmail.com
    Egemen Arslan _ECEL EKSPRES_ son treni bekliyorum garda bulutlarım,korkak nefesinde üşümüş rayların yükünü almış gölgeler,ardında kat ettiği hayatın seyir defteri denen kaybolmuşluk zaman girdabında YAŞAMA EDATIM takısız bir can sıkıntısı sakladı ruhumu belgisiz gözyaşı saatlerimde ve zincirleme hüzün tamlaması oluverdi özlemenin-sen hali... ege1333@hotmail.com
    Miguel Angel Asturias SÜRGÜNÜN YAKINMALARI Ve sen, sürgün: Konup göçücü olmak, hep konup göçücü, han misali bir dünya ve bizim olmayan gökleri seyretmek, bizim olmayan insanların arasında yaşamak, bizim olmayan şarkıları mırıldanmak, bizim olmayan bir gülüşle gülmek, bizim olmayan elleri sıkmak, bizim olmayan gözyaşlarıyla ağlamak, bizim olmayan sevdalara salmak kendini, bizim olmayan yemekleri tatmak, bizim olmayan tanrılara yakarmak, bizim değilmiş gibi adımızı işitmek, bizim olmayanı, şunu bunu düşünmek, bizim olmayan bir parayı kullanmak, ve bizim olmayan yollarda gitmek. Ve sen, sürgün: Konup göçücü olmak, hep konup göçücü, ne varsa dünyada her şey ödünç, bizim olmayan çocukları kucaklamak, bizim olmayan bir ateşe yaklaşmak, bizim olmayan çıngırak seslerini işitmek, bizim olmayan ölümlere ağlamak, bizim olmayan bu hayatı yaşamak, bizim olmayan oyunlarla oyalanmak, bizim olmayan bir yatakta yatmak, bizim olmayan kulelere tırmanmak, bizimkilerin dışında, haberler okumak, bütün dünya için ve bizimki için acı çekmek, yağmur başka yağmur olduğu zaman yağmuru dinlemek, ve bizim olmayan suyu içmek... Ve sen, sürgün: Konup göçücü olmak, hep konup göçücü, gölgesi olmayan ama eşyaları olan, bizim olmasa da bayramı kutlamak, bizim olmayan bir yatak ve "ekmeğimizi", bizim olmayan hikayeler anlatmak, bizim olmayan işlerle uğraşmak, bizim olmayan evleri tutmak, bırakmak, bizimkinden başka şehirlerde dolaşmak, ve bizim olmayan hastanelerde şifası hiç yoksa tesellesi olan hastalıklara baktırmak. Ama sizinkisi değil, sizinki iyileşirse geri dönmekle iyileşir... Ve sen, sürgün: Konup göçücü olmak, hep konup göçücü, ille yarın, yarın ya da hiç... saatlerin zamanı yapay bir zamandır zaman yerine yokluğu ölçer. Bizim olmayan takvim yaprağında hesaptan düşülen yılların bizim olmayan yaş günleriyle ihtiyarlamak, bizim olmayan bir toprakta ölmek, bizim olmayanların ağladıklarını işitmek, ve bizimkinden başka bir bayrağı görmek, bizim olmayan bir tahtayı kaplamak, bizim olmayan bir tabutla örtmek, ve bizim olmayan çiçeklerle ve haçlarla, bizim olmayan bir mezarda uyumak, bizim olmayan kemiklere karışmak, sonunda vatansız bir adam olmak, isimsiz bir adam, insansız bir adam... Ve sen, sürgün: Konup göçücü olmak, hep konup göçücü, han misali bir dünya, ne varsa dünyada her şey ödünç, gölgesi olmayan ama eşyaları olan, ille yarın, yarın ya da hiç... Türkçesi: Eray Canberk (Varlık Dergisi)
