Abdülkadir Bulut Özel Sayısı - 7. Sayı







Abdülkadir Bulut

OZAN, ŞİİRİN AYAKLARINI TOPRAKTAN KESMEMELİDİR

  • "Bütün değerleri yıkılmış, bütün değer ölçüleri yok olmuş bir dünyada şiire varmak, onun sıcak elini yakalamak zor bir iş aslında. Hele hele üretim araçlarının insanı tutsak ettiği, insanı kendi öz yaşamından saptırarak yozlaştırdığı bir düzen de varsa ortada… Öte yandan türedi sınıfların egemenliği tüm boyutlarıyla ağırlığını koyuyorsa, en kötüsü ekmek bir kurdun ağzında geriliyse, işte böylesine karanlık, böylesine çelişkili bir ortamda kalemlerimle, , sözcüklerimle, kavgalarımla kendi şiirsel bakış açımın doğrultusunda adımlıyorum hayatı. Biliyorum ki, demire örs, toprağa kazma bile kolaylıkla varmıyor. Bütün bu çabalar, çağdaş bir uğraş, çağdaş bir yöntem istiyor. Dahası diri ve büyük bir tutarlılık istiyor. Çünkü her toplumun kendine özgü bir varolma, bir gelişme görüntüsü vardır. Kanımca ozan, toplumların varolma erdemleriyle varoluş süresi içinde onların kavgalarına, devrimci bir öz, devrimci bir öfke ve akla yakın bir tavır vermesiyle yükümlüdür. Kaçamaz ozan bu sorumluluktan. Elini kolunu sıvayarak yapacak bu işi. Çünkü yapı ustası bile, harcı içten bir duyarlılıkla atıyor duvara. Ozan, toplumsal olguları, toplumsal direnmeleri soyut yanlışlar içinde yansıtmamalı . Tersine, özümlediği şiirsel özü somut doğrular içinde sergilemeli. Önemli olan, ozanın şiirsel işçiliğinin işlerliğidir. Başarısı da toplumda yakaladığı ya da algıladığı keskin çizgileri toplumsal gerçekliğe yatkın biçimde ayaklandırmasıdır. Ona sıkılı yumruklar ve uzun sesler vermesiyle ölçütlenir. Yoksa ozan başı ağrıyan insanlara muska yazıvermiş olur. Şiirin işlevi azımsanamaz kuşkusuz. Ne ki, biçim denemeleriyle okura bıkkınlık vermesin. Madem ki ozan yaşadığını yazacak, madem ki ozan gerçekleri yazacak, o halde ozan şiirin ayaklarını topraktan kesmemelidir. (Milliyet Sanat Dergisi, Mart 1975, Sayı: 125)
    Ahmet Günbaş ABDÜLKADİR BULUT'U ANARKEN!..
  • " Evet "Her ölüm erken ölümdür" de ne yazık ki kimi ölümler oldukça ucuzdur, sıradandır. Asla yakıştıramazsınız devasa ömürlere! Sanki ölüme karşı fazla dürüst davranılmıştır. Ahmed Arif'in bir dizesini anımsarım böyle durumlarda, "Vurulsam kaybolsam derim çırılçıplak bir kavgada" diye sitem eden. Anımsarım da yüreğimi bir hüzün bulutu kaplar boydan boya. İlk etapta yakın çevremde henüz otuz beşinde 'gıda zehirlenmesi' ile aramızdan ayrılan Ali Rıza Ertan'ı düşünürüm. 70'lerin hıncahınç ortamında bağışlanmaz bir ölümdür bu. Her an bir siyasi cinayet olasılığı sizi adım adım izlerken, gidip bir konserveye yenik düşmek olacak şey değildir. Abdülkadir Bulut'un ani ölümü de kabullenemez gelir bana. Çok değil, Ertan'dan yedi yıl daha fazla yaşamıştır. Üstelik şiirinin en verimli çağında!.. Dönemeç'i birlikte omuzladığımız Ali Rıza Ertan'ın zamansız kaybının acısı İzmir'den çok uzaklarda, taa Erzurumlarda yakıp kavurmuştu beni haki giysilerle dolaşırken. Abdülkadir Bulut'un acısı da farklı değildi ondan. 10 Ağustos 1985 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki ölüm haberi kesiğini saklarım hâlâ. İşte haber metninin ilk paragrafı o günkü gibi inanılmaz ve ürkütücü: "ANAMUR, (Cumhuriyet) - şair Abdülkadir Bulut, dün Anamur'da geçirdiği talihsiz bir trafik kazası sonucu öldü. Anamur'dan bir duruşmayı izlemek üzere minibüsle Silifke'ye hareket eden Bulut, minibüs kapısının birden açılması üzerine oturduğu seyyar tabureyle birlikte dışarı fırladı. Ağır yaralanan Bulut olay yerinde öldü." Anlatılanlara göre minibüste yerini bir kadına verip kapı ağzındaki tabureye oturmuş, sonra keskin bir dönemeçte açılan kapı ile birlikte dışarı savrulup oracıkta ölmüş! Ancak bir kez görüşebilmiştik Bulut'la Mart-1982'de İzmir'e imzaya geldiğinde. Yazko'da basılan Acılar Yurdumdur (1981) kitabını, henüz kırçıllanmaya başlayan uzun siyah saçlarını geriye iterek, "Yiğit yazar dostum Ahmet Günbaş'a dostlukla"tümcesiyle imzalamıştı. Baharı muştulayan günlük güneşlik bir gündü. Kardeşlik yüzlerimizin ışıltısıyla ayaküstü çok şey konuşmuştuk dar zamanda. Bana, - edebiyatla pamuk ipliğiyle bağlılığım nedeniyle - "Aman, yazmayı bırakma!" gibi bir uyarıda bulunduğunu anımsıyorum. Daha sonra ara sıra Dönemeç'te şiirleriyle göründüğünü, Gelişim Yayınları'nda birlikte çalıştığı şair dostumuz Aydın Yalkut eliyle selamını eksik etmediğini iyi biliyorum. Abdülkadir Bulut gibiler yüzünü görmeden yüzünü görmeden, sesini duymadan da rahatlıkla iletişim kuracağınız kişilerdendir. Birkaç sözcükle anlatmam gerekirse, 'Şiir sıcağı bir adam' diyebilirim onun için. Toprağı gibi konuşan, yaşadığı gibi yazan, zorlamasız, lekesiz-hilesiz bir adam. Akdeniz'in güleç mavisini Toroslar'ın serinliği ve doğallığı ile mayalayan içten bir şair. Onu ilk kez Milliyet Sanat dergisinin açtığı "1974'ün En Başarılı Genç Şairi" yarışmasında 'övgüye değer' birisi olarak tanıdım ve sevdim. İlk kitabı Sen Tek Başına Değilsin'le (1976) ortaya çıktığında ise soluğumu tuttum, kişilikli bir sesin özgün rüzgârını doya doya içime çektim. Cemal Süreya, "Kasabalı bir Lorca. Her şiirinde şiir var." (Milliyet Sanat Dergisi, Mart-1975) demişti onun için. Haklıydı. 70'ler şiirin koro ritminden ayrı şiir toprağı ile renk farklılığı hemen göze çarpan değişik bir havası vardı Bulut'un. Sanki kök boyalarıyla boyuyordu sözcükleri. Şiirin kapısından girerken, kıl çadırlı, göçerli yaşamların izlerini ve alışkanlıklarını da dallı-güllü işlemeler içinde sunuyordu bize hiç çekinmeden. Makiliklerden gelen çıngırak sesleri arasında, dağından devşirdiği çiçekleri metropollerde sergileyen bir incelikle Toroslar'ı sırtında taşıyor gibiydi.. Sözgelimi 70'li dönemde sol literatüre egemen olan 'yoldaş' sözcüğünün yerini -alışılmışın dışında- 'adaş, sağdıç' gibi seslenişler aldığında yadırganmamıştı nedense. Doğup büyüdüğü yörenin yaşam biçiminden kaynaklanan alışkanlıklarını şiiri ayağa düşürmeden üslubuna karıştırmasını becermişti pekala. Hem de sınıfsallığa ve evrenselliğe zerre toz kondurmadan. O şiirimizin esmer 'Bizimoğlan'ıydı kısaca. Akranlarını da böyle gördü hep. Ekmeğini, türkülerini, tütününü, kente inen köylü içtenliğiyle çıkını açıp çekinmeden bölüştü omuzdaşlarıyla: "Büyüledin ekmeği yazan eli Türküleri yerinden oynatan dili Ve sabahını yaşartan tütünü Sakladın boyna bizim oğlan Deli sürgüne duran narın Toprağı coşkuyla yaran sabanın Geleceği adına" Başka bir şiirinde umarsızlığı yerden yere vuruyor, elinden geldiğince arkalıyordu yiğit dostlarını. Çünkü görevden uzaklaştırmalarla, sürgünlerle, mahkemelerle, tutuklanmalarla sınanmıştı kısa yaşamı. İnsani değerlerin öne çıkması uğruna verilecek savaşımda özverinin sınırı yoktu. Alabildiğine içten, yalansız-dolansızdı. Arkadaşlık, dostluk, yiğitlik bahsinde akan sular duruyordu neredeyse. Köroğlu'yla Dadaloğlu karışımı halk ağızlı bir pervasızlık, sesini doğanın diliyle nakışlayan Karacaoğlan akışlı bir yalınlık ve yumuşaklık vardı dilinde: "Tam senin harcın adaş Onur üstüne oğul harcamak Dik durmak inancın uğruna Ve her türlü ihanete karşı Yakandaki çiçeği bile Uyanık tutmak" "Şiirin sulara benzemediği" anlarda şiirin ve ellerin aynı uyumu göstermesi, tıkanılmışlığı aşılması için "suların yaralandığını bile bile", "yalınca yerlerde" konuşlanmamız gerektiğini dillendiriyordu. Çünkü yiğit kişinin bir "okuntu"su olmalıydı şu yeryüzünde. Ve tek başına değildik. Adı gibi eminde bu gerçekten. Lorca'nın kurşuna dizildiği masum gölgelerle birleşmişti direniş günlerinin gölgesi: "Sen tek başına değilsin Yağmurda koşan taylar gibi Ve toprağı iyice kavrayan Kökler kadar akranın var Omuzlarında hayat bir şiir Alın terinden bir yürüyüş" Toprağını kavrayan bilge bir şairin öngörüsüydü bu. Yaşam ve şiir, alın terinden bir yürüyüşle boca edilmedikçe yalnızlık kaçınılmazdı. İyimserdi, tepeleme umut doluydu. "Sular gece de akar / Ayrı baş çekme" derken bir bildiği vardı kuşkusuz. "Sözünü balla kestim adaş / Kaynağında vermek için el ele / Omuz omuza ve de baş başa / Hep birlikte atmak adımı / Topraktan pamuk çıkar gibi / Bir gün hep birden "dizeleri, paylaşımcılığın ve gelecek günlerin görkemi üzerine söylenmişti. Bulut'un şiiri bize, hep terleyen bir arkadaş tadıyla seslendi: "Terleyen bir arkadaşa Sarılırken aldığım tadı Ne bir Kırkağaç kavununda Ne de bir tanıdıkta buldum" Yüreğini, köylü bir annenin yetiştirdiği kırmızıbibere benzetir Dosta Düşmana Karşı şirinde.Günnük ağaçları, Frenk incirleri, zeytinler, andızlar arasından Pablo Neruda'ya, Yannis Ritsos'a değin uzanabilir duyarlığının erişim gücü. Acıların evrensel çekim alanıdır onu dünyanın bir ucuna duyarlı kılan, bağdaştıran. Artık gözyaşlarının da çiçek açtığına inandırmıştı herkesi: "Bugün yurtyeri olsa da acılara Kayaların en sarp yerlerindeki Kırlangıç yuvalarını andıran alnın Bir gün terli bir gelecek uçuracak Sabahlardan akşamlara kadar Gözyaşları da çiçek açar" Bulut'un, anlatı şiiri olanaklarıyla bizi çok çarpıcı dizelere götüren şiir tekniği iyice irdelendiğinde görülecektir ki, bir şairin durduğu coğrafya oldukça önemlidir. Anamur kaynaklı Türkmen kültürüyle mayalanan şiir dilinin kıvrımlarındaki çıngılar, anlam katmanlarında derin çağrışımlarla karşılar okuru. Örneğin,"Bana bir gömlek dikebilir misin sen / Üstünde peynir-ekmek yenmiş / bir topraktan " dizeleriyle karşılaştığımızda şiirinin gücü karşısında biraz afallarız. Zaten bir ara Yakım'layıp geçmiştir ortalığı. Ama sonuçta Yurdumun Şiir Defteri'yle Türkiyeli bir şiire çalışmıştır o. Bir Akdeniz Çocuğu Olarak sürüklendiği kavgada hiç de yalnız olmadığının ayırdına varmış, soluğunu sularla yarıştırmaya başlamıştı. Onu kısa şiirler yazmakla suçlayan kimi 'ebleh'lere karşı içlenip bin dizelik bir şiire çalışırken aramızdan ayrıldı. Erken göçtü Bulut. Akıtmalı bir tay gibi Toroslar'ın doruklarında yitip gitti. Belki o doruklardan aşağıya süzülen binlerce yıllık seslerle buluştu. Bir bakıma söylencelerin otağına kuruldu. Bir gün Anamur'a doğru yola çıktığınızda, bulutlardan biri Abdülkadir Bulut sesiyle yağabilir üstünüze. Ürkmeyin o yağmurdan. Ardında sakalını sıvazlayan rüzgârdan!.. Yağmur sonrası toprak kokusunda gizlenen Bulut'su şiirlerle çoğalın ve yağın siz de bir yerlere: " Sesleri uçurumlarda kalan sular bile Sessizliklerini ulaştırırken denizlere Sen ne ulaştıracaksın yiğidim Hayata dair, insanlara dair Yaklaşan günlere" ahmetgunbas@hotmail.com
    Abdülkadir Bulut YOLUM DÜŞÜNCE ANAMUR'A Yolum düşünce Anamur'a Havalar yağar eser de olsa Elini kulağına götürerek Uzunhava çeken köylüleri Dinlemeliyim mutlaka Yolum düşünce Anamur'a Göğüs kılları yenice yürümüş Mısır sulayan delikanlılarla Ayaküstü bir şeyler konuşmalıyım Tarlalara akan sulara Bakarak Yolum düşünce Anamur'a Kökleri dahi sökülerek yakılan Ilgın ağaçlarının duruşlarından Bir şeyler katmalıyım hayatıma
    ANAMUR KÜLTÜR DERNEĞİ'NDEN MERHABA
  • " Sevgili Andız okurları, ormanınızın gürbüz ağacı can dostumuz Ali F. Bilir, Andız Dergisi'nin şairimiz "Abdülkadir Bulut Özel Sayısı" için Anamur Kültür Derneği olarak bir yazı yazmamızı önerdiğinde, "Ne yazabiliriz?" diye çok düşündük… Ozan dostumuz, derneğimizin amacını, adı Anamur'la özdeşleşen sevgili şairimiz Abdülkadir Bulut için yaptığımız ve yapmayı düşündüğümüz etkinlikleri anlatabileceğimizi söyledi. Biz de bu doğrultuda sizlere merhaba diyoruz!.. "Anamur Kültür Derneği"nin kuruluş amacının özü, Anamur sevdalısı üye ve yöneticilerden oluşan demokratik kitle örgütü eliyle ilçemizin tarihi ve kültürel değerlerine sahip çıkmak, onları tanıtmak, bu yönde toplantılar, panel ve konferanslar düzenlemek, söyleşiler yapmak, sergiler açmaktır. Tüzüğümüzde de vurguladığımız gibi, "Bilgi insan içindir, bilgilenmemiş insan ışıksız mekan gibidir." İlçemizin çağdaş, sosyal bir kent olması için çalışıyoruz… Ozanımız Abdülkadir Bulut için belli kesimlere sesleniş ve serzenişimiz var. Abdülkadir Bulut, Anamurlu olmasına karşın ne acıdır ki, Anamur dışında çok daha iyi tanınmakta, sevilmekte, adına etkinlikler düzenlenmekte, araştırılıp hakkında kitaplar yazılmaktadır. Çağdaş ülkeler ve kentler gelişmişliklerini, özellikle saygınlıklarını kıytırık makinelerle, beton yığınlarıyla değil, bağrından çıkardığı bilim ve düşün insanlarıyla, sanatçıları ve ozanlarıyla bulurlar… Demokratik Kitle Örgütleri ve Sendikalara'a da seslenmek istiyoruz!.. Çağdaş ve aydın olmak, önce yaşadığımız yörenin değerlerine, sonra ülkemiz değerlerine sahip çıkmaktan geçer. Bu değerlerin başında insani değerlerimiz gelir. İnsani değerlerimizin lokomotifi de yazarlarımız ve ozanlarımızdır kuşkusuz. Onlara sahip çıkma sorumluluğumuzu yeterince yerine getirdiğimizi söyleyebilir miyiz? Üniversitelerimize, en başta da ilimizdeki üniversitenin sorumlularına soruyoruz. Toroslar'ın Söz "Dragon"u Abdülkadir Bulut'u ne kadar tanıyorsunuz? Yeterince tanıyoruz diyorsanız, ne kadar tanıtıyorsunuz? Yeterince tanıtıyoruz diyorsanız, öğrenmek isteriz: bu değerli şairimiz hakkında hangi etkinliği yaptınız, panel, konferans düzenlediniz? Anamur Kültür Derneği olarak, yukarıda dile getirdiğimiz eleştirel yaklaşımın bize dönük sorumluluğun da bilincindeyiz. Sorumluluğumuzu yeterince yerine getiremediğimiz için kaygılıyız. Ama, durmuyoruz. Anamur Kültür Derneği olarak Anamur Belediyesi ile birlikte, Bir "ABDÜLKADİR BULUT KÜLTÜR PARKI" projemizi hayata geçirebilmek i çin var gücümüzle çalışıyoruz. Projemiz, bu satırların yazıldığı tarih olan 6 Haziran 2006 itibariyle, bir düş olarak derneğimizin beyninde ve elinde durmaktadır. Somut koşullar, bu projenin gerçekleşmesinin zor olduğunu göstermektedir. Ama, inanmak başarının yarısıdır, derler. Biz, Anamur'da bir "Abdülkadir Bulut Kültür Parkı"nın yapılabileceğine inandık. Eğer Belediye Başkanımız, encümen ve meclis üyelerimiz ve halkımız bize destek verirse bu düşü gerçeğe çevirebiliriz. Böylece, sevgili Abdülkadir Bulut'a olan vefa borcumuzun bir kısmını ödemiş oluruz… Ülkemizin güzel yarınlarında Andız Ormanı'nın varlığı hep devam etsin, Andız kokusu hiç eksilmesin, diliyoruz!..
