Güz/2006 - 8. Sayı






Ahmet Gedik

ANAMUR İZLENİMLERİ

  • Bir Temmuz sabahında şair dostum A.Uğur Olgar'la Anamur yollarındayız. Yılan gibi kıvrılan yollardan giderken Akdeniz'in eşsiz maviliği, berraklığı eşli ediyor ruhumuza.Başımızı diğer yönümüze çevirdiğimizde ise başka ruh deviniminde buluyoruz kendimizi.Toroslardan aşağı inen yayla türküsü kıvamında huzur var içimizde.Bir de yaz sıcağında yüzü yanmış bir Yörük kızının dalgınlığı var üstümüzde.Buna hüzün mü desek bilmiyorum. Anamur'lu bir şairin anma etkinliğine gidiyoruz.85 yılının ağustos sıcağında kaybettiğimiz şairimiz Abdülkadir BULUT için düzenlenen anma etkinliğine katılacağız. Bizde ANDIZ olarak şairimiz için hazırladığımız özel sayıyı böyle özel bir günde okurlarla, şiirseverle buluşturmanın heyacanı içindeyiz.Epey bir zaman öncesinde duyurusunu yaptığımız özel sayı için ülkemizin dört bir yanından gelen yazı ve şiirlerle gerçekten nitelikli,şair Abdülkadir Bulut'a yakışan bir bir sayı çıkarttığımıza inanıyoruz. Uzun Anamur yollarında yol alırken şiirin de bir yolculuğun olduğunu düşünüyorum.Bu yolculuğun kesintisiz ,zorluklar olmasına rağmen devam eden ve hayatlar yaratan bir çizgi izlediğini düşünüyorum.Anamur'a vardığımızda ,şairler ve yazarlarla bir araya geldiğimizde bu düşündüklerimi o an da sınamıştım.Şiir her zaman ve her yerde vardı.Bir şairin erken ölümü bile şiirin yeni yolları açmasına engel değildi.Denize baktım o sohbet sırasında.Kumsalda gülen, eğlenen insanları izledim.Belki orda bulunmamızın nedenlerini bilmiyorlardı ama o insanlar ve başka insanlar hep şairlerin gözlerinden kalplerine,beyinlerine ve oradan yeniden hayata karışıyorlardı. İnsanları heybelerinde taşıyan yazar ve şairler anma etkinliği için düzenlenen toplantı salonunda yaptıkları konuşmalarda Abdülkadir Bulut'un şiirini ve insanlığını anlattılar konuklara.Cemal SÜREYA'nın 'kasabalı Lorca' benzetmesinden yola çıkılarak yapılan değerlendirmelerde Abdülkadir Bulut'un yerelliğinin evrensele uzanan bir köprü olduğu,bu yüzden o' nun köylü bir şair olarak asla değerlendirilemeyeceği sonucu ortak bakış açısıydı.Anma etkinliğine katılan Müslim Çelik, Vecihi Timuroğlu, Muzaffer İzgü, Mustafa Baz Yalçıner, Halil Uysal'ın…. Konuşmalarının sonunda müzisyen Nevzat Karakış söylediği ezgilerle günün anlamını daha da belirginleştirmişti. Anma etkinliğinden sonra yazar ve şair dostlarımızla birlikte Abdülkadir Bulut'un çocukluğunun geçtiği Akine köyüne gittik. Yaşadığı evi,şiirlerine ilham veren ağaçları toprağı ve Dragon çayını gördük.En güzeli ise avuçlarımızla içtiğimiz çayın yanında akşamı yaşamış olmamamızdı.O akşam gözyaşları çiçek açan kadınların elleriyle yaptıkları sıkmaları yedik,ayranları içtik.Ortak bir değer için bir arada olmanın mutluluğu vardı insanların yüzlerinde. Bu yüzü kaybetmeden o akşam ayrıldık dostlarımızla. Yanımızda Abdülkadir Bulut'tan şiirler Anamur yaylasından bir bazlama kokusu,Drogan çayından bir avuç su ve hayata dair güzel sözler.Biliyoruz ki Akdeniz ve Toroslar daha çok şair çıkaracak. lirik_72@hotmail.com