    Onur Aslan YALGIN PORTRE sarı bir tabloydum gün ışığını özümseyen beyaza büründüm çok sonra esmerliğimi açığa vurdum pembenin koynunda ispiyonlandım polen saçarken yüreğimin rengini soludular beynimin isini… küfü tenimden silinmez terimden inmez… kırık, sapsarı bir tabloya ne sığar… yitirilmiş bir siluet! (mi) ressamın arşivinde evrim geçiren tanımsız bir iklimden yarınlara simsiyah… siyah da leke gibi görünürmüş meğer… maviyaren@mynet.com
    İ.Deniz Aslan PASTEL YAKIYORUM PARKIN YÜZÜNE pastel yakıyorum parkın yüzüne uzak us, kalemsiz gece düşüyor heykelin gözlerine çorak ve sırdaş yol üstünde kadınlar, kar salkımları gibi yalınayak titriyor lambalar birileri daha vardı yanıldığım ilk aşka nektar kör küskün, ay aşık, saz kırık birileri daha vardı aymaz kavgalarda söz kayıp! çocuklarla koşuyordum geleceğe... i_deniz_aslan@mynet.com
    Atilla Kaya DOĞA buz ve sis sıcak ve buğu başıboş düşler kuranlardan çok daha önce vardılar ilkel de olsa güzel masallar kuran insanlar M Tipi Cezaevi A-7 Ermenek - Karaman
    Ferruh Alışır TANRILARIN RESİMLERİ Dokunmadan geçmişle başlamış, büyük kaos, yıllarca biriktirdiğim her temas, Yüce kralları yaratan her savaş, Yılanların aczinde saklı. Nefret ediyorum! Akropolü kuranlar, yıkımını görenler midir? Artık yası yok bende bilinmez yollarda bulduğum... Satar zaman her şeyi, İnsan görmez o şeyi. Merhamet dileyen askeri.Öldürmek kılıç yaralarıyla .. dağ sözleriyle. Gövdesi, karşı kaslara gebe, Yeraltında kutlanıyor zaferler, tanrısal bir sarhoşluk içinde. Bağlardan gelen sesler bitiriyor çalışma saatleri önünde coşkusal, Çan sesleri yılgın kurtuluşlar, ince kahramanlıklar.. genetik kastların alçak gönüllü neferi. Yanmaz tutuşan kalpler, Koşuyor artık....uyuyan sevgili yılların tozu silkeleniyor insanlığın üzerinden. Bilinmez Topraklarda büyütülmüş, her şeyden nefret ediyorum! ferruh@ardicmimarlik.com
    İlker Gören BİR SONBAHAR ŞARKISI yaşamın içinde sessizliğimi alır bir kırlangıç cesedi ölmek kaybolmak değildir sen ezberlerken o eski hikayeyi adım değişmez benim sahtekarlığın kol gezdiği mekanlarda bana bir yaşamak ver güzel olmayan aşktan yana aşktan yana üzülmeliyim diyorum sana çoğu insan benim gibi düşünüyor sen acımasız olsan da dünyaya şiirler ve şarkılar okuyarak geçti ömrüm ama yalnızlığımı hiç kimse kıskanmadı ey ölüm ölümün engereğinde hinlik kokan yalnızlığım ben onun içindir hiç kimseyle konuşmam konuşsan da sen çok kırlangıç avladım gökyüzü gebeyken bahara ama hiç kimse katil demedi bana katiller ağladığı zaman güzeldir bir mutluluk da sen getirirsen yaşama o zaman her şey daha tekindir hani sen yalnızlığın orta bir yerinde mutluluğu düşünürdün saatlerce onun içindir bir türlü aşık olmadın kendine aşkın gözü kör derler öteden beri öyle değilmiş oysa mutluluk yalnızlığı hiçbir zaman sevmedi ilker_goren@mynet.com