    A.Uğur Olgar SÖZ Sen Rahat uyu Halkının yüreğinde Dağbaşlarının ozanı İki elimiz kanda da olsa Bizimkilerin son sözlerini Söyleyeceğiz halkımıza Onurumuza yakışırcasına Ve unutmadan Dağbaşlarını Sen Rahat uyu Halkının yüreğinde Bizim oralı. olgar33@gmail.com
    A.Uğur Olgar ERKENCİ KUŞLARIN AKSİ - Abdülkadir Bulut'a - seni düşürdüğünden beri hiçbir minibüsü sevmedim mersin'den anamur'a dönüşünü yalankavi yolların pos bıyıkların yanışlı'daki çam ağaçlarını anımsatır ve çiçek açan göyaşlarını acımasızca yakılırken çaya inen erkenci kuşların aksinde hasretin var buluta en yakın konalgada lorca'nın uzak suları..* her yaz çıktığım yaylada ağustosa olan kinim artar dinlerken böceklerin sarp alna dair anılarını karanfil sesleri sağır eder gecenin kulaklarını.. * "Ve Sularında Lorca'nın" / Sen Tek Başına Değilsin - 2 (Abdülkadir Bulut) olgar33@gmail.com
    Ali F.Bilir ŞAİR ABDÜLKADİR BULUT'U ANARKEN Şair Abdülkadir Bulut, parantez aç, (D: 21.04.1943, Anamur Akine Köyü- Ö: 9 Ağustos 1985, Mersin nokta. Parantez kapat) 42 Yıl. Ülkesine ve şiire adanmış kısacık, onurlu bir yaşam... Demek 21 yıl olmuş yiğidimizi, Şair Abdülkadir Bulut'u yitireli ha!.. Fotoğraflarına bakıyorum da ne kadar genç, ne kadar şahan. Saçına bıyığına ak düşmemiş daha. Şiirlerini okuyorum, ne kadar taze, bugün yazılmış gibi, dönüp yeniden okuyorum, derin, okyanus örneği, aydınlık, duru… Toros Dağları gibi yüce, Dragon çayı gibi coşkulu, yürekli; Akdeniz gibi mavi, dingin, umutlu. Ama, biraz acı. Erken ölüm hangi yüreği acıtmaz ki!..Belki bu yüzden, erken, trajik ölümünden dolayı, beli de gözardı edilen büyük bir şairin, yöremiz çocuğunun daha iyi bilinip tanınması için, ona olan vefa borcumuzdan dolayı, Andız Dergisi'nin ilk özel sayısını bu güzel insana, Abdülkadir Bulut'a ayırdık. Şair A.Uğur Olgar dostumla kolları sıvadık. Çalışmamız sırasında bize yol gösteren Anamur Kültür Derneği'nin değerli üyelerine teşekkür etmeliyim. Dergimize ürün göndererek ona yüreğini açan şair dostlarını, yakın arkadaşlarını da buradan selamlıyoruz. Şairlerine sahip çıkan Anamur halkına ve Şair Abdülkadir Bulut'un adını bir kültür parkında yaşatan Belediye Başkanı Suphi Alp'e gönül borcumuz var. Gerek Andız Dergisi'ni hazırlarken gerekse Şair Bulut'un " Ülkemin Şiir Atlası" (1)nın sayfalarında dolaşırken onun şiirleriyle ilgili saptadığım bazı önemli noktaları da burada sizlerle, onu sevenlerle paylaşmak istiyorum. Öncelikle, Abdülkadir Bulut'un toplumcu bir şair olduğunu belirtmeliyim. Ancak, onun şiiri halk şiiri geleneğinden beslenmesine karşın, gerek öz gerek biçim yönünden modern Türk şiirinin özgün bir halkasını oluşturmaktadır. Yazdıkları, tek boyutlu değil çok boyutludur. Çünkü o, toplumcu şiirin en büyük ustaları olan Nâzım ve Neruda gibi, "Toplumcu şiirin, insanı ve toplumu bütün görüntüleriyle, yönleriyle, özellikleriyle kavraması, yansıtması gerektiğinin" (2) bilincindedir. Onun şiirlerini, toplum ve hayata evrensel, diyalektik bir bakan, duyarlı bir yüreğin ürünü olarak değerlendirebiliriz. Yerel bir konuyu yerel dil kullanarak evrensel şiire dönüştürme yetisi ona özgüdür. Bu yüzden özgün bir şairdir Abdülkadir Bulut. Bu ustalığın temelinde ise sözünü ettiğimiz diyalektik bakış yatmaktadır. Çocukları unutmamıştır bu değerli şairimiz. Onlar için şiirin yanında, şiir tadında öyküsel romanlar da yazmıştır… Şairliğinin yanında devrimci, aydınlanmacı kimliğini de inanarak hep yanında taşımıştır şair dostumuz. Bu yüzden faşist güçler, tutucu yönetimler tarafından cezalandırılmış, sürgünler yaşamış, görevden alınmış, tutuklanmıştır. Ama, ne inancını ne duruşunu değiştirmiştir bu yüzden. Yaşanılan acıları şiire dönüştürebilen büyük bir yetenektir o. Hani derler ya, "Şair olunmaz, şair doğulur," diye. Sanki Şair Bulut için söylenmiş bir sözdür bu… Dün olduğu gibi bugün de dünyanın durumu hiç iç açıcı değil. Emperyalizm sınır tanımıyor. Bölgemiz kan gölü. İnsanlar acı çekmeye devam ediyor. Çocuklar ölüyor. Kadınlar ağlıyor. Şiiri yalnızca dile ve tekniğe indirgeyen ülkemizde Şair Abdülkadir Bulut'un eksikliğini nasıl da duyuyoruz!.. (1) Ülkemin Şiir Atlası, Abdülkadir Bulut, Can Yay. 1986 (2) Şiir ve Gerçeklik, Özdemir İnce, İş Bankası Kültür Yay., s.133
    Abdülkadir Bulut BANA BİR GURBET ADI GÖNDER Bana bir gurbet adi gönder Her yolda bir yürüme istegi Bir de animsamak için sevdiklerimi Sarisin kizlarin gözleri gibi açilan Bir harnup çiçegi Bana bir gurbet adi gönder Içinden çikamadigim çok sey var Kuslarin agzini açarak ölmesi Ve dünyadaki çiçekler içinde Feslegenin örselenerek koklanmasi Bana bir gurbet adi gönder Ilk kez oturup agladigin yerden Yeni yakilmis bir agit sözü içinde Bir de sögüt yapragi koy yanima Belki sulara olan hasretligimi giderir Bana bir gurbet adi gönder Çoktandir kimsenin yüzüne bakmiyorum Uyuyup kaliyorum oturdugum her yerde Unutma bana bir gurbet adi gönder Su günlerde
    Abdülkadir Bulut BİR MEKTUP (*) Sevgili Kardeşim 10.6.1985 Göndermiş olduğun mektubu aldım. İlgine teşekkür sağol. Mektupta sözünü ettiğin konuyu uzun boylu düşündüm. O yüzden yanıtımı da geciktirdim. Hoş gör. Anlayamadığım konu, bu çocuk (A.Kadir Şimşek) niçin halı dokumak istemiyor? Olmaz öyle şey. Hapishane yaşamı halı dokumayı gerektirir. Sonra içerde birkaç yıl yatacağına göre başka ne işle uğraşacak? Sen Terzi Hüseyin'e (**) durumu anlat. Mutlaka çocuk halı dokusun. Başka konularda ne gibi yardımcılık istiyorlarsa benden, hazırım. Ama bir sanat uğraşısını olumsuzluğa dönüştürmek bana ters bir olyadır. Her ne ise... Muhtardan ben bazı isteklerde bulunmuştum. Görürsen bir sor. Sonra kardeşi çıktı mı? Biz iyiyiz. Çocukların gözlerinden öperim. Yengeye de selam. Gözlerinden hasretle öperim. Abdülkadir Bulut (sürecek)
    Abdülkadir Bulut BANA Bana bir gömlek dikebilir misin sen Üstünde zeytin ekmek yenmiş Bir topraktan Bana bir gömlek dikebilir misin sen İki de cep yapabilir misin göğsüne Bir dağ rüzgârından Bana bir gömlek dikebilir misin sen Yıllardır benim sana duyduğum Hasretten 2 Temmuz 1984
    Reyhan Sur SAYDAM KÜRE - A.Bulut anısına - milyonlarca saydam küre yuvarlanıyor su damlaları yitiyor kendi ekseninde bir şıvgın bir şıvgın ki... yürüyorum caddelerde can köşem yaralanıyor yağmur öfkeli yağmur çıplak ve öksüz ağlıyor cales3@hotmail.com
    Sennur Sezer BİR DOSTU ÖZLEMEK Abdülkadir'le yaşıttık. Benim koşullarım edebiyatta zaman olarak daha önce görünmemi, kitap sahibi olmamı sağlamıştı. O ortalığa çıkmadan önce kendini geliştirmiş , şiirini epey inceltmiş, dergi sayfalarında göründüğünde de edebiyatta pek kimsenin duymadığı (aslında daha fazlasını hak ettiği ) övgüler almıştı. Üstelik onu övenler övgülerinde cimri sayılırlardı. Kişiliği şiiri kadar övülesi insanlardandı. Alçak gönüllü, sözünün eri. Her gün görüşemezdik. Eşim Adnan Özyalçıner ile benim , onunki gibi ekmek parası tasalarımız vardı. Ama karşı çıkmanın en tehlikeli yolu yürüyüşlerde buluşurduk... Hep söylüyorum en unutamadığım görüntüsü Beyazıt'ta... Bir yürüyüş sonrası. Oracıkta bir çay içmeye vakti yoktu. Bir gün önce oğlunu ( yoksa oğullarını mı ) "kestirmiş". Bir armağan alıverme isteğimizi "spor ayakkabı" aldığı gerekçesiyle geri çevirdi. Ve gitti. Alibey Köy'e. Köyüne gidişinden önce de uğramıştı çalıştığımız yere. Yeni yazacaklarını konuşmuştuk... Konuşacaklarımızı bitirememiştik. İlk kez sözünü tutmadı. Dönmedi, dönemedi... Dört dizeyle vedalaşabildim Abdülkadir Bulut'a Resim Altı Bir selam gibi değip geçtin hayata Şiirin Güneş yanığı bir sayfa Kitabımızda Öğrencileri bir anma gecesi düzenlediler. Bana hep 80 sonrasının ilk ve en kalabalık etkinliği gibi gelir. İzin almak için aracı olanlar Abdülkadir'in ne kadar sevildiğinin kanıtıydı. Bugün yerinde yeller esen bir salonu hınca hınç dolduran gençleri anımsıyorum. Çoğu yerde oturuyor. Gecenin bir yerinde, Abdülkadir'in oğlunu çağırmıştım karanlığın içinden, sanki gülümseyerek Abdülkadir gelecek sanmıştım, oğlunun elini tutup. Bir dost olarak beni sarsan özleme parmak kadar çocuk nasıl dayansındı. Bunca yıl sonra yine andık onu. Delikanlıydı artık oğlu... Biliyorum "ölüler genç kalır". Abdülkadir, pos bıyıkları kırarmadan, saçları öyle dağınık, gülümseyerek izlemiştir bizi. Elinde kehribar tespihi... Bana sesini duydum gibi gelmişti o akşam: "Yaklaş yüzünü örse de acılar Ve nasıl toprağı yakalarsa kök Suları renk, dalları kiraz Sen de öyle yakala hayatı Yürü kol kola canıma değsin Göz yaşları da çiçek açar" Bir dostu özlerken yalnız olmadığını bilmek de bir avuntudur. Dostumun dostları da dostlarımdır çünkü. Selam olsun dostluğa, dostlara ve dostluğun şairi Abdülkadir Bulut'a.