    Özlem Tezcan Dertsiz AY TINILARI ilkdördün pijama giymiş gece açarken kollarını "elim sende" oynatırdı yıldızlar savaş çok uzaktaydı,aşk,şarap,gözyaşı. dut lekeli ağzımda,özgür mor uçurtmalar biraz daha 'penceredenayabakançocuk' kalsaydım yarımay yarı açık bir kapıdan kaçarken sezdirmeden takıldım,kimseye sıra gelmeyen o kuyruğa dönüşü ararken düştüm,sendeledi kalbim vuruldum papatya gülüşlü bir adama biraz daha 'aşkbulaşmışdüşlerimi' telâşla anlatsaydım dolunay apaçık gördüm,gece söylenen yalanları ruhtan önce ten sürdüm bende dudağıma tüm rolleri yanlış dağıtan bir atlasın içinde bir şehir, ancak bu kadar uzak durur komşusuna keşke 'aşktandüşmüşyazlarımı' gözümden anlasaydın sondördün kışla dost olunabilir,alışılır her şeye film biter,son söz unutturmaz olan biteni içeri girerken yolunu buldurur da, dışarda ne yapacağını söylemez,hiçbir yer gösterici keşke 'ayabakmayanları' ışıkla yıkasaydın odertsiz@mynet.com
    Ahmet Günbaş YEŞİL ÇIĞLIK I. Şaşkın çıtırtısı tinsel çoraklığın firari bir mevsim arar ya İşte öylesine düştük yollara Zeytinden sızmıştır bana kalırsa yağlıkara kahkahası gölgelerin Çünkü zeytin burda her şeyin başı sonu Tellal mellal gümbürdetip davulunu fermanıyla nam salmış kuytulara "Güz konukları gelmiş! Güz konukları gelmiş! Güz konukları gelmiş! Kalkın, huuu!..." Uyanmış yeşil çığlık Sütüven'den gürüldüyor merhabası Tanrıların körfezinde şenlik var Sarıkız çiçekleriyle bezenmiş söylenceler yurdu "Güz konukları gelmiş! Güz konukları gelmiş! Güz konukları gelmiş, duydunuz mu?" Şaraptan oyulmuş düştekneleri Tahtakuşlar hafifliğinde Kaz ayaklı mühürle çatılmış şiirin obası Varı yoğu sofrasında İda'nın yazdan kalma hüneriyle Bir koşu aşk kesilmiş soluğu Uysal bir gül dalıyla eğilmiş masamıza "Şerefe! Haydi şerefe!" II. Benden haber soran bundan sonra koynumdaki otların izini sürsün İster göl biriktirsin isterse yıldız Doldurup taşırsın gönül tasını kırk gözeden büngürdeyen pınarlar Sökülsün penceresi gayrı gün görsün Işığına sokulduk pek üşümedik Taşlar beğendik kent parmağımıza Assos'tan, Antandros'tan, Adramyttion'dan Kızaran alkışlarıyla yamaçlar korosunun çatlayıp yarıldı ufuktaki nar ahmetgunbas@hotmail.com
    Ahmet Uysal GÜZ GELMİŞ NE GÜZEL güz gelmiş ne güzel sınırında yürüdüğüm tarla kokusunu taşıyor parmak uçların dilinden incir sütü damlıyor eylül toprağına çok iyi bildiğim dağ yolu sanıyorum yanımda olmanı kaya dibinde saklı çiçek nasıl da sana benziyor koruyalım onları sevgili, başka neyimiz kaldı savunacak, yeni gizler ekleyelim güle, yeni sözlerle üveyikler havalansın dilimizden
    Ahmet Ayberkin KUŞ ÖLÜLERİ Bulutlara kanaviçelenir kuşlar Mor ve ürkütücü akşamda Düşer kentin üzerine Körpe maviliğiyle güz saatleri Dev bir karanfil gibi Süzülür güneş batıdaki çizgiye Çiseler kırmızı yağmur damlaları Sular mavi görkemiyle solar Tüter güller ve Akdeniz Bir zakkum çiçeği kokar Kristal bir bardak gibi kırılır yaşam Gecenin kozası bulutlarla örtülür
    Ali F.Bilir YOLDAŞIM HAYAT Sesini duyuyorum hayat oysa çoktandır uzağım kendime gün, bir zincir halkası gibi boynuma geçiyor nasıl dayanırsın başım bu eğilmelere kaçmayı sınama sakın demişti, annem sesinde nice yangının izi boynumda verdiğim söz, onu taşıyorum hiç eğilmeden eski bir fotograf karesinden kesip çıkarıyorum yüzümdeki sevinci elim kanıyor babam da var oysa arka sırada ablam üç abim zeytin yeşili ırmak ve geride bir dağ üşümesi yoldaşım hayat
    Mehmet Rayman İZDEN Buradan çok yolcu geçti İzleri yanık bir duman Gökleri deldi geçti. Bağların yaprakları yanık Üzümü çiğnediler Al topuklu kızlar Pekmeze tadını veren Toprağın köylüsüyüm ben. Kapısı güneye bakan evlerin Akşamları birikir eşiğine Damarları soğulmuş bir çeşme Dudağı çatlak testi bakır bakraç Şimdi yakınırlar birbirine Güneşi kimler sokuyor cebine. Göz yaşını tanımaz Bizi koparan eller Yörük kızı yine yükledi göçü Söğütlerin rüzgarı yabancı. Yalın ayak yürüdü Üzeri yüklü analar Kağnıların sesini inceltir Mazılara sürülen ayışığı.