    Abidin Güneyli SEVGİYİ BİLMEMEN OLMAZ Sen bilemezsin açlığı Kırk derecede Pamuk çapalamadın Ceyhan nehrinde Hayatını hiçe saymadın Ekmeğini elci'ye kaptırmadın ki Sen bilemezsin açlığı Ellerinde portakal dikeni Yırtıkları yok Güneş uykudayken uyanıp Yatağını boş bırakmadın ki Geceler boyu Bütün umutların karanlığa gömüldüğü an Aralık gecelerini soğukla paylaşmadın Kestane satmadın ki Sokak köşelerinde Sen bilemezsin açlığı Bunu anlıyorum / tamam Ama sevgiyi bilmemen olmaz Beni sevmemen hiç olmaz Yırtık ellerim donar Çatlak dudaklarım yanar Boşa gider emeklerim Her açlığa dayanırım / direnirim Ama sensizliğe razı olamam güzelim olamam
    Ahmet Gedik HAYAT VE VİCDAN Hayatı sararken ıssızlığın ortasında çırpındım durdum darmadağın sokaklarda çoğunu yitirdim azla yetindim hayatta anlat bana kıyı yüzlüm sondan sonrasının çırpınışını üşüyen ellerimi saklayamadığım akşamı kirli sabahı suçlu bir kentteyim uzun bitmez yokuşlarda bana ait olmayan yabancı bir ünüformaydı yorgunluğum çakal dudağından fışkıran tükürükler yapışır bastırıımış öfkemin soluğuna kin saklanır körpe gözlerin kuytuluğuna arkamda bıraktığım ayak izleri soylu bir nefretin suretidir yalnızca ay yüzümü yıkadı kar gecemi sakladı maskenin keskin ucunda öldürdüm kenti ölü kargalar ve çakal dudaklar sustular kustular pencereden hayata bakan vijdanım öptüm seni belkide hayat dudağın kıyısından titremeyle başlamakta ahmetgedik72@mynet.com
    Ayşe Çekiç Yamaç KÖR GÖZÜME GÖZÜME Ölü toprağıma, Can suyu veriyor biri. Aşil, yatıyor yanımda, Topuğundan vurulmuş, dertli. Bir güvercin, Kanadını yıkıyor kanla, Gagasında çocuk gözleri. Bir masal kendini anlatıyor, Ağzında Anka'nın külleri. Şiir zincirlerini sıkıyor, Unutmuş direnmeyi, Duygularını yitireli. Demokrasi kölelerini sayıyor... Özgürlük paletlerle geleli. Çocuklar oyunlardan kaçıyor, Misketlerde paramparça bedenleri. Toprak ana ağlıyor. Gözyaşları tusunami. Ölü toprağıma, Can suyu veriyor Yine de birileri. aysecekic@hotmail.com
    Yücel Yarımbatman YÜREĞİMDE GÖÇ YOLLARI uzayıp gider bir kent'e bu yollar uzanır gider… bir vefalı yar göğsüne yaslanmış ıslanmış gözlerim uslanır gider… böyle ağladıkça ağladıkça sana sitemlerim, hüzünlerim hasretlerim çoğalır gider… giderken ardında bir telaş alır beni… vurur beni… hedefinde kederin unutulur gider…
    Şehriban Ebem GULE BİBİ Arka arkaya doğmuştu iki kardeş. Aralarında üç yaş vardı. Kıvır kıvır siyah saçlıydı kız, çelimsiz ve zayıftı. Kardeşi de zayıf, koyu kavherengi gözlü, şirin bir erkek çocuğuydu. Yavru köpekleri kuyruğundan tutup sallayan yaramaz mı yaramaz; ama bir o kadar da sevimliydi. Birbirlerine düşkünlükleri diğer kardeşler gibi değildi. Annelerini kaybettiklerinde, bahçe kapısının yanındaki duvarın altında oturmuş ağlamışlardı. Uzun zaman bunu anlattı durdu komşu Zeliha. “Yetim büyür felek utanır, ne kadar çok istedi oğlum olsun diye. Ne iyi kadındı, bu çocukların anası, kızın arkasına oğlan oldu. Çok sevindiler. Hele kızın büyük ablası, kapının eşiğine oturdu bizim de erkek kardeşimiz oldu diyerek üç gün uyumadı. Bu kızla, oğlan ikiz gibiydiler, birbirlerinden