    Ahmet Uysal ANAMUR'UN ESMER BULUTU "o zamanlar gömleği kekik ve kağıt kokardı" A.U Abdülkadir Bulut'u anmayı amaçlayan bir yazıya başlamak, bir yürek ağrısı gibi oturdu göğsüme. Yirmi, yirmi beş yıl öncesine dönmek, içimde, yıpratıcı bir yel estirdi. Sevdiğim şairlerin arkasından yazdığım ağıtları düşündüm. Bu ağıtlar, benim o şairlerle var olduğumun kanıtıdır. İlk ağıtımı A.Kadir Bulut için yazdım. Sonra C. Süreya, M.Altıok, A.İlhan, Azer Yaran… Necati Güngör, Bulut'un ölümüyle ilgili olarak, 13 Ağustos l985 günlü Cumhuriyet Gazetesinde yazdığı bir yazısında: "Anamur'un Esmer Çocuğu Abdülkadir Bulut'a Ağıt" başlığını kullanmış:"Bir Yörük kilimi albenisi taşıyor Bulut'un şiirleri. Şiiri, (tıpkı yaşantısı gibi) alçakgönüllü bir türkü gibi söylemeye çalışırdı. Ölümü de bu alçak gönüllülüğün bir sonucu sanki! Ağıt: 'Gözlerin tekrarlandığı son süs.' Nerden bilebilirdi, bu dizenin en çok kendisine yakışacağını." Ben de bu yazıdan esinlenerek: "Anamur'un Esmer Bulut'u" başlığını seçtim. Sevgili dostum Bulut, türkü tadında söylediği şiirlerini, "yurdumun şiir defteri" ne de yazdırmıştır. Onun şiir kitabının adı, hepimizin şiir defteri olmuştur giderek. "Cemal Süreya da bir yazısında Bulut'tan söz ederken:'Kasabalı bir Lorca' demiş. O da Cemal'i çok severmiş. Bir şiirinde Anamur evlerinden söz ederken şöyle yazmış:"Ev değil de sanki her biri/Birer Cemal Süreya şiiri."(Oktay Akbal, Bulut Geçti Gitti, Cumhuriyet Gazetesi, 18.8.1985) Zeynep Oral bir yazısında: "yaklaş yüzünü örse de acılar/ve nasıl yakalarsa toprağı kök/suları renk, dalları kiraz/sen de öyle yakala hayatı" diyordu "gözyaşları da çiçek açar" şiirinde. O minibüs yolculuğunda hayatı değil, ölümü yakaladı ozan. Ama şiirleri, çiçek çiçek, gözyaşı gözyaşı yaşamı sürdürecek" Bulut, çok sevdiğim dostlarımdan biriydi. O yıllarda Bursa'da yaşıyordum. Tedirgin bir dönemden geçiyorduk. Ama şiirin çoşkusu bizi daha çok, daha içten yaklaştırıyordu.1979 yılıydı. Onunla görüşebilmek için İstanbul'a gittim. Çağaloğlu yokuşunda buluştuk. Akşam karanlığında, sandalla Haliç üzerinden, Alibeyköy'deki evine gittik.Bir Yörük çadırının dağ havası esiyordu odasında. Duvarlarda savrulan şiirler ve Anamur işi el dokumaları… Bursa'ya döner dönmez, onunla buluşmamızdan esinlendiğim şiiri yazdım: İstanbul'da Bir Ozan:"basımdan yeni çıkmış/kağıt kokuyor gömleği/bir derginin sayfaları okunuyor/öfkeyle parlamış/uykusuz gözlerinde." Bulut, bana bu dizeleri yazdırmakla kalmadı elbet. Ondan şiirin, coşkunun, direnmenin, yaşama sarılmanın tılsımını da aldım. Çok erken yakaladı ölüm onu. 1985 yılı ağustosunun pırıltılı bir gününde çok sevdiği Akdeniz'in köpüğüne karıştı. O günlerde ona yazdığım ağıt şöyle bitiyordu:"o bir çakıl taşı/hannup çiçeği/ya da kırgın bir toros yeli/olacaktır mutlaka/çok sevdiği akdeniz'in/yıldızlı göğü altında." Ahmetuysal1@hotmail.com
    A.Uğur Olgar BULUT - Abdülkadir Bulut'a - yüreğim yüreğime sığmıyor biriktiriyor acıları ve umarsızlık dağlarından kopan bir çığ olup düşüyor kanayan hasretimin tam ortasına gökkuşağından süzülen yağmurları topluyorum serpiyorum bir ozanın yarasına yedi renk açıyor umudun goncası yurdumda torosların iğne yaprak yeşiline yamanıyor erkenci bir beyaz oysa Anamur'u anımsıyorum nasıl da sarışındı geçen yaz bir BULUT geçiyor öfkeli çakıyor şiir şiir, yağıyor dizeleri bir sanık yatıyor içerde bir numaralı Anamur ne denli övünse az güllerin en kırmızısı ve karanfillerin yakalarımızdaki senin olsun BULUT onları sana atıyorum tut.. 1997 / Emirşah Köyü - Anamur olgar33@gmail.com
    Osman Şahin ŞAİR'E OLAN SUSUZLUĞUM SÜRÜYOR Seninle ne çok şakalaşırdık Sevgili Abdülkadir BULUT. İstanbul'da, toplantıda, vapurda, yolda buluşur buluşmaz, olduğumuz mekandan uzaklaşır, bir Yörük "kışlağı"nda, yurdundaymışız gibi şakalaşmaya başlardık hemen. "Ne haber lan Yörük? Seni sallasam kaç çan sesi duyarım?" gibi… Seni, su katılmamış bir yörük olduğun için kıskanırdım. "Hakiki Yörük! Gerçek Yörük" derdim sana. "Kepeneğini nerede bıraktın?" diye takılırdım. Gür kara bıyıkların, kömür karası gözlerin, Silifke abdallarının ürkülerinin içinden çıkmış gelmiş gibi bir hava verirdi bana. İmrenirdim. Uçları hafifçe ışıyan, esmer şakaklarını 'andız'a benzetirdim. Soyadlarımız "bulut, şahin" olduğundan, "Toroslar'ın simgesi bunlar, " derdin. " Toros bulutlarının senfonik şiirlerini yaz!" derdim sana, en de. En çok yapmak istediğimiz istek şuydu: Toroslar'da, sedir ormanlarının içinde, büyük pınar başında ateş yakıp et pişirmek, rakı içmek, sonra da atalarımız gibi uzanıp dirsek keyfi yapmak… Aramıza ölüm girdiği için yapamadık bunu. Senin dizelerin her zaman benim elimden tutar. Her sözcüğünde soluk alıp verdiğini duyumsarım. Yalın şiirlerin kendini insanlığa asla kapısını kapatmıyor, açıyor, yüreğin gibi. Dizelerinin sesleri vardır ve o seslerde çağıl çağıl akan, kar kokulu dağ sularının sesleri vardır. Şiirlerinin sözcüklerinin özünde yaşama olan bağlılığın gücü vardır. Ne zaman senin şiirlerinle başbaşa kalsam yüreğimin büyüdüğünü, dünya görüşümün genişlediğini, dizelerinin, içimde kendine özgü apayrı şiir yerleri açtığını hissederim. Günümüzde bazı şiirler yazılıyor; kokusuz, renksiz, arısız, plastik çiçekler gibi kandırıyorlar insanı. Bu tür şiirleri okuyunca, çocukluğumdan beri tanıdığın doğanın, yaşamın benden uzaklaştığını duyumsuyorum. Oysa senin dizelerin, beni yaşama ve doğaya daha çok yaklaştırıyor. Dünyayı dünya yapan "değişimin" ritmini, özünü yakalamışsın çünkü. Bütün bunlar senin ne denli çağımıza ait bir şair olduğunun da göstergesidir. Sana olan " susuzluğum, özlemim" sürüyor sevgili kardeşim Abdülkadir BULUT… Balıkesir-Ören 14 Temmuz 2006
    Abdülkadir Bulut ARKADAŞLARA DAİR KÜÇÜK BİR ŞİİR Şiir Sığdırmaktır bir çocuğun alnına Ne varsa dünyada hayata dair Anamur, 15.7.1982
    Abdülkadir Bulut ARKADAŞ SESİ Arkadaş sesine uyandığım günleri Düşündükçe doluk doluk oluyorum Ve artık ağzımın içinde dilim Öyle kendi başına dinlenen Islak bir sözcük olmamalı diyorum Suları sesinden tanıyalı beri İnsan yüzünde doğrulan her güzellik Geleceğimize benziyor desem de Gözlerinin renginden bile huylandığım İnsanlar var gezdiğim yerlerde Elime aldığım ağaç kökleri Daha gözlerimi açıp kapamadan Karışıp gidiyor avuçlarımın içine Demek ki diyorum kendi kendime Asıl katlanmam gereken şeyler Henüz yaklaşmadı ufkuma Artık her yeni şiire başlayışta Hatırlanır onların ayrılış günleri Çıkar gelir diye bir gün Yüzüne tavus kuşu işlenmiş sandıklara Naftalinlenip konmuyor giysileri Mersin, 3.7.1982
    Abdülkadir Bulut ARKADAŞ ADRESLERİ Arkadaş adreslerinde eskiden İncecik ve güzel şeyler vardı Gençliğimize ve geleceğimize dair Sözgelimi, bir Aybastı sokağı Ve altında şehir Oysa şimdi öyle değil Düşünüyorum da günlerden beri Nasıl düşürülmüş olabilir Arkadaş adlarının yanına 'Kapalı' ve 'koğuş' sözcükleri Anamur, 29.7.1983
    İsa Çelik ABDÜLKADİR BULUT'A GEÇ KALMIŞ BİR YAKIM Haydi şimdi sizinle, hep beraber bir resim yapalım. Dağlar şahanı arkadaşım Abdülkadir Bulut'un bir resmini yapalım. Önce, Anamur'dan bir fıstık yeşili alalım paletimize. Biraz, rüzgârda muz yaprağı hışırtısı, biraz küncü tarlası yorgunluğu, biraz bol yıldızlı bir Akdeniz akşamı, Gülnar'dan bir nar kırmızısı, sabah güneşinde parıl parıl yanan bir nar kırmızısı. Bağ bozumu sevinci, biraz gıncırdak coşkusu koyalım... Silifke'den yayla yolları türküsü, keklik havası... Anamur Yolları'nı unutmayalım..., Ama önce, en önce; dağları taşları, çalıları çırpıları, inleri kovukları, düzleri koyakları koyalım paletimize. Her bir yerleri, her bir şeyleri koyalım... Murt çalılarını, tespi çalılarını, tespi giliklerini. Tespi gilikleri çok çok olsun... Tespi gilikleri çok gerekli..., Tozu dumana katan güz rüzgârlarında, savrula savrula uçuşup giden çaltı dikenlerini, kenger dikenlerini de koyalım..., Sabah yeliyle ekinlerin efil efil dalgalanışını da..., Sabahın erkeninde fıstık tarlalarından fışkıran buharı..., Andızları, develik çiçeklerini, kırağı içindeki sütleğenleri, soğlukları, bobaççaları, pinarları, pürenleri, çiğdemleri, dağ güllerini, kekikleri, yavşanları, yarpuzları, naneleri, fesleğenleri, fesleğenlerin üstündeki su damlalarını, adaçaylarını, adaçaylarının üstünde kırağıları, çiy tanelerinden su içen kara gözlü karıncaları..., Kiraz ağaçlarını, nar ağaçlarını, iğde ağaçlarını, harnupları, yediveren güllerini, dalları kırılayazan ayvaları, asmaları, üzüm tefeklerini, çakal eriklerini, taş armutlarını, alıçları, çıtlıkları..., Ala öküzü, karasabanı, toprak sürmeyi, tavlı toprağı, tavlı toprağa tohum atmayı..., Çatlak, nasırlı ellerle cıgara sarmayı, çakmak taşıyla yandırılmış kavla cıgara yakmayı, cıgaradan cıgara yakmayı..., Boğma rakı imbiklemeyi, boğma rakıyı sofranın ortasına bir mavzer gibi oturtmayı, rakı maşrapasını kapıp ölür gibi kafaya dikmeyi, 'Haydi yörüyek gardaşlar...' demeyi, sarhoş olup bağıra çağıra feleğin anasına avradına sövmeyi..., Ekmek atan kadınlara birer ana tanrıça Kibele gibi bakmayı, ekmek sacının üstünde fısır fısır pişen bazlamayı, yufka ekmeğini, azıkları, sıkmaları, sıkmaların içindeki otlu, maydanozlu keşi, sofraya bağdaş kurup oturmayı, duvar dibine çömelmeyi..., Kostak kostak andız tespihi çekmesini,..., Kefkilerden ayran içmeyi, su kabaklarını başına dikmeyi, bıyıklardan akan suları elinin tersiyle silmeyi, bıyık sıvazlamayı..., Doya doya gülmeyi, doya doya ağlamayı..., Çobanları, çoban çeşmelerini, çoban çeşmelerinden su içen davarın çan seslerini, çoban 'hay huy'larını, çoban köpeği ürümelerini..., Gece akan suları, gece öten kuşları, gece kuşlarını, gece kuşlarının ötüşlerini, gece kuşlarının ötüşüne dalıp dalıp gitmeleri, bir cıgara yakıp türkü çığırmaları..., Sevda türkülerini, sevgiliye ayna tutmaları, sevgiliye mektup salmaları..., Yeni bir şiire başlamanın sancısını, 'tomatislerin' çiçeğe durmasını izler gibi yeni bir şiire başlamayı, yeni bir şiiri tomatislerin göğermesini kızarmasını izler gibi göğertmeyi, kızartmayı..., Dibek taşlarını, yuvak taşlarını, yayığı, yayıktaki eli, yayıktaki kınalı eli, ahhh o yayıktaki kınalı eli, güğümleri, helkeleri, çingilleri, iskeliçleri..., Ve gürp diye bir lâfa başlamayı... Ve gürp diye bir lâfa başlayan "Boynu kirli adamları", 'Göynek'lerinin boyunları kirli adamları, tirfil tirfil göyneklerinin boyunları kirli adamları, kan ter içinde, imanı gevremiş ve boyunları kirli adamları..., Dağ başlarını, dağ başlarında "avına erken duran şahanları", dağ başlarının şahanlarını..., Arkalamaları, koluna girmeleri, güzel günlere hazırlanmaları, omuz omuza güzel günlere yürümeleri, omuz omuza güzel günlere yürürken türkü söylemeleri, karanfil kokan, tarçın kokan, kekik kokan, umut kokan, hasret kokan türküler söylemeleri..., O büyük kavgayı, o büyük kavgaya hazırlanmaları, kucaklanan yoldaşları, kucaklanan dostları, hesapsız kitapsız sevmeleri, satılmaları, aldatılmaları, puştlukları, kan içicileri..., "Kabzanın ince yeri"ni..., Yurttaşlarımızı, dağ başlarında bir deri bir kemik yurttaşlarımızı, yayan yapıldak yurttaşlarımızı, mitilleri liyme liyme yurttaşlarımızı..., Zehir zemberek hayatları. Haybeye geçmiş hayatları. Zebil olmuş ziyan olmuş hayatları. Zibil olmuş hayatları..., Örselenmiş, buruşturulmuş, toza toprağa bulanmış, çamura cirke belenmiş yaşamları... Yaşanmamış yaşamları... Hiç yaşanmamış yaşamları... Hiç doya doya yaşanmamış yaşamları... Hiç doya doya şu güzelim dünyada yaşanmamış yaşamları... Hiç yaşanamamış yaşamları..., 'Evvelâ, mahsus selâm eder, ellerinden öperim'leri, nöörüpbatırsın'ları, 'geeeç herif heç onnarı garışdırma'ları, a bizimgız nahalsın eyimin'leri..., Hatma Gelin'leri, Eyşe'leri, Iraz'ları, Belikli Akış'ları, İrebiş'leri, Selvinaz'ları, Şerfe'leri, Gözel Dürüye'leri, Haceli'leri, Durmuşali'leri, Bayramali'leri, Tülü24 Memet'leri, Çerçi Yusuf'ları, Muacır25 Osman'ları, Irzı gırık Memedali'leri, Ahraz Hüsiin'leri, Aliçavış'ları, Bahşış Veli'leri, Gıllı Bekir'leri, Kekilli Camal'ları, Gora'lı Yusuf'ları, Çulsuz İrecep'leri, İşbaz İbiraam'ları..., Yeni sürülmüş toprak kokusunu, toprakta çalışan insanın ter kokusunu, alınteri kokusunu, el emeği kokusunu, namuslu kazanılan el emeğinin kokusunu..., "Sen tek başına değilsin"leri. Sırdaşları. Mapusane arkadaşlarını. Voltaları. Gökyüzündeki bir top bulutu. Gökyüzündeki top top bulutları. Sıram sıram, salkım saçak bulutları... Gökyüzündeki kuşu. Gökyüzündeki çığlık çığlık kuşları, Mapusane avlusuna düşen bir yaprağı. Mapusane avlusuna döne döne düşen bir yaprağı. Mapusane avlusuna döneeee, döneee, dönee, döne düşen bir yaprağın çevresinde toplanan adamları. Büyülü bir şeye bakar gibi, avluya düşen yaprağa bakan adamları... Aşklarıyla sevdalarıyla, kavgalarıyla özlemleriyle pos bıyıklı, burma bıyıklı adamları... Avuçların içinde içilen cıgaraları... Savrulan ağız dolusu dumanları..., Gözleri... Gözler hele biraz dursun... Gözler çakmak çakmak... Gözlerin pınarlarında birer yaş... Gözler hele biraz dursun, hele biraz dursun... Gözlerle çok işimiz var..., "Öfke taşıyan bir alını29", "Onur veren bir yumruğu", "Bir de alın terini silen bir eli", "İçini kızartan bir narı", "Boyna atılmış bir yağlığı", Adamı dinden imandan eden deli bir maviyi, imanına kadar beyaz akbacık bulutları, ekin sarısını, murt morunu, kavurga tadını, bostandan yeni koparılmış hıyar kokusunu, 'tomatis' kokusunu, taze biçilmiş çimen kokusunu, çoban ateşlerinin bir yanıp bir sönen parıltılarını, su şakırtılarını, keklik seslerini..., Bunları hiç unutmadı. Bunları da koyalım paletimize. Bunları da koyalım resmimize... Bütün bunların üstüne biraz şiir ekeleyelim. Aşktan, sevdadan, umuttan, gelecekten, gelecek mutlu insandan, tüm bütünsel insana dair olan her şeyden söz eden bir tutam şiir ekeleyelim. Yoğuralım hepsini... Batırık yoğurur gibi, çiğ köfte yoğurur gibi, hamur yoğurur gibi..., "Karşı yolda bir yağız atlı vardı. Atlı değil de bir kara haber" geldi. "Sanki karanlık bir su ağzı"ndaydın. "Gittiğin yolları ay bastı" ay Abdülkadir. Şimdi ben senin resmini nasıl yaparım... Elinde, "üstü hüsnüyusuflu bir yağlık", "Gül yeriydi avuçların", "Türkü söylerdin sumak toplarken"... Şimdi ben senin resmini nasıl yaparım?... "Ağıtlara tutulmadan cıvan ömrün", "Görünmez oldu artık güldüğün", "Ay böyle pusmazdı bulutların içinde", "Feleğin neydi (sana) kastı" ay Abdülkadir, ben nasıl yaparım şimdi senin resmini?... "Katlanamadığım bir acısın, sümbül ile nergis arasında". Nasıl yaparım resmini, nasıl...? Söyle bana, nasıl...?
    Kasım Bulut ABİMİN KOL SAATİ Köyümüz Akine'de okul olmaması nedeniyle karşı köyümüz Anamur Ormancık Köyü İlkokulu'nda okumaktaydım. Bir gün, Hatay'ın Kırıkhan İlçesi Baldıran Köyü'nde öğretmen olan abim (ağam) Abdülkadir, okumaya itici azimkar tavrı ile, "Gardaş, 4. sınıfı (1966) pekiyi ile geçer, 5. sınıfı pekiyi ile bitirirsen sana bir saat alacağım," dedi. Ben de bu söze karşı, ders kitaplarımın dışında, onun yaz tatilinde toplu olarak getirmiş olduğu şiir, masal, öykü kitaplarını okumaya başladım. Ayrıca yine onun getirdiği Varlık ve Ant dergilerini okuyorum. Bu dergideki bütün yazıları okur yorumlamaya çalışırdım. Anlamadıklarımı ona sorardım. Abim, seviyeme uygun bir dille açıklardı hepsini. 5. sınıfı 23 kişinin içerisinde, 10 dersin 6'sınından 5 (pekiyi), 4 dersten de 4 (iyi) alarak ve okul ikincisi olarak pekiyi derece ile bitirdim. İlk defa, diplomaya fotoğraf çektirmek için Anamur kazasına (ilçemize) geldik. Abim, beni öptü ve karnımı helva ile doyurdu. Kolundaki bez kordonlu saati çıkarıp koluma taktı. Öperek başarımın devamını diledi. O değerli saatle, gosalarak ve sevinçle ( özellikle saatimi göstermek için kordonunu gevşek takmıştım) birlikte fotograf çektirdik. Abimin (ağam), etkileyici konuşması ve yüreklendirmesi ile onun mesleğini, öğretmenliği seçtim. Başarılı da oldum. Bu kutsal mesleği onun sayesinde kazandım… 16. 07. 2006 Öğretmen Kardeşi
    Kasım Bulut ABDÜLKADİR GÖÇÜYOR Tomurcuk baharın haftasında Çekmiş göçünü Yörük çocuğu Karadikene varır varmaz Kaşağı verdi develere Kadir Ağa . Kuruağaç'a varınca Süyüldü develeri sarnıca Kocadönme'ye ağınca İçelim kabaktaki suyu Gursağımız kurudu Kadir Ağa Vardık öğle Yığılıdaş'a Arkadaş olduk öten kuşa Vurduk kaşığı soğan aşa Sırtımızı alaçuvala yaslayalım Kadir Ağa . Kervan ovasına varınca Karacaoğlan'ı arayalım Sivri bir çivi düzelim Çiğdem ile burçalak kazalım Uykusu tatlıdır buraların Kadir Ağa Gübbük kuşu ses vermeden Yükleyelim yatağı besereğe Fazla dahlama kır eşeğe Düşürürsün kardeşini aşağı Buralarda doktor yoktur Kadir Ağa. Fadırağaç'a varmadan Dudaklarınla yüzüne sür mumaranı Boz mayaya zıllınan dorumada Hayst de Kadir Ağa . Elbalağ'a er ile vardık Asar kayasına tırmandık Soğuk suyunla sulandık Şalbaları kekikleri de kokladık Burcu burcu Kadir Ağa Yekin kara devem yekin Boy boy olmuş her taraf ekin Çocuklar koşa koşa siz de sekin Toroslar'ın Akdeniz kıyısına varınca ilkin Ruhi Su'yu da unutma Kadir Ağa Kardeşin Kasım Bulut
    Bülent Güldal ŞİİRİN SİMURG'U Herkes biliyordur anlamını ama Farsça'da otuz kuş,Ortadoğu'da Anka olarak anılan Simurg'un söylencesini kısaca anımsamakta yarar olduğunu üşünüyorum; İran'ın güneyinde yaşayan üç yüz kadar kuş,aralarında anlatılan masallardan birinde adı geçen;uzun boynu beyaz halkalı, safran tüylü,gökyüzünü alev alev yakan,güzel sesli,insana benzeyen v e Kaf Dağı'nda yaşadığına inanılan Simurg'u aramak üzere yola çıkarlar. Yolları tuzak dolu bölgelerden geçen kuşlar hedeflerine bir an önce ulaşabilmek için sürekli uçarlar.Dağları aşıp,aşk denizinden geçerler. Ayrılık vadisinden süzülürler.Hırs ovasını da aşıp,kıskançlık gölüne saparlar.Kimi hırslanır batar,kimi düşer ovaya.Pek çoğu kaybolur.Üç yüz kuştan otuzu yolunu şaşırmayıp Kaf Dağı'na ulaşır.Ancak aradıkları o masal kuşu Simurg burada da yoktur.Anlarlar ki Simurg diye aradıkları aslında hedeflerine doğru sapmadan uçan ve menzile varmayı başaran bu otuz kuştur.Yani kendileridir. Bir ömürlük koşuda hedefi aşk olan şairi Simurg'a benzettim bir an. Bencillik kıskançlık,ikiyüzlülük vb. sapakların hiçbirine yüz vermeden güzelin izini sürene bir masal kahramanlığını yakıştırdım.A. Bulut'un şiirine dair düşünürken aklıma geliverdi bu masal ve yazımın adı oluverdi. Doğduğu coğrafyada gözüne ilişenle,aklını harmanlayanla,uzakları şiirin potasında eritebilme becerisine dair bakın H.Yavuz ve Cemal Süreya neler söylemişler "Anamurlu bir Türkmen'di O ve hep öyle kaldı. Üstelik her şeyi yerel olana indirgeyerek,yerelle evrensel arasında sanki hiçbir ayrım yokmuş gibi yazarak" "Her şeyi bir türkü kıvamında, bir türkü tadında eritiyor.Yerel görünümlere,durumlara dayanıyor.Oradan soylu imgeler yaratıyor…Kasabalı bir Lorca.Her şiirinde var." Abdülkadir Bulut, her şeyi yerele indirgemedi. Aksine O,yereli şiirin katına yükseltti.Yaptığı işin ayrımında olup olmadığı yani yereli yüceltme eyleminin bilinçli bir edim olup olmadığı ayrı bir konudur.Ama O,doğduğu, büyüdüğü mekanların şiiriyle,düş evrenine sığanın şiirini aynı potada eritti bir güzel.Yerel ve evrensel arasında ayrımlar var elbette ve Abdülkadir Bulut bu gerçeği biliyordu.Sevişmenin,koklaşmanın,ağlamanın, gülmenin,yürek seğirmelerinin Türkmencesi,Çerkezcesi vb. olur mu?Doğduğu ve büyüdüğü mekanların şiiriyle düşevrenin içine sığan görüntülerin, kımıltıların şiirini aynı potada eritmeyi başaran,soylu imgeler yaratan şairin kendi öznesinde,dünyanın bütün insanlarının haz alabileceği bir yanını tanımlamasına bakalım: " Hoşuma gider/elinde çay bardağı/güneyde bir köy evinin/üstü çinkolu balkonundan/ve yağmurlu havalarda/dağlara bakan birisinin duruşu//Hoşuma gider/her gün sokaklarda/uzun eşek oynayan çocukların/avuçlarına tükürerek/koşmaları//Hoşuma gider/çiçeği burnunda aşıkların/bir okul sonrasında/koltuklarına sıkıştırarak/ciltleri bozulmuş kitapları/ve ürkek bir tavşan gibi/aşklarını,acılarını,elleriyle bastırarak yürümeleri" Ben'inden yola çıkan şair,aşk dilinin tercümanı oluyor sanki; kutuplarda kar topacının peşisıra koşturan bir çocuğun yüreği,ekvatorda çelik çomak oynayanla aynı heyecanı terler.Ya da sevişmelerin dili çadıra veya saraya göre değişkenlik göstermez.İnsanlığın asıl türküsü doğa dilincedir; aramızdaki konuşmalarımız,söylemlerimiz,şiirimiz,öykümüz,hikayemiz,kısaca insana dair ne varsa doğal tarafından önemsendiği oranda ana gövdeye eklemlenir.Bu noktada doğal olanın sunulanı reddi veya kabulü söz konusudur; kendine yakışanı seçecek,safranınsa yüzüne bile bakmayacaktır asal olan, yani doğal bütünlük.Şimdi,böylesine bir ihtişamın içerisinde insanın yapıp etmelerini düşünelim bir an; nasıl bir yaşamı,nasıl dostlukları arayıp, özlediğimize karar verelim içtenlikle.Şairin aşağıdaki dizelerini yüz yıl sonra okuyanın da benimseyeceğini söyleyebiliriz bu bağlamda: " bilirim incelik ister marifet ister/arkadaş seçmek de yar seçmek kadar/çünkü göreceğin küçük bir ihanet bile/adama evlat acısı gibi koyar… aslında bir su damlası kadar hafiftir insan/bir söz kadar uçucu, bir reyhan kadar yabani/ve kırlangıçların gözleri kadar ürkek/eğer cesaretle doldurmamışsa kalbini" Sen Tek Başına Değilsin-I,Acılar Yurdumdur,Kahveci Güzeli,Yakımlar, Gözyaşları Da Çiçek Açar,Sen Tek Başına Değilsin-2,Yurdumun Şiir Defteri isimli kitaplarını sığdırdığı kırkiki yıllık ömrü kavgalarla geçmiştir. Ölümünden hemen sonra basılan Ülkemin Şiir Atlası'nı da unutmadan anmakta yarar var. Yüreği insanlık sevgisiyle dolu şair henüz yirmiüç yaşında ve çiçeği burnunda bir öğretmenken sol propaganda yaptığı gerekçesiyle mahkemeye verilir 1966'da.1985'in Ağustos'una kadar, yani 8 Ağustos 1985 günü Silifke'den Anamur'a gitmek üzere bindiği minübüsün,hareket halindeyken kapısının açılarak düşüp öldüğü güne kadar çile ve hüzünle geçen zamanın ve zamanın içini acılarla bezeyen insanın şiirini yazar.Folklorik öğelerden, lirik anlatımlardan,Türkmenler'in ağıt ve türkülerinden olabildiğince yararlanır şiir adına.Toplumların tarihsel ve sınıfsal gerçekliklerinin içindeki dönüşüm, şiirinin ana eksenlerinden biri olur.Şair Mehmet Hameş bu özelliğin ayrımında olarak A.Bulut'un kişiliğini şöyle tanımlar: "Popüler,arabesk,sığ,alkolizm batağına saplanmış,cinselliğe odaklanmış anlayışlara karşı bir duruştu…" Bataklık suyunu kevser olarak benimseyenlerin arasında yaşıyoruz. Arabeskliğin,sığlığın,alkolikliğin vb. olumsuzlukların en uç halkasına öteyaşam düşcüleri eklendi bugün.Tanrısıyla sarmaş dolaş,dünyasından vazgeçmiş,hakkını,hukukunu mizan köprüsünde (!) alacağına inanan ve inandıkça da sömürülenlerin yazıp söylediklerini okuyoruz dergilerde; su başını tutan üç beş usta(!) nın pompalamasıyla mehdiliğe soyunacak neredeyse genç şair.Şiirin cin'inden söz ediliyor dostlar.Cini,şeytanı, meleği dillendirenlerin iki bin yıl öncenin şairinden hiç farkı yok demek ki.İki bin yıl önce de her kapıya,her eşiğe bir cin yakıştırıyordu insan. Hadi o zaman bilgisizdi,bilimsizdi ya şimdi evrenin sınırlarını zorlarken böylesine gerilere özlemin ve gerilerdeki yaşam biçiminin bugüne giydirilme çabasının anlamını nasıl yorumlayacağız?Din,afyondur deyip çekilecek miyiz geriye?Arka planda,kalabalığın şaşkınlığına kahkahalarla gülen şarlatanları görmeyecek miyiz? İçinde yaşadığımız zaman dilimini enine boyuna düşündüğümde ürpertiler içinde boğuluyorum.Yalnız mı kaldık korkusuyla genleşiyor mekanlar. İşte tam bu an da A.Bulut'un deyişi yetişiyor imdadıma: "Sen tek başına değilsin/yağmurda koşan taylar gibi/ve toprağı iyice kavrayan/kökler kadar akranın var/omuzlarında hayat ve şiir/alınterinden bir yürüyüş…" Hayat evrilerek,yenilenerek akıyor önümüz sıra.Geriye dönüşlerden söz etmek birer fantazyadır.Bu söylemde ısrarcı olmak bilgisizlikten kaynaklanmıyorsa, çıkar adınadır.Yani, kendi çıkarı için kalabalığı hiç sayan biri/birilerinin aklı rafa kaldırtıp,yaşamı nakille (eskiden söylenmiş sözlerle),biçimlendirme gayreti,planlı bir sömürüyü dayatmasıdır.Evrilen hayat bu safraları da atacaktır bağrından.Yaşananın hüznü kalacaktır,şiiri kalacaktır geride. 'Cin' gibi sahtekarların gerçek yüzleri bir de… A.Bulut'u saygıyla anarak,tek başına olmadığımızı anımsayalım. bulent.guldal@mynet.com