ayrılmaz, el ele tutuşup gezerlerdi. Ahh anaları sağ olaydı da göreydi...” dedi. Zaman acıların üstünü çabuk örtüyordu. Çocuktular, o sırada neyi kaybettiklerini algılayamamışlardı. Yağmurlu bir gündü, çocuklarında en sevdiği gün. Suların içinde oynamak, çamur banyosu yapmak... Büyükleri kızsa da, söylense de dinler mi çocuklar, ne yapar eder suya çamura bulanırlardı. Mahallenin diğer çocuklarının katılmasıyla sürer giderdi bu eğlenceli gün. “Hadi eve gidelim, babaannem bizi arar.” “Sen git ben gelmiycem, bana ne...” “Ne olursun gel gidelim, sonra kardeşini niye getirmedin der bana, babama şikâyet eder, hadi hadi gidelim. “ O sırada babaannesinin sesi duyuldu. “Oğlum artık yeter. Eve gel, nerdesen?” “Gelmiyecem Babaanne, yağmurda oynayacam.” “Olmaz, sokakta yağmurun, çamurun içinde ne işiz var oğlum. Herkes ne der sonra? Kapaksız kaynamış çobansız otlamış gibi. Bu çocuklar laftan sözden anlamıyor, ben ne diyem babalarına.” “Tamam tamam, geliyorum...” diyerek sulardan atlaya atlaya bahçe kapısından içeri girdi oğlan. Bu küçük mahallede, ne zaman yağmur yağsa her defasında birinin evini su basar, arkasından yağmurun neden olduğu yıkıntılarla, döküntülerle uğraşır dururlardı. Bağırtılar, çağırtılar yükselirdi.Çatılardaki kiremitler düzeltilir, su kanalları temizlenirdi. Mahallenin güzel yüzlü taze gelini Sanem’in bağırtısı sokağın öbür başından duyulurdu. “Kaç kez dedim şu çatıyı bir onaralım. Erkek değil ki... eli bir iş tutmaz ki, sadece oyun kağıtlarını tutar canı çıkasıca...” Bu sırada panik içinde bağıran babaannesinin sesi duyuldu. ”Hele koşun, çocuklar arka mahalleye bakın, Gule Bibi’ye yardım edin. Vah vah ben dedim, su basar eşiği yüksek yapın diye” Gule Bibi arka sokaktaki arkadaşıydı, evini su basmıştı anlaşılan. Çocuklar zaten dışarıya çıkmak için can atıyordu. Nasıl fırladıklarını bilemediler. Yağmurun altında koşarak gittiler arka sokaktaki eve. Bir basamak kadar aşağıdaydı Gule Bibi’nin evi. Yağmur suları oturduğu odayı doldurmuştu. Odanın içinde çiçekli örtülerle bezenmiş divan, küçük masa ve kadife minderler vardı. Yaşlı kadın suyun içinde kalakalmıştı. Mutfaktaki kovayı maşrapayı aldı, kıza verdi. “Şu konserve kutusunu da alayım mı Gule Bibi.” “Al al kızım suyu boşaltırsınız onunla, ben de minderleri, kilimleri toplayayım...” Kız ve kardeşi, suları kovaya doldurup bahçenin içindeki çeşmenin kurnasına boşaltıyorlardı... Yağmur hızlanıyor, sonra yavaşlıyor ama durmuyordu. Yağmur sularını boşaltacak kadar gücü olmasa da cesur kadındı Gule Bibi; ama yaşlıydı ne de olsa. Daha yağmurlu günler gelmeden başlardı diz ağrıları. “Ooof ooof, her şey gençlikte çekilirmiş meğer. Ancak toprak alır bu ağrılarımı.” der dururdu. Gule Bibi, yetmiş yaşını aşmış, kına ile boyanmış kızıl saçlı, uzun boylu, gösterişli bir babaanne idi. Kimbilir, gençliğinde nasıl bir güzelliğe sahipti? Çünkü yaşlılığına rağmen yüzündeki kırışıklıklar ve sarkmalar o kadar