    Güngör Türkeli KASABALI LORCA YA DA ALİBEYKÖY'DE BİR YÖRÜK DELİKANLISI Abdülkadir Bulut'a "Kasabalı Lorca" adını şair Cemal Süreya,"Alibeyköy'de Bir Yörük Delikanlısı" yakıştırmasını da yazar, öykücü Necati Güngör uygun bulmuşlardı. O, gerçekten Kasabalı Lorca'ydı. Sanata, şiire bakışı kasaba'dan evrensele uzanıyordu.Yerelden evrensele uzanırken seçtiği sözcükler şiire sindiriliyor, yerel sözcükler şiire yamanmıyor, bir yapaylık duyumsanmıyordu. "Gökyüzünde ince bir öncek gibi", "Doluk doluk olmak", " Oğul salan kovanlar gibi" derken,yadsımıyordunuz. "El dibeği, tahranın ağzı, öğründen, gönen" gibi sözcük ve sözcük öbeklerini dizelerinde gördüğünüzde, size aykırı gelmediği gibi şiire ayrı bir tat da veriyordu. Bu, şiirde, şiir dilinde usta olmak,yaratıcı olmak demekti… Anamur Kültür Derneği, geçen yıl 30 temmuzda Anamur'da "Şair Abdülkadir Bulut" ile ilgili bir söyleşi düzenlemişti. Şairimizin "Yerelden Evrensele Şiir Yolculuğu"nun anlatıldığı söyleşinin konuşmacıları Şair Ali F.Bilir ile yazar Mustafa Yalçıner'di. Bu söyleşide Yalçıner,Taşeli Kültürü ve dil konusunda gerçekten bilimsel bir değerlendirme yaptı. Şair ve yazar Ali F. Bilir, Abdülkadir Bulut'un şiirinin yerelden evrensele uzanan yolculuğunu irdeledi. Bilir, konuşmasına Abdülkadir Bulut için, "Yüreğini halkına adayan, gönlü uçurum, alnı sarp kayalık, korkusuz bir yiğit" diye başladı. Ardından konuşmasını "Gurbete düşmüş, öğretmen olmuş, Akşehir'de. Sonra öteki yurt köşeleri; Kırıkhan, İstanbul...Ama nereye gitse,yanında götürmüş çok sevdiği ata yurdu Anamur'u," diyerek sürdürdü…"Ülkemin Şiir Atlası çıktığında,hemen alıp okudum. Okudum ve büyülendim.Tanrım, şiir buydu işte! Erken ölümüne karşın benim gözümde o,Türk şiirinin kutup yıldızlarından biriydi artık, " vurgusunu da yaptı haklı olarak. Abdülkadir'in ölümü gerçekten erken ölümdü. Bir dostunun yardımına gidip dönerken, Taşucu-Boğsak yolunda düşünülmesi zor bir trafik kazasında yaşamını yitirmişti. Ölümünün hemen ardından buluştuğumuz Yazar Muzaffer İzgü Ağabey'le söyleşirken, İzgü, "Olmaz böyle şey! Böyle köylüce de ölünmez ki!" diyerek, tepkisini göstermişti. Ali F.Bilir'in "Ülkemin Şiir Atlası"nı okuduktan sonraki değerlendirmesi de şöyleydi: "Eşine az rastlanan, büyük bir yetenekle tanışıyordum. Ondaki soylu damar Karacaoğlan, Pir Sultan ve Nazım'dan; besleyici kaynak ise öz kültüründen, kendi dilinden, Akdeniz'den, Yörük ve Şaman geleneğinden süzülerek geliyordu. Hem gür sesli bir şair, hem yumuşak bir Yunus Emre bilgeliği vardı söyleyişinde. Su gibi duru, coşkun bir çağlayandı sesi. Diyalektik bir bakışla, dünyaya egemen olmak için değil, dünyadaki varlığını duymak, duyurmak için yazıyordu belli ki. Onu okurken kendi varlığını duyuyordu insan." Şair Bilir konuşmasında, Abdülkadir Bulut'un şiirinde geçen yerel sözcük ve deyişlerden de örnekler verdi. Örneğin, " Okuntu, dulda, öğür, yavşan, yağlık, günnük, evin…" gibi. Deyişlerse, "Ekine orak salar gibi yiğitçe, Ayarladın tahranın ağzını, Deli süygüne duran narın, Bir güğüm gibi taşıdım sırtımda, Öğründen şaşırtılmış bir kuş… " Şair Ali F.Bilir'in Abdülkadir Bulut tutkusu boşuna değil. Onun, Abdulkadir Bulut'u tüm yaşamı ve şiirleri ile değerlendiren bir araştırmaya başlamış olması kuşkusuz bu tutkunun bir sonucudur. Çocukluğundan tanıdığım, iyi ve kötü günlerimizden birlikte olduğumuz arkadaşım Abdulkadir'in yaşamından bazı önemli kesitler vermek istiyorum: 1967 kışında Anamur'a göçüp geldiğim, ilk matbaayı kurup "Anamur" adında bir de gazete yayınlamaya başladığım günlerde, Abdülkadir Bulat, Milli Eğitim Bakanlığı'nca açığa alınmış, en yakınları bile onu dışlamışlardı. Niye mi? Yanıtı çok kolay. 10 Kasım 1966'da Abdülkadir Bulut ve bazı öğretmen arkadaşları Dişlen Köyü'nde Atatürk'ü anma gecesi düzenlerler. Konuşmalar yapılır, Atatürk'le ilgili şiirler okunur. Halk coşkuludur. Gece büyük beğeni kazanır. Gel gör ki, kasabanın bağnaz ve gerici yöneticileri, belki de kasabalarında ilk kez yapılan böylesi bir etkinlikten rahatsız olurlar ve şairimizi, değişmez huylarının gereği, "Komünizm propagandası yapıldığı" savıyla ilgili makamlara şikayet ederler. Soruşturma açılır, yetkililer, öğrenci velileri, öğrenciler ve halktan konu ile ilgili bilgi alırlar. Sonuçta, yapılan şikayetle ilgili suç oluşturacak bir belgeye rastlanmaz. Ancak, Milli Eğim Bakanlığı müfettişi Abdülkadir'in odasının duvarında asılı duran kurumuş bir ölü kurbağa görür. Kurbağanın sağ ayağı kırık, sol ayağı ise ileridedir. Müfettişe göre tam bir suç belgesidir kurbağanın ölüsü. Çünkü ölü kurbağanın sol eli ilerde, sağ eli ise kırıktır. Hakkında dava açılır ve açığa alınır. Mahkeme, aklanmayla sonuçlanır; ama açıkta kalması tam 777 gün sürer. Ülkemizdeki sanatçıların, şair ve yazarlarımızın geleceklerini karartan, akla gelmedik baskıları uygulayan egemenlerin marifetlerinden ilginç bir olgu daha... Anamur'un Atatürk Bulvarı'nda, yağan yağmura aldırmadan gece yarılarına kadar dertleştiğim, polis karakollarında günlerce birlikte yaşadığım sevgili dostum Abdülkadir'in yaşamından bir kesit… Işıklar içinde yat sevgili Kadir!.. gungorturkeli@hotmail.com
    Abdülkadir Bulut VE SULARINDA LORCA'NIN Yaralı bir ceylalemdir Solur uzak sularında Lorca'nın Ve başlatır bitmeyen sesini Çağlara uzanan haziranın Sürdürür bir nice al şafağı O nar ağaçlarında çiçeklenen Bir türküdür belki de bu Dünyaya kanatlanan Ne denli sıcakmış hüzünleri Hep bir şölene dönük yüzü Güneşler uğrağında yorgun Tanımlıyor bir güzü ( Sen Tek Başına Değilsin - 2 )
    Federico Garcia Lorca YEŞİL GÖĞÜN ÜSTÜNDE Yeşil göğün üstünde bir yeşil yıldız kaybolup gitmez de ne olur sevda? Eriyen kuleler bir soğuk sisle; bakmazlar mı bize küçük pencereleriyle? Yüz yeşil yıldız yeşil göğün içinde, görmezler karlarda yüz beyaz kule. Ve canlansın diye şu derin kederim, kızıl gülüşlerle donatmak isterim. Çeviri : Adnan ÖZER
    Ümit Sarıaslan ABDÜLKADİR BULUT YA DA DÜŞTÜKTEN SONRA DA UÇAN KUŞ Ali Baba (Ali F. Bilir) aylar öncesinden Abdülkadir Bulut'a ilişkin "Bir yazı yaz" diyeli beri düşünüyorum. Daha doğrusu, kaç yöne birden açılan bir kavşakta şaşkın bekleşiyorum. Nerden yürümeliyim, kimseye sormanın bir yararı yok! Şair, soyadı gibi çökmüş bütün kavşakların üzerine; dağ başını, deniz eteğini, yollar menzilini alnına yaslamış duruyorlar bir fotoğrafta Mart 1975'te Milliyet Sanat'ın kapağındaki fotoğrafına, Nisan 1976'da memleketlisi İsa Çelik'in çektiği fotoğrafını eklemişim. Sonra, bu ikinci "suret"le onu ve sesini özdeşleştirmişim. Öyle ki "Abdülkadirbulut" dendi mi, hemşerisi İsa'nın çektiği bu "suret" canlanır olmuş bende. Onu bu fotoğraftan, bu fotoğrafı onun adı ve sonra anısından ayıramaz olmuşum. Mart 1975'te Cemal Süreya ona "Kasabalı Lorca" dedi ya; Ali Baba da bana Anamurlu Bulut için "Bir yazı yaz" diyeli beri, dön dur yaz-ın sıcağında, akşamı bekleyen kırlangıç sürüsü gibiyim. Dili dışına çıkmış bir gök, nesneler neliklerini, söz özünü yitirmiş de kalakalmışım sanki orta yerde. İki dizesi gelsin takılsın koluma! Yalnıza yaran gerek. Öyle iki dize ki, memleketlisi İsa'nın çektiği fotoğraf giyinmiş sesini, dahası dengini şairin. Bir karede nasıl buluşur sözün ve sesin dengi, sonra üçü birden ışığın teknesinde nasıl karılır; bu fotoğrafa bakılmalıdır: "Ve bir başlık gibi taşı alnını Sarkık bıyığının yukarısında" Yıllar sonra kendi fotoğrafına altyazı olacak dizeleri, iki şahanı dağa salar gibi şiirin koyaklarından uçuran adamın yüzünü, memleketlisi İsa, bu "ses"e ayarlı karelemiş. Öyle bir fotoğraf ki, "suret"ine sinmiş sesini de çekmiş, ışığın şairi kardeşi. Şimdi bir bulut suretinde o sesin çekildiği kıyıları düşlemlerken, hiç beklenmedik bir noktaya çekildiğimi de duyumsadım... 1976'da Türk Dil Kurumu'nda Cemal Süreya'yı dinliyoruz. "Ün ve Efsane" üzerine konuşuyor. Az arkamda Ceyhun Baba (Atuf Kansu) oturuyor. Ali Baba'nın "Bir yazı yaz" dediği günden bu yana süren bungunluğu yenmek için bu sahneyi anımsamak gerekirmiş!.. "Ün" diyor, Cemal Süreya, "Koşuyu kazanan attır. Efsane, koşuyu yitirdikten sonra da koşan at. Vurulduktan sonra da uçan kuş. Ünümüz, başkalarının elinde, efsane ise başkalarının yazgısında..." böyle diyor. Cemal Süreya'nın ona "Kasabalı Lorca" derken "sezdiği" bir yana; Türk Dil Kurumu'nda "Ün ve Efsane" üzerine konuşurken, bu "genç şair"in ünlenmeden "efsane"nin hırkasını giyeceğini kim düşünebilirdi. ... Şairin "bir el dibeği" olan "kalbi", başkalarının yazgısına ayarlı olduğu kadar, şaşırtıcı buluşmalara da ayarlıdır. Toprağa düştüğü günden bu yana geçen yirmi koca yıla yaslanıp bakınca; Abdülkadir Bulut, düştükten sonra da uçan kuşa benziyor... (Ankara, 17 Temmuz 2006)
    İbrahim Tığ BULUT'A Ne varsa sana adanacak Dirençten Sevgiden Umuttan yana Ol sözlerimizdir Bulut'larca… Kırka mı varmıştı yaşın? Alibeyköy'ün çamurlu yollarında Ve Cibali direnişinde Tütün kokan kızların… Ölmek buysa eğer Bulut'la rüzgârla Anamur'da zamansız bir buluttan Yarım kalan türkülerle… Ölür mü hiç Bulut'la rüzgâr? Kıyı Edebiyat, Ağustos 1989
    H.Hüseyin Yalvaç ABDÜLKADİR BULUT'A MERHABA ABDÜLKADİR BULUT'A MERHABA Yeniden döner isem Mersin'e Yine böyle bir temmuz günü Uçurtmalar almalıyım yanıma mutlaka Çocukların oyunlarındaki güzelliğe Karıştırmak için gökyüzünü Öylesine sevdadır ki bu, çağırır ve gidilir. Güneşin alnınızla öpüştüğü saatlerde bahçede bel belliyorsunuzdur. Teriniz bir portakal ağacının gölgesinde, ayranla soğur, köylüleriniz bir şiirinizi mırıldanır, mutlu olursunuz. Çağırır sevda, koşa koşa gidersiniz, ucunda ölüm olsa bile. Toros yaylalarının serinliği varır Akdeniz'le öpüşür, çakıl taşlarına değen çıplak ayaklarınız sizi kendinize getirir, mutlu olursunuz. Geceye karışan kuş sesleri omzunuza konar şair olursunuz. Birden karşınıza Abdülkadir çıkar, şiirlerle Bulut olursunuz. Sevda bir mecburiyettir ona varılır. Yeniden döner isem Mersin'e Omuzlarına dokunarak kucakladığım Arkadaşları bulmalıyım erkenden Yüzleri, önü asmalı kahvelerde Yeni bir güzelliğe dokunurken Güzelliğe açılan tüm kapıların kilitlerini kırın. İnsanlık rüzgârı oralardan essin bağrınıza. Püfür püfür arkadaşlık kokuları dolaşsın yol boylarında. Islıklarınızın korosuna kent uyansın, düşün yola. Kol kola girmiş şiirlerle yürüyün, türküler makamınız olsun. Çeşme başında bıraktığınız eski sevdalarınızı arayın, kana kana için o günleri. Çiçek kokuları esintilere karışıp gelsin, yanıbaşınıza otursun. Karanlıklara inat aydınlık şeyler konuşsun, Abdülkadir Bulut dinler sizleri. Yol yorgunu değildir o bilin, sevda yorgunudur nice yıllardan beri, bıyıkları gibi kocaman. O bir çağrıya uyup gelmiştir uykularını başka kentlerde bırakarak. Yeniden döner isem Mersin'e Aşıların sargılarını almalıyım İncecik portakal fidanlarının Hatırlatsa da arkadaşların düşürülüşlerini Üstünden dökülen kurumuş çamurları Şairin sevdası sınır tanımaz. Kapı komşunuzun penceresindeki saksı çiçeklendikçe onu daha çok seversiniz, kuruyunca çiçek soluverir, sevginiz de. Gidişleriniz amaçlıdır aslında, öylesine gitmelerin sayısı ne kadardır bir şairin yaşamında? Portakal fidanları kimi arkadaş gibidir varırı konuşursunuz, kokunuz kokusuna karışır, dertleşirsiniz. Dertleşmeyi unuttu mu insanlar yoksa? Yaşamı şiirinize soktukça şairleşir, insanlaşırsınız. İnsanlaştıkça da şairleşirsiniz. Çünkü o gömlek, o emek kokan terli gömlek çıkmamacasına sırtınızdadır artık. Bir otobüs penceresinden gözlerinizi bırakarak gidersiniz gideceğiniz yere. Gözleriniz bitmez, çoğalır. Vardığınız yer, insanlar daha bir zenginleşir imgenizde. Bir şiire soyunursunuz hemen, zaman öğledir, akşamdır fark etmez. Çünkü yürek kıpırtılarının zamanı sorulmaz. Yeniden döner isem Mersin'e Gurbetçi kokularını düşünerek Koklamalıyım yere dökülseler bile Kokularını çürümeden atmayan Ne kadar çiçek varsa Direnen çiçekler koklanmalı, sevdaya bulaştırmalı tüm renklerini. "Yeniden döner isem Mersin'e" şiirinde Abdülkadir Bulut, özlemlerini, duygularını dile getirirken ölümünü de mi aktarıyordu acaba bizlere? "Sen Tek Başına Değilsin"de bizleşirken, "Kahveci Güzeli"nde sevdayı dokur; "Acılar Yurdumdur"da tanıklıklarını aktarır, "Gözyaşları da Çiçek Açar"la halkını betimler ve "Ülkemin Şiir Atlası"yla şiir sevdasını silinmez çizgilerle kazır yüreğimize. Şair ve insan olma kimliğini onurla taşıyan bir şairi, Abdülkadir Bulut'u yitirmek kolay değil. Acı kabuk bağlar, unutulur da zamanla ama şiirleriyle hep yaşayacaktır. Böyle bilinsin. Anısı önünde saygıyla eğliyorum. Cağaloğlu, 14 Haziran 2006
    H.Hüseyin Yalvaç ABDÜLKADİR BULUT'A Akdeniz yağmur döker her ağustos Boşalır ölümün gözyaşı maviliklere Direnen yürek ardından Üşür "Ülkemin Şiir Atlası" Limon çiçekleri üşür "Kasabalı Lorca" alır gider başını Anamur'un dağlarına Duldasına gömülerek halkının İncinen bir şair gibi Rahatını oralarda bulur Basit görünen dizeler çok şey anlatır Umudunu yağlık gibi boynunda taşıyanlara Lafazanlık değil bu dostum Uç veren sürgünlerin Tutkulu sevişmesidir. Buca, 11 Şubat 1998
    Mustafa Baz Yalçıner ABDÜLKADİR BULUT'UN ŞİİRLERİNDE SU MOTİFİ Pastoral görünümlü lirik şiirler yazan Abdülkadir Bulut yerel kültürü evrenselliğe taşırken yöresine duyduğu sevdasını hep yüreğinde taşımış, bunu da bir şiirinde şöyle açıklamıştır: " Koparıldın köyünden ve suyundan." Duygu, düşünce ve özlemlerini doğa betimlemelerinden, kır yaşantısından hareketle dile getirmiştir. Bu duygu, düşünce ve özlemi anlatmak için Bulut'un şiirlerinde tekrarlanan motiflerden biri de sudur. Çokça suya hasretliği dile getirir. Bana Bir Gurbet Adı Gönder adlı şiirinde şöyle seslenir A. Bulut: " Bir de söğüt yaprağı koy yanına / Belki sulara olan hasretliğimi giderir". Hemen her şiirinde su motifine rastlamak olasıdır. ÇİÇEKLE BÖCEK şiirinde: Çiçekler var ovalık yerlerde /Sular geçer yanı başlarından SENİ BÜYÜLERKEN : Su kaynatıp önlük yıkayan GÖZYAŞLARI DA ÇİÇEK AÇAR :Suları renk, dalları kiraz ÜLKEMİN ŞİİR ATLASI 1-Sulara bıraktığım hüsnüyusufların 2-Aslında bir su damlası kadar hafiftir insan GÖRÜŞMECİLER:Sudan örülmüşe benziyorlar. İKİNDİ ATLARI:uzak sularında bekleyenlerin KAÇAK: hep sularında süreli bir ceylan. ONUN EŞKALİ Sular boşalırdı üstüme Su dibinde duran bütün taşların Sulara verdiği yeni bir renktir Artık suların da bir eşkali vardır DİRENİŞ GÜNLERİ ŞİİRLERİ: Bir tas su sunar gibi DİRENİŞ GÜNÜ: Bir kalem kadar akan su KALEMÖZÜ: Ey suları taşıyan toprak SANSAR: Ya yorgundur ya da suların/ Hüznüne sevi katıyordur Abdülkadir Bulut su sözcüğünü kullanmakla kalmaz, su ya da suyu anımsatan sözcükleri de sıkça yineler. BİR UZUN KUZGUN: Islak bir tayın uzun başıyla OYUNCAKÇI AMCA: yelkenli bir gemi GÖZYAŞLARI DA ÇİÇEK AÇAR: Gözyaşları, terli bir gelecek, Boynundan ter boşalan herkese SEN TEK BAŞINA DEĞİLSİN:Yağmurda koşan taylar gibi HOŞUMA GİDER Elinde çay bardağı yağmurlu havalarda Kirlenen vücut ya da organların yıkanması, vaftiz ve aptes gibi dinsel kurallar suyun hem maddi hem de manevi yönden bir arınma aracı olduğunu kanıtlamaktadır. Su bu yönüyle pislikten kurtulmayı simgeler. Su ayrıca yaşamın kaynağıdır. Su temizlik, verimlilik, bilgelik, bağışlayıcılık aynı zamanda da özgürlük ve sonsuzluğun simgesidir. Hal böyleyken, suyun sürekli aşağıya doğru aktığı, dolayısıyla diz çöküşün, teslimiyetin de sembolü olabileceği gözden uzak tutulmamalıdır. Bu yönüyle su bilinçsizliğin sembolüdür. Su kendisiyle mücadele etmesini bilmeyen insanı boğar. Belki Cahit Sıtkı bu nedenle "Su insanı boğar, ateş yakarmış! " demiştir. Su sel olup zarar da verebilir. Nuh tufanı örneğinde görüldüğü gibi sudan çıkış kurtuluşu ifade eder. Bir kısım batılı yorumcular da, Hz. Musa'nın sudan kurtuluşunu bilinçlenme olarak yorumlarlar. Abdülkadir Bulut için su üretkenlik, direnç, mücadele ve umut demektir. Soyadında bile su imgesi bulunan Abdülkadir'in şiirlerinde su, bilinçlenme özlemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Onun bu su özlemi diğer şairlerimize de ilham kaynağı olmuş ve Abdülkadir'i su ile özleştirmişlerdir. Örneğin Müslim Çelik "Kasabalı Lorca" adlı şiirinde, "Suları öptüm, oturup ağladım" diyor. Abdülkadir Bulut için su, alın terini dolayısıyla emeği simgeler. Çalışıp terleyen insanlardan yana olan Bulut, şiirlerinde emek olmadan, alın teri olmadan bir başka deyişle, eylem olmadan özlenene ulaşılamayacağını belirtir.
    Hüseyin Divit ABDÜLKADİR BULUT'LA İLGİLİ BİR ANI Abdülkadir Bulut'la 60'lı yıllarda, Anamur'da yapılan bir öğretmenler toplantısında tanışmıştım. Anamur'un Melleç köyünde öğretmendi. Atatürkçü ve devrimci olduğu her hareketinden belliydi. Onu çok sevmiştim. İlişkimiz, 1960-? yılları arasında sürdü. Bu yıllarda ben, Gülnar'da Atatürk Atatürk İlkokulu'nda öğretmen olarak çalışıyordum. Aynı zamanda Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) Gülnar şube başkanıydım… Abdülkadir Bulut, devrimci öğretmenlerin Mersin'de yaptığı toplantılara katılır, görev alır, devrimci düşüncelerini yaptığı konuşmalarda anlatırdı. Bu toplantılarda onun devrimci şiirlerini dinlerdik. Böylesi toplantıların birinde çalıştığı köyle ilgili bir öykü anlatmıştı bize… Çalıştığı Melleç, İslam kültürü etkisi altında, her meselesini islami anlayışla çözmeye çalışan, katı anlayışlı bir köydür. Köylüler, küçük olaylarda bile hemen köyün hocasına koşarlar. Din ağırlıklı bir yaşam… Bir kaza, hastalık olduğunda da hocaya giderler; imamın okuyup üfleyerek yazdığı muskayı beze sararak, kadın erkek fark ayırmadan hepsi saçlarına güzelce bağlıyorlar. Öğretmen Abdülkadir, 3-5 ay uğraşsa bu olumsuzluğu bir türlü önleyemiyor. Köylülere ve öğrencilerine yaralanma ve hastalıklarda doktora gidileceğini, filimler çekilerek ilaçlar alınacağını defalarca anlatsa da köylüler bir türlü inanmıyorlar ona. Hatta biraz da suçluyorlar. Dinsz, gavur, komünist diyorlar!..Bu tartışmalar devam ederken, okulda okuyan 34 öğrencinin saçlarındaki muska sayısı azalacağına çoğalıyor. Köylüler Abdülkadir öğretmenlerini, dinimize karışıyor diye şikayet ediyorlar. Kendisi dinsiz olduğu gibi, bizi de etkileyerek komünist propagandası yapıyor, dinimizi elimizden alacak diyorlar şikayetlerinde. Bir süre sonra, ilden bir milli eğiti müfettişi geliyor köye. Soruşturma yapıyor. Köylü ve Abdülkadir Öğretmen'in ifadesini aldıktan sonra gitmeye hazırlanıyor. Bu sırada öğrenciler sıra olmuş müfettişi bekliyor. Müfettiş, kendini ayakta bekleyen öğrencilerin arasına giriyor, onlarla ilgilenip sohbet ediyor. Bu sırada bir öğrencinin başını okşamak istediğinde eline takılan muskayı fark ediyor. Sonra öteki öğrencilere bakıyor. Hepsinin başında, saçlarına bağlanmış olan "iyileştirme muskaları"nı görünce şaşırıyor. Abdülkadir Öğretmene dönüp "Hocam bunlar nedir?" diye sorduğunda, şairimizden, "Ne olacak Sayın Müfettişim, Cumhuriyet Türkiye'sinin, Atatürk devrimlerinin ve çağdaş eğitimin mücadelesini veren biz öğretmenler ile bundan dolayı bizleri teftişe gelen siz müfettişlerin ayıbı," diye yanıtlıyor. Müfettiş, gördükleri ve duydukları karşısında geri dönüyror. Tahkikatın yönünü değiştiriyor. Abdülkadir Bulut'tan özür diliyor. Ondan, köylülerle ilgilenmesini istiyor… Sevgili Abdülkadir Bulut bu köyde üç yıl görev yapıyor. Muskaları kafalardan siliyor. Yerine çağdaş fikirler vererek mücadelesine devam ediyor…
    Ramazan Teknikel ANAMUR YAYLALARINDA ŞİMDİ - Abdülkadir Bulut anısına - Oltasına güneş takılıyor Anamur'lu çocukların Bir poyraz çıkıyor dağ yamaçlarından, Kılıç'tan, Boğuntu'dan Alıp getiriyor kekik, yavşan, harnup kokularını Pazarında mantar, yoğurt satan köylü kadınlarla. Nilüferlerin yeniden açtığı mevsimdir burada yaz Takılıp gideriz çoban ıslıklarının peşine Köşede bir Yörük kilimi, cezve, ayran tuluğu, tas Anlatırız anlamazlar gözlerini ovuşturan yayla çocuklarını. Deniz tutmalarıyla, yaz yağmurlarıyla unut Unut sandal, köknar, pırnal ağaçlarıyla Ve anımsa birden ağını boş çeken Bozyazı balıkçılarını "Gözyaşları da Çiçek Açar" Anamur Yaylalarında şimdi. rtekinel@mynet.com
    Mustafa Yıldız "ACILAR YURDUMDUR" BAĞLAMINDA ABDÜLKADİR BULUT ŞİİRİ Bilindiği gibi Abdülkadir Bulut, 1943 yılında Anamur'da doğar. "Dosta düşmana karşı/ Taşımak istiyorum" dediği kalbini, 9 ağustos 1985'te geçirdiği bir trafik kazasına dek taşır. Abdülkadir Bulut'un kitaplarını anımsatacak olursak: - Sen Tek Başına Değilsin (1976) - Kahveci Güzeli (Çocuk Şiirleri, 1981) - Üveyikler Göçerken (Çocuk Romanı, 1091) - Acılar Yurdumdur (1981) - Yakımlar (1982) - Gözyaşları da Çiçek Açar (1983) - Sen Tek Başına Değilsin II (1984) - Yurdumun Şiir Defteri (1985) - Ülkemin Şiir Atlası (Tüm Şiirleri, 1987) Bulut, daha ilk kitabında kumaşı sağlam bir şair olduğunu belli eder. Asıl çıkışını, "Yakımlar" adlı kitabıyla yapacaktır. "Yakımlar"la şiirimize farklı sayılabilecek bir tat, bir renk getirecek, bunu sonraki kitaplarıyla pekiştirecektir. "Acılar Yurdumdur"daki şiirleri de üzerinde durulmaya değer niteliktedir. "Acılar Yurdumdur", sanki "Yakımlar"ın habercisi gibidir. Nitekim bu kitabında, "Yakım" adlı bir şiir de bulunmaktadır. Bu yazımız, Abdülkadir Bulut'un "Acılar Yurdumdur" adlı kitabı ile sınırlıdır. Beş bölüme ayrılan kitapta, toplam 41 şiir bulunuyor. Şiirler genellikle kısa erimli. İlk bölüme bir ad verilmemiş. Diğer bölümlerin adları, sırasıyla şöyle: Alibeyköy Şiirleri Akdeniz Şiirleri Ada Günlükleri Hayatıma Dair Yedi Şiir Bulut'un şiirleri yalın (basit değil), içten. Rahat, konuşur gibi bir söyleyişi var. Bu rahat söyleyiş ve içtenlik, okuyanı çekiyor. Kitaptaki ilk şiirin adı bile, insanı hemen sarıp sarmalıyor: "Acılarla geçindim Güllerle Geçinir Gibi." Bulut'un şiirleri, kaynağını, doğum yeri olan Anamur'dan ve Anamur'un bulunduğu bölgeden alır. Ancak orada kalmaz. Hemen tüm ülkeyi kapsar. Bulut, Bir Bakarsınız Zara2lı Ali'ye şiir yazar. Bir de bakarsınız ki, dizelerine Sait Faik'i alır. Bulut2un dizeleri, ülke sınırlarının ötesine de uzanır. O, Ritsos'a bir mektup yazar, Pablo Neruda'yı