azdı ki. Asıl adı Gülizar’dı, mahallede ise Gule Bibi’ydi. Giyimi kuşamı da temizdi. Bakımlıydı, saçlarına düzenli olarak kına sürerdi. Hatta arkadaşları ona süslü derdi . O da “Siz ne bilirsiniz ki, kına baş ağrısına da iyi gelir. E, evet süslüyem, var mı diyeceğiz” derdi. Kendi doğurduğu çocuklarıyla bile anlaşamazdı. “Ana bak artık sen de biraz karışma her şeye. Sokaktaki çocuklara bile karışıyorsun. Gel bizimle otur dedik oturmadın. “ “Oğlum ben kimsenin emrinin altına giremem, azıcık aşım ağrısız başım. Bir başıma yaşıyorum ya, yeter konuşmayın.” “Anlamadım gitti bir de geçinebildiğin biri olsa. Her şeye bir kusur bulup, kulp takıp, kimseyi de beğenmiyorsun...” diye söylendi küçük oğlu. Sert görünümlüydü Gule Bibi, yüzü pek gülmezdi. Arada sırada arkadaşlarıyla bir araya gelir, konuşmalarına katılmaz ama dinlerdi. Sonra da alaylı alaylı gülerdi. “Eeee sizde ne söylediğizi bilmiyorsuz? Hele sen nerden topluyorsun bu gulebelikleri” derdi bir taraftan da katıla katıla gülerdi. Arkadaşı da: “Gule, sen sohbetten ne anlarsan, sus bari.” Mahalledeki çocuklarla kavga edişide ayrı bir konuydu. Küfürleri, bağırtısı, hele kıymetli tavukları ve horozuna ne demeli? “Ola olaaa, inin çatıdan aşşağı, ne işiz var horozumu kızdırıyorsuz. Anaları doğurup doğurup sokağa atıyo bu piçleri. Oğlum dur, kızım dur, yapma etme demek yok. Gördün aha biri de senin torunun. Yanıkaralılar durmazlar evlerinde sanki kurt kaynıyor kıçlarında...” diye söylenirdi her zaman. “Belin ağırır kızım, kovayı fazla doldurma...” dedi Gule Bibi. Çocuklar su kovalarını öyle hızla boşaltıyorlardı ki sanki güçlü kuvvetli yetişkin iki insan gibiydiler. Ter kan içinde kalmışlardı. Odadaki su da azalmaya başlamıştı. “Az kaldı Gule Bibi. İşte bitti” dedi kız. Kardeşine döndü. “Tamam sen kovayı bana ver.” Aynı bahçede oğlu vardı Gule Bibi’nin; ama kapılarını bile açmamışlardı. Kızmışlardı analarının inatçılığına daha dün de kavga etmişlerdi. “Ne yaparsan yap ana, senin semtine uğramayacağız artık. Hadi bakalım...” Gerçekten iyi kızmışlardı ki suyu bile boşaltmadılar, iki küçük çocuğun başına bıraktılar. “Helbet sizde birgün yaşlanırsız? Bakam çocuklarız size nası davranacak...” diyerek söylenmişti Gule Bibi. Bu arada yağmur da yavaş yavaş azalıyordu. Odanın kapısının önüne koydukları tahta kalaslar suyun gelmesini de engelliyordu. Gule Bibi çocuklara baktı. Çocuklar ama; büyüklerden daha iyiydiler diye düşündü. Aynı bahçenin içindeki oğlum bile gelmedi suları boşaltmaya. Çocuğundan da fayda yok. Anam hep derdi; sağ gözü tut, sol göze faydası yok ne edem. Odaya bakıp, üzülen Gule Bibi’nin yüzündeki acıklı ifadeyi gören kız: “Amcam bu eşiğe suyu engelleyecek basamak yapar, bir daha su basmaz. Sen merak etme!” dedi. Yağmur durmuş, güneş de çıkmaya başlamıştı beyaz bulutların üstünden. Kız Gule Bibi’nin yüzüne baktı. Terlemiş yüzünü ve ilk kez gülümseyen gözlerini gördü. Kardeşinin yüzü de