dizelerine konuk eder. Bulut, doğduğu yerin ağacından bile hayatına bir şeyler katmayı düşünür: "Yolum düşünce Anamur'a Kökleri dahi sökülerek yakılan Ilgın ağaçlarının duruşlarından Bir şeyler katmalıyım hayatıma" Ve şu öğüdü verir: "Kayalıklardan fışkıran suların Yarattıkları dağlı seslerden Mutlaka bir şeyler aktarmalıyız Savrulan gençliğimize" Bulut, yaşadığı bölgeye ve bu bölgenin insanlarına yoğun bir sevgiyle bağlıdır, özlemlidir: "Ekinlerin tatlı boğum zamanı Bizim oralara doğru gitsem Asi bir şiiri andıran Mersin'e Ve doya doya seyretsem Büyüdükçe bir göçebe kızının Nasıl benzediğine annesine" Bulut, bulunduğu bölgenin ürününü, insanını birbiriyle harmanlar; özdeşleştirir. İnsana ait kimi özellikleri de bu ürüne yükler: "Uzun geceler ister Çiçek açmak için tütün Tuhaftır kırılırken bile dibi Ele vermez toprağını Aynı senin gibi" O, yurdunda yaşarken bile, yurduna özlem duyar: "İçimden çok geçmiştir Ceketimi başımın altına koyup Uzanmak yurdumun dağlarında" Bulut'un şiirleri, ülkenin yaraları için can havliyle çırpınır: "Şiirlerim hiçbir zaman Böyle dolmadı ağzına kadar Seninle ey sevgili Yurdum Ve hiç bu kadar çırpınmadı Seni tutuşturan yaralar için an havliyle" Bulut, bir yönüyle de kavga şairidir: "Töredir ve bizim oralarda Musaf'tan önce evin duvarına Yarı yatık asılır kavga" Abdülkadir Bulut'un kavgası, "Bir gün fabrikalarda, tarlalarda / Hep birlikte gülmek" ve "kucaklaşmak" içindir. O, iyimserdir. Çünkü gelecekten umutludur: "Hayıflanma gün olur Çıkar gelir sesler içinden Sevdiğin dost sevdiğin adaş Ve işte o zaman anam Kalıbımı basarım kalmaz Altı yoklanmadık tek taş" Bulut, özeleştiri yapmayı da unutmaz. Özeleştiri yapar ve şu sonuca varır: "Ne göbeği burnundan ilerde Birinin önünde eğildim Ne de göbeği burnundan geride Bir başkasının" Bulut'a göre, hayatın karşısında "Kaya gibi olmakta yetmez / Bütün mesele hayatın karşısında / Sıkmak dişi, sağlam atmak ayağı / Kıyımlarda, kıranlarda bile / Açtırmamak"tır "dibindeki toprağı." "Tılsımı her an bozulacakmış gibi / Sarmalıyız hayatı." "Sevda baba yadigarıdır" ve "Gönlünü almak bize yakışır / Su verirken ikindi üstü / Toprağa dağılan karanfillerin." Abdülkadir Bulut, "Sıvası dökülen duvarlar gibi / Alınları dökülenler gör"müştür. Ona göre, "Kan davasına benzemeli"dir "Şairlerin bütün şiirleri." "Tuzlu nohutla da olsa insan / Aylarca yıllarca yaşayabilir / Ama öfkesiz durulmaz bir gün dahi." Bulut, dünyanın "işçi ve köylü çocuklarının / Kalem tutuşlarına bakarak / Değiş"tiği kanısındadır. Ona göre, "Yolun başında verilen söz / Daha soluk buharlaşmadan /Adım atmadan dağlara doğru / birlikte yaşanacak günlere / Varmak içi"dir. Ve "… yaşamak bütünüyle / Kendini havaya, suya ve toprağa / Esirgemeden batırmaktır." Abdülkadir Bulut'un "Acılar Yurdumdur adlı şiir kitabında sık geçen ya da dikkati çeken sözcükleri de şöyle sıralayabiliriz: Acı, ana, arkadaş, aşk, dağ, esmer, hayat, işçi, kar, kavga, köylü, kuş, mendil, nar, oğul, omuz, öfke, pusu, resim, sevda, sağdıç, su, şiir, töre, yara, yiğit, yurt. "Acılar Yurdumdur"un flora elemanları bakımından varsıllığı dikkati çekiyor: Andız, biber, burçak, çay otları, dut, ekin, elma, gül, günnük (ağaç), ılgın, incir, karanfil, kavun, ladin, laz lahanası, mısır, nane, nar, nohut, pamuk, portakal, servi, söğüt, süpürge darısı, tütün, yarpuz, yeşil soğan, zeytin. Sonuç olarak şunlar söylenebilir: Abdülkadir Bulut, Anamur kaynağından fışkıran bir pınar gibidir. Doğup yaşadığı bölgenin törelerini, iklimini içselleştirmiş ve yöre insanlarıyla empatik bir bağ oluşturmuştur. Bulut!a göre, "Her su denizine / Kendi renginin içinden akar." Bulut'un şiiri de Anamur renginde akar. Güney illerimize uğrar. Sonra hemen tüm ülkeyi dolaşır. Nihayet yurdumuzun şiir denizine dökülür. * Acılar Yurdumdur / Abdülkadir Bulut / Yazko Yayınları / İstanbul, 1981 / 60 sayfa ** (*) Sevgili Kardeşim, 10. 6. 1985
    Ruşen Hakkı ŞİİRİN ANAMUR'LU DELİKANLISI 1970'li yıllar… İzmit'in Demiryolu Caddesi Rauf Orbay Sokak'taki bir apartmanın çatı katında kiracıyım… Bir akşam, çat kapı… Kapıyı açtığımda, gülümseyen bir üsteğmenle karşılaşıyorum. "Ben Halil Uysal" deyince, akşama ayrı bir güzellik düşüyor… Yarılanmış kadehime bakınca, "Rakı içer msin?" diye soruyorum. "İçerim" diyor ve ne kadar içtiğimi soruyor, "İki kadeh" diyorum… Sonra eşim Türkan'ı soru yağmuruna tutuyor: - Daire sizin mi? - Yazlığınız var mı? - Arabanız var mı? - Ruşen Hakkı kumar oynar mı?.. Türkan her soruya "hayır" deyince, Halil Uysal'da şöyle diyor: "Yenge, ilk defa aklı başında bir şair tanıdığım için memnunum… Alkolik değil, kumarbaz değil. Üstelik tapu fen memuru, ama hiçbir şeyi yok. Kusura bakma, bu da enayi çıktı!.." +++ 15. Kolordu Komutanlığında askeri yargıç olarak görev yapan Halil Uysal, bir akşam gene kapımı çalıyor. Ama bu kez yalnız değil, yanında gözlerinin içi gülen bir delikanlı var… "Bak sana kimi getirdim" diyor Halil Uysal ve Abdülkadir Bulut'un adını duyunca, Halil'den önce Abdülkadir'e sarılıp yanaklarından öpüyorum… Dergilerde şiirlerini severek okuduğum ve ilk şiir kitabı olan "Sen Tek Başına Değilsin" adlı kitabını da sevdiğim Abdülkadir Bulut, sanki kırk yıllık dostum… Rakı içip söyleşiyoruz… O da benim 1968'de Yeditepe Yayınları arasında çıkan üçüncü şiir kitabım "Hüznün Dalgın Kuşları"nı çok sevdiğini söyleyip, "Kitabınızı Yeditepe'de tanıtmıştım" diyor… Anamur'dan taşındığı İstanbul'a alışmaya çalışıyormuş… Sonraki yıllarda İstanbul'da buluştuğumuz da oldu… Sirkeci Garı'nın lokantasındaki sohbetlerimizin birinde, Hüznün Dalgın Kuşları'nın ikinci baskısının ne zaman yapılacağını sorduğunda, "Kitap tükenmedi ki yeni baskısı olsun" demiştim, canı sıkılmıştı… +++ 1985 Yılı ağustosunda Kandıra'nın bir tatil beldesi olan Kerpe'de dinlencedeydim. Sabahleyin, kahvaltı öncesi, her günkü gibi Cumhuriyet gazetesini almış Evin Motel2e dönerken ilişmişti gözüme haber… Beynimden vurulmuşa dönmüştüm… Anamur'da, kapısı açılan bir minibüsten düşen Abdülkadir'i yitirmiştik… Motele vardığımda, Türkan yüzüme bakı "Hastasın Sen" demişti… "Abdülkadir" deyip gazeteyi uzatmıştım. Haberi okuyunca, o da çok üzülmüştü… Kahvaltılıklar boğazıma düğümlenmişti… Dinlencenin tadı da kaçmış ve iki gün sonra İzmit'e dönmüştük… Sevgili dost, yiğit şair Abdülkadir Bulut'u, sevdiğim ve ona yakışan bir şiiriyle bir kez daha selamlıyorum.
    Müslüm Danaoğlu BİLİRDİK - Abdülkadir Bulut'a - Tapınaksız kuşlar boğduk o mazlum hikayede haramiler yalnızlıklara çekildi yahut akarsular da... tanımsız bir anlamdı sözlüklerde oysa sevilere gül sunardı. koparılmış bir yıldıza benzerdi yüzü bazen düşler ikliminde faldı bilirdik beyninin sokaklarında kırlangıç ölüleri yatardı. muslumdanaoglu@mynet.com
    A.Kadir Paksoy ADAŞIMA ŞİİRLER İçim sıkılır da yeryüzünde Ne zaman bir kuş resmi çizmeye kalksam Bir ses duyarım ardımdan Düşlerini eğ Düşlerini eğ ki Uzanabilsin yemişlerine çocuklar Döner bakarım Gülümser bir öğretmen ozan Ak yakalı siyah önlüklü Çocuklar arasından Öğretmen değil Çocuklar arasında bıyıklı bir çocuk Şiir okur Hayattan II Şiir dediğin Sesi olmalı sessizliğin Çınlamalı Karanlıklarda Şiir dediğin Eli olmalı yüreğin Selam durmalı Sevgiye özgürlüğe umuda Şiir dediğin Adaşımın şiiri gibi olmalı Uzanmalı İnsana III Bulut'sun Turnalarla bir Ne mutlu göğe Kadir'sin Yıldızlarla bir Ne mutlu evrene Abdal'sın Pir Sultan'la bir Ne mutlu şiire Adaşımsın Yurdumla bir Ne mutlu bana Abdulkadir PAKSOY a.kadirpaksoy@hotmail.com
    Abdülkadir Bulut OYUNCAKÇI AMCA Oyuncakçı amca Oyuncakçı amca Ne çok oyuncakların var Top, tank, tüfek, tabanca Gövdem titriyor Onlara bakınca N'olursun oyuncakçı amca Bundan böyle bizlere Oyuncak tüfekler yerine Ak yelkenli bir gemi Bir de süslü bebekler getir Unutma e mi? Sonra oyuncakçı amca Senden aldığım tüfekleri Bozarak onlardan kuş yaptım Bana kızmazsın değil mi? AYNI SENİN GİBİ Uzun geceler ister Çiçek açmak için tütün Tuhaftır kırılırken bile dibi Ele vermez toprağını Aynı senin gibi Aynı senin gibi Ansızın basılıp aransam Saçtan tırnağa yakapaça Ne bulabilirler ki üstümde Gelecekten başka
    Hüseyin Alemdar ABDÜLKADİR BULUT İÇİN BEŞ İÇLENİŞ 1. kaynaşma Baba sen yoktun ellerin de yoktu kitaplar üzerinde yazıhaneden dönme evimize getirdiydim saçlarında ak güvercinler taşıyan bir ozanı Abdülkadir Bulut'u Baba sen yoktun gülüşlerin de yoktu kitaplar arasında yazıhaneden dönme evimize getirdiydim akıntının arkadaşı bir ozanı Abdülkadir Bulut'u Baba sen yoktun acıları da çağırdıydım sokaktan yazıhaneden dönme evimize konukladımdı, yakasında karanfiller taşıyan bir ozanı Abdülkadir Bulut'u iliştirdiydi bir karanfil de benim yakama - sonra sıcak bir çay içmiştik üstüne acıların! 2. ağıt Nereye yurdu olduğum acılar, nereye karalar örtünerek Silifke'den, Anamur'dan oturup Toroslar'ın karlı eteğine nasıl duracağım ki türkü söyleyemeden Yürünecek çok yol vardı, arkadaşlığı olur bunca sular çiçek açacak gözyaşları vardı çalmadığın kapılarda bu yürek daha onca yıl taşırdı acıları Toroslar daha ne türküler vardı tümden yarım kalan Ey acının ozanı, kasabalı Lorca şimdi bitti mi duruşmalar, kovuşturmalar bak, arkadaşlık ettiğin sular bile ne zamandır akmıyor Toroslar'dan gür gür - yurdun o gün bugündür kendine bungun bir ırmak ardından dökülür 3. hatırlama Ey yüreğini mıhlı acılara kazıtan ozan! senden sonra, yakım ve yıkımlardan sonra acı ve kara türkülerin ozanı Hüseyin Haydarı'ı da getirdiydim yazıhaneden dönme evimize oturup yaslandıydı şiirden göğsümüze Ey ellerini sıcak denizlere akıtan ozan! senden sonra, umut ve bulutlardan sonra kırık ve ezik ezgiler ozanı Hüseyin Haydar'ı da getirdiydim yazıhaneden dönme evimize uzanıp uyuduydu çekyattan göğsümüze Ozanım! hâlâ uyurken sen denize karşı kavganı biliyorum ki denizleri tutmamış gözlerin unutuşun türküsünü közlüyor Toroslar'ın eteklerinde - sahi, kim sular şimdi nergislerini Anamur'un toprak damlı evlerinde! 4. serzeniş Daha kimler kimler ki genç ölümlere senden sonra senden sonra ölüm meleği daha bir yakışıklı Cemal'di, Zafer'di, Azer'di, Cenk'ti ölüm ki üstü kalsın kadar mert Şairler Bütün Ölümlere Tanıktır kadar isyankâr - sen hâlâ öldürme ustalığınla övünedur şairler mezartaşlarının çiçek açması kadar genç! 5. mersin Ey ozan! sana doğdun öleli Akdeniz derlerdi kalemin bile kağıttan kaydıkça Mersin'e düşerdi Alibeyköy'den Anamur'a fırlamış acı bir mürekkep sesiydin öldüğünde - şimdilerde her hastalanışında Ahmet Erhan'ın içil içil söylediği bir türküsün türkünün adı Mersin!