kıpkırmızıydı, terlemişti. “Gule Bibi ilk kez güldü bize, gördün mü? Çok sevindi değil mi? Hadi şimdi eve gidelim.” dedi. Gule Bibi, çocukların arkalarından bağırdı: “Gitmeyin, hele durun, size ne vereceğim, çocuklar gitmeyin” demişti ama çocuklar bahçe kapısından uçarak gitmişlerdi sanki. Evin önüne geldiklerinde babaannesi ile karşılaştılar. “Ne oldu oğlum, suyu boşaltılar mı? diye sordu. “Hiç kimse yoktu, biz boşalttık babaanne” dedi kız. “Afferin afferin benim torunlarıma. İyi yapmışsız...” Hiç düşünmedi çocukların suyu nasıl boşalttığını. Yorulmuşlar mıydı? Nasıl yapmışlardı, umursamadı bile. Ona göre çocuklardı ama her şeyi yapabilirlerdi. Şöyle derdi her zaman, “ Ağaç yaşken eğilir, insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur.” Komşu Zeliha Teyze çocukları gördü. “Şu çocuklara bak hele bu halleriyle Gule Bibi’nin su basan evini temizlediler. Anaları yok ki yananları olsun. Anaları olaydı böyle ezilmezlerdi. Üstleri başları su içinde kalmış. Babaannelerinde de hiç insaf yok...” diye söylendi. Islanan elbiselerini ve çoraplarını değiştiren çocuklar, yağmurdan sonra gelen güneşin ve gökkuşağının altına kapıları hızla çarparak koştular. “Oğlum kızım, gitmeyin nere gidersiz? Bak heç beni duyerler, ben babalarına ne diyem?” Birkaç gün geçmişti, güneşli bir gündü. Ahşaptan oluşan bahçe kapısı ardına kadar açıldı. Gelen bizim Gule Bibi’ydi, eteğine yumurtaları doldurmuştu. Güneşin vurduğu, kınalı kızıl saçları pırıl pırıl parlıyordu. Küçük kız, kardeşi ve babaannesi bahçenin en gölge köşesindeki kilimin üzerinde oturuyorlardı. Oğlan, Gule Bibinin eteğindeki yumurtaları görünce: “Ne kadar büyük yumurtalar bunlar! ” dedi. Babaannesi çok şaşırdı. “Hayret heç kimseye çöpünü vermezdi, hele yumurtalarını...” dedi. “Bunları benim akıllı çocuklarıma pişirin, yesinler. Onlara her şey helal; küçücük canlarıynan, evimdeki suyu boşalttılar eşyalarımı kurtardılar, olmasalar ben sızlayan dizlerimle kalkıp inemez onca suyu boşaltamazıdım. Kendi çocuğumun yapmadığını yaptılar. Güzel günler görsünler, ayakları heç taşa değmesin...“ dedi. Kız kınalı saçlı Gule Bibi’nin yüzüne baktı. Yüzündeki o gülümseme hâlâ devam ediyordu...
    A.Uğur Olgar YENİLMEZ SANMA HİÇBİR KENTİ kirpikten damlayan yağmur tanesi ah, ne gemiler yüzdürür yanaşmasız mendiller sallandırır, dantelinde tuzu düştüğü yerde izi kalan tanıktır park, en çok ayrılık görmüş yerinden kırıldığına bankların, kurşun sıkılmışçasına delindiğine, her yaprak inişinde attığın gülse denizi de getirir birlikte yosunlarla silersin yazını gövdesinden yaşama en çok dümen tutan balığın kente egemen tepelerden aşka yuvarlanmış tacizci yıldızlar yeniden okusa da eskil kitaplarda ne varsa yazılan sulara dair kalırsa geriye bir donuk mevsim uçarsa buluta hohlanmış bir kış nefesi serpilirse toprağa bir deniz serinliği gül tablasında kendi kendine sönmüş yıldız izmaritleri..







  • AnaSayfa - Andız Sayfası