    Nihat Ateş GÜZELLİĞİNİ TAŞIRMADAN KELİMELERİN 8 Ağustos 1985 yılında yitirdiğimiz şair Abdülkadir Bulut'un ölümünün 20. yıldönümü dolayısıyla, saygıyla.... Bir şair ile ne zaman karşılaştığını anlatmak adettendir. İster bilerek, elle tutarak, gözle görerek, ister gözlerden ırak, bilmeden, belki de her şey, iş işten geçtikten sonra karşılaşmak, tanışmak... Nasıl olursa olsun tanışmalar unutulmaz. Onun için tanışmalar anlatılarak girilir söze. Ama yurdunu, halkını çok seven ve onu her şiirinde yücelten bir şairleyse bu tanışma önce onun yurduna bakmak gerekir. Bu ülkenin bütün kuşakları kendi tarihsel dönemlerindeki koşulların yarattığı "travmaların" kuşaklarıdır. Her kuşağın travması vardır. Bir acısı. Türkiyeli olmak acıya kesmek demektir. "Travma" derken bugün anladığımız anlamda bir "travma"dan söz edeceksek Tanzimat aydınını başlangıç olarak almak belki de en doğrusu. Ama bütün buradan başlayarak hangi kuşağı alırsanız alın, o kuşağın şairinin, yazarının "travmasının" halkıyla, diliyle, insanlarıyla değil, "devlet ile" giriştiği mücadeleden kaynaklandığını saptamak gerekir. Başka türlü olması beklenebilir mi? Şair, iş bölümünün ilk anlarından beri insanın değişiminin, gelişiminin dili olmuştur. Burada kategorize ettiğim şair ve aydının travmasını yaşamayanları ele almak gereksiz olur. Onların ki zaten, sürekli çatışma halindeki bir dünyanın kenarında kalarak akıp giden hayatı izlemekten ibaret. Özünde bir dönemin travmasını acısını anlamak, o dönemin şairini, romanını, edebiyatını anlamak anlamına gelmiştir her zaman... Şair Abdülkadir Bulut da hem ülkesinin hem de dünyanın en acı dalgalamalarından birini yaşadığı günlerde açar gözlerini dünyaya... 1943'tür. II. Dünya Savaşı'nın tüm hızıyla sürdüğü günler, ülkesi karanlığın ve açlığın pençesinde; şairi ise Attila İlhan'ın 40 Karanlığı adlı şiirinde anlattığı gibi, yani 'Nâzım hapiste Dinamo sürgün'dür. Çok değil yedi yıl sonra Demokrat Parti karanlığı başlayacaktır. Onun çocukluğu bu karanlık içinde geçecek. İlk gençliği ve orta yaşları ise umut ile umutsuzluğun, devrim umudu ile karşı devrimci darbenin, darbelerin arka arkaya yaşandığı kaosun içinde. Onun da yazgısı elbet kuşakdaşlarından bir ayrılık göstermeyecektir. Ne de olsa acılar içinde tutunarak yürümeyi öğrenmiştir. 1965-70 arası şiirlerinde açık bir İkinci Yeni etkisi görülür.. 'Bir Şekil Tay, Kargı, Sansar. Ezik gibi şiirleri bu şiirlerindendir: 'SANSAR' Azaltır hep gecelerden sesini Durunca çok eski bir sansar Ve sığınarak bunca ormanlara Başlatır ağlamalarını Soluğu biriktirir uygarlığını Bir nice beklemeyi sever gibi Değiştirir geçişini göklerinde Korkuya benzer gözleriyle Ya yorgundur ya da suların Hüznüne sevi katıyordur Belki de beyazlıyordur göğünü Salt yalnızlıklar yapmaktan 1967 Sen Tek Başına Değilsin 2'de yer alan bu şiirleri ölümünden bir yıl önce 1984'de yayımlamış olması, rastlantısal değildir. Türkiye yine en koyu karanlıklarından, travmalarından birini yaşıyordur. 12 Eylül faşist darbesin de o şiirlerinde özlemeni çektiğini sıkça söz ettiği 'arkadaşları' bir bir kendisinden koparılmıştır. O hep 'Dostun Kar Gibi Yağanı'nı dost bilecek ve 'Marifet bir bakışta kestirebilmek Dostun kar gibi yağanını Arkadaş canlısını, sır taşıyanını Ve daima açık sözlü olanını Elinle koymuş gibi bulmak Kayalıkların arasından diyecektir. Oysa 1984 karanlığı içinde kaybolup gitmişlerdir. Ama bu kadar değil tabii. O da yurdunu, yurdunun insanını seven ve yücelten başka ozanlar gibi acıları yurt edinecektir. (1981 yılında yayımlanan şiir kitabı Acılar Yurdumdur adını taşır.) Hep ülkesini ve insanını anlatmış bir şairdir Abdülkadir Bulut. Ülkesinin halk kültürüne bakmayı seçmiştir hep. Doğru bir toplumcu kavrayışla o kültürünü evrensel diye yüceltip, yerel diye yere batıranlardan olmamıştır. Aksine kendi kültürel toplumsal renklerinin içindeki insani ögeleri şiirleriyle toplumsallaştırmaya çalışmıştır. İlk basımı 1982'de yapılan 'Yakımlar' adlı şiir kitabının Sunuş'unda 'Bir kere ağıtlarla konu beraberliği olmasında karşın, sunduğu bildiri açısından farklı bir nitelik taşıyor. Bir kere ağıtlarda sığınma, kadercilik ağır bastığı halde, yakımlarda bunun tam tersine bir başkaldırı ve karşıkoyuş sözkonusu' diyerek, toplumcu bir şairin yapması gerektiğini yapıp, halk kültürü içindeki ileri kültürel renkleri, formları açığa çıkararak, göstermeye ve onu evrensel bir kültür parçası haline getirmekle kendini sorumlu hissetmiştir. Şimdilerde bir Anadolu kasabasında yaşananları anlatan öykülerde bile yerel sözcüklerin kullanılmasına 'evrensel' olamayacağı gerekçesi ile karşı çıkan eleştirmenler onun şiirlerini iyi okumalılar. Çünkü şiir bir anlatı biçimi olarak öyküden daha fazla kendi biçemsel formlarına bağımlıdır. Eğer bu sözcükler Bulut'un kullandığı gibi işlevsel ve şiirsel kullanılabiliyorlarsa öyküde çok daha işlevsel, yetkin kullanılabilirler. İşte onun şiirlerine bakıverdiğinizde görebileceğiniz bir örnek: HAVVA Ellerin senin yarena Yüzüme asi bir imge Ve diri bir çağaltı Çünkü kuşlar şiir yazmaz Diri bir çağaltıda Bir kültürel ögenin evrensel sayılıp sayılamayacağı estetlerin belirleyeceği bir şey değil, tarihin ve halkların karşılıklı etkileşimlerinin belirlediğini söylemek gerekiyor artık. Bize en uzak ülkelerin, bize en uzak gelen bir ürününü okuduğumuzda onlardan neden tat alıyoruz öyleyse. Bir ülkenin kültürel ve toplumsal karakteristiğini tanırken şiirleri, öyküleri romanları karşısında, o ülkenin kültürel yapısı üzerine sosyolojik ve estetik kitaplarına bakılması gerektiğini söyleyenler kendilerini dinletemiyorlar? İnsanlar ısrarla bir halkın kültürel birikimini edebi ürünlerden tanımayı yeğliyorlar. Galeano'nun, yerel halk anlatılarından, yerel yontu ve resim sanatıyla harmanlanan öykülerine evrensel demeyecek misiniz? Niye Bulut 'Kasabalı Lorca'dır? Onun o yerel şiirlerinde Gullien, Neruda, Lorca'nın işi nedir? O kendi kültürel renklerine, halkının kültürüne güvenen hiçbir şairin bu türden sakınımları olmayacağını bilen iyi şairlerimizden biridir de onun için. Şiirini yerel kültürel ögelerle beslediği gibi bu yerel ögelerin nerede evrenselleşeceğini de bilir. Nerede mi? İşte 'Güzelliğini Taşırmadan Kelimelerin' şiiri: Ayaküstü de olsa Söyleyecek çok sözüm var Pazara giden köylülere Yurduma dair İp bağladım unutmamak için Ellerime gömülü parmaklarıma Bir gün fabrikalarda, tarlalarda Hep birlikte gülmek istediğimizi Ve başımızı omuzlara yıka yıka Kucaklaşmak istediğimizi sezdiklerinden Daha şimdiden kurdular pusuları Ve yağlı kurşunları (...) Bu şiirin dünyanın hangi kültüründe bir işçiye ve köylüye yabancı ve 'yerel' kalıp evrenselleşemediğini kim söylebilir? Ben söyleyeyim: Saray ve devlet şairleri. Evet, nasıl mı tanıştım Abdülkadir Bulut ile. Cumhuriyet Gazetesi'ndeki ölüm haberiyle. Hâlâ gözlerimin önündedir fotoğrafı. Belki belleğim yanıltıyordur ama bindiği minübüsün kapısı açılıp düştüğünü anlatıyordu haber. Ben onun karanlık ve acılı yurdunun en koyu faşist şiddetinin kol gezdiği günlerde Hasan Hüseyin Korkmazgil ile, Nâzım Hikmet ile, Lorca ile yeni yeni tanışıyordum. Bizim kuşağımızın travmasının ilk uçlarını vermeye başladığı günlerdi. Yalnızdım, şiirin benim için her şey olduğu günlerdi. Yazları çalıştığım Kazlıçeşme tabakhanelerinde haftalığımı aldıktan sonra, şiir kitapları almak için Sahaflar Çarşısı'nda soluğu aldığım günlerdi. Aradan ne kadar geçmiş? Birden Ülkemin Şiir Atlası'nı görüverdim tezgâhta. Yine gazetedeki o fotoğraf canlandı zihnimde. Kitabın basım tarihi 1986 olduğuna göre bir yıl geçmiş ölümünün üzerinden. Kalın bıyıkları dudağının üzerini kapatmış, esmer bir adam. Şiirimizdeki sağlam yeri o günlerin üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra daha bir açığa çıkan ve bizleri 90'lı yılların başka travmalara, acılara taşıyan günlerinden geçerek, şimdi içinde yaşadığımız zamana dünyamızı taşıyan acı ve utanç dolu günlerimizi yaşarken, Abdülkadir Bulut'un kendine ve halkının kültürüne güvenen 'yerel' şiiri ne kadar çok şey söylüyor.
    Çetin Boğa DAĞBAŞLARININ ŞAİRİ ABDÜLKADİR BULUT "İki elin kanda da olsa / Bizimkilerin son sözlerini / Onuruna yakışır bir biçimde / Bir de dağbaşlarını unutmadan / Halkıma söye" ( Gözyaşları Çiçek Açar, S. 10) Onunla geçen yıl YAZKO'da tanıştım. Yıllık iznimi kullandığım Ağustos içinde; eşimle birlikte Adnan Özyalçıner'le görüşmeye gittiğimde, Abdülkadir Bulut'da oradaydı. Yan yana oturduk, adımı dergilerde gördüğünü söyledi. Sanki kırk yıldır birbirimizi tanıyorduk. Öylesine içten ve alçakgönüllüydü ki; o sıcak, o dost yakınlığını hiçbir zaman unutamadım. Dostlarıma da her zaman söz etmişimdir ve sürdüreceğim… Bu yıl nisan ayında yayımlanan ikinci şiir kitabım "Alevden Şarkılar"dan birini de bu güzel insana imzalayıp göndermiştim… "Erkenden yavrusunu uçuran kuşlar / Vurur bilirim kendini taştan taşa / Bunları anlatsam mı bilmem / Sözlerine inandığım arkadaşa" ( Ay Damlar Dağlara) Bu yılın yine ağustos ayında, Çukurova'daki en yakın iki şair dostum F. Kadri Gül ve Ömer Civano ile İskenderun'da birlikte olduğumuzda; unutulmayacak değerde bir rastlantıyla Bulut'la yeniden karşılaştım. Adana'ya dönüş için otobüsten yer ayırtırken, bankta oturan kişiye uzun uzun baktım ve bana hiç yabancı gelmediğini düşündüm. Ama bir türlü yüreklenip konuşamadım. Sonra, dışarıda beni bekleyen iki dosta durumu aktardığımda, yeniden gidip o olup olmadığını öğrenmemi; eğer Bulut ise mutlaka tanışmak istediklerini söylediler. İyi ki de dönmüşüm. Daha adını söylediğimde (soyadına gerek kalmadan) sağ elini omzuma attı ve yanına oturmamı söyledi… Yirmi yıl önce Kırıkhan'ın bir köyünde öğretmenken tanıştığı bir öğretmen arkadaşı, koskoca boyuyla bir öğrencisi, eşi Havva ve iki sevimli oğlu Ekim ve Eliçin de yanındaydı. Mersin'e otobüsünün kalkmasına yarım saat vardı. Ben Bulut'la konuşmaya dalmışken, dışarıda beni bekleyen ve merak eden iki şair dost da çıkageldiler. Onlarla da çok sıcak bir tanışması oldu Abdülkadir dostun… O sayılı dakikalara neler sığmadı ki… Üçümüzün de adreslerini defterine yazmamızı istedi. Sonbaharda İstanbul'da yeni bir dergi tasarısından, şiirlerinin tümünü bir kitapta toplayacağından, Cağaloğlu'ndaki birçok güçlü edebiyat odağı ve yöneticisiyle pek yıldızının barışmadığından, Gelişim'deki işinden, şimdi de Mersin ve Anamur'da bir süre kalıp okuması gerekn 15 -20 kitap olduğundan uzun uzun söz etti. Anlatırken nasıl da coşkuluydu… Sonra !.. Evet günler ve insan ömrü ne çabuk da geçiyor… Ne acı bir rastlantı!.. İçime çeşitli kuşkular da dolmuyor değil. Biliyorum o yörenin insanının aşırı bağnazlığını!.. Gür devrimci bıyıklarıyla, belki okuduğu gazete ya da minibüste herhangi bir tartışma nedeniyle ona bir kötülük yapabilecekleri de aklından geçiveriyor insanın!.. Kapının açılıp, oturduğu tabureyle birlikte hızla aşağıya yuvarlanıp birdenbire parçalanıp ölmesi. Ne kadar acı, ne korkunç !.. Daha iki hafta geçmeden, bir cumartesi sabahı Cumhuriyet'te küçük bir fotoğrafı ve insanı korkunç bir şoka uğratan acı ölümünü duyunca nasıl sarsıldım, nasıl ürperdim anlatamam !.. Daha yapacağın ne işler vardı Bulut… Bitirilecek nice şiir, çalışma ve kitaplar… Ama her zaman yüreklerimizde yerini koruyacaksın… Gencecik yaşında, bir kötü rastlantının seni çekip alıvermesi aramızdan, aslında dayanılacak gibi değil ama neylersin !.. Şiirinle her zaman yaşayacaksın… Adın hiç unutulmayacak… "Yaklaş, yüzünü örse de acılar / Ve nasıl yakalarsa toprağı kök / Suları renk, dalları kiraz / Sen de öyle yakala hayatı / Yürü kol kola canıma değsin ( Gözyaşları da Çiçek Açar, s. 39) Cumhuriyet Gazetesi
    Abdülkadir Bulut ANDIZ TESBİHİ Marifet sesinden tanıyabilmek Otuzüçlük andız tesbihinin Zeytin yağında kavrulmuşunu Ve gülerken her çocuğun Nereli olduğunu Mayhoşu nardan anlar gibi Anlayabilmek yıllar sonrasının Acılı ve puslu günlerinde Seni görmemek için Vitrinlere bakacak olanları ( Acılar Yurdumdur )


  • AnaSayfa - Andız Sayfası