    M.Mahzun Doğan BEN BİR MEZAR KAZICISI Koca bir kış geçti, işim bu Durmadan kazdım, durmadan içimdeki mezarı Derine, daha derine gömülsün cesetler Bu yıl işim bu, ben bir mezar kazıcısı Gördün, nasıl çevik tuttuğumu küreği kazmayı Meğer bir toplu mezarmış gereken Ah! Ne çok ceset... Gömdüm, gömdüm Buymuş kurtulmanın yolu Ve bildim insanın en büyük düşmanı uyurmuş koynunda Ben bir mezar kazıcısı... Bu yıl, işim bu! mahzun@penceredergisi.com
    İbrahim Tığ AY VAKTİ 1. dağınık bir tenin perçemi kalkıyor ay vakti sessizliği susturulmuş bu şehir kokuyor 2. düşsel yaşamların gülüşüne basarak isyanı yaşıyor başıboş gece kuşları 3. küçük notlarım sırtımda taşıdığım yük kuşlar uğramıyor yüzüme hanidir 4. mülteci bir tenin kederiyle sararmış geçmişini yaşayan mektuplar yaratıyor hüzün 5. hangi yalanı konuşabilirim bir başıma babaları zamansız ölen öpülesi çocuklara
    Eda Keskin KAÇMALI I Neylersin be çocuk, içime konmuşsun işte Işık hızıyla gelmişsin yanıma, şarkımı çalmışsın dudağımdan İşte o yüzden o tanıdık, başlangıcın bitişi kadar korkunç, üstüme çöreklenen acılı, ruh halindeyim. Gökyüzüme pusu kurmuş bulutsun. İşte o yüzden sevgili, Gitme diye haykıracak denli kalbimden, Sana, tutunmuşum. II Bir balıkçı teknesiyle karanın diğer yanına çıkmalı, yaslamalı küreği omzuna Küreğin düşüş, yaşamak yeniden ve kaçış, eylem kürekte Suyun en mavisinde kendimden kaçarcasına atladığım su, Sazlık, dağlık ve yabanlık, Esmerleşen teninde dolanan güneşli, yazlık, İşte böylesi ve kaçılası duygularla sevmek seni, Ölümlü olmanın zavallılığında sonsuzca... Kaçabilir miyim...
    Necmettin Sarı HAY/AT İLA İLHAN Attila İlhan'a - Hayat kendi ölümünü kendi taşıyan bir at(d) - Kırık ayaklı kanepelerde uyurkendi, gün ışığı mora bulanıp içeri girerdi sabahlayan gözler bir şeyi ne kadar iyi görürse işte kapanmış kitaplarınla karanlık odada öyle bakardı saksıdaki çiçeğe hayat. Ne rengarenk hayatları süpürdü, saçlarının siyahını beyaza çalan zaman, gün gibi misafirken bedeninde kendi izini süren ömür, nasıl kaybolmaz, kalbindeki ikizlerinde. Sevmediğin kadınlar gibi geldi ölüm siyah yeleleri, o gün de ölümün acıtan kamçısıydı ellerinin dokunduğu yere çiçek diken olmazlar şimdi onlar sen varken ki kadar yalnızlar. "an gelir Attila İlhan ölür," an ölür Attila İlhan gelir… Yalnızlığına basıp sigarayı dövdükçe soluğunla birikti paket kırılmalar, incelikler havada is gibi korkmadı Aysel, başına gelen onu da ayırdı adından neydi sendeki denizin adı, ilhangi olan bunca ölümü bir mezara sığdırmanın becerisinde yırtınan. Rüzgarı en çok yüzüm acırken sevdim, şimdi kalbimi ezen her şeyi sevebilirim kaybettiği yaşları arayan gözlerimde açıkça acıyan yerlerimi hatırlatan ölümünü öpebilirim. Ve illa da ölümün kendi bir at, üstünde sustuğun an, havadis kötü. Ne alkışlar ne sessizlik aslında aradığın ölü bedenini omuzlayan insanlarında sen zaten ölümün en çok gürültüsünü sevdin. Ya o gözlerinde bir kadının yüzünü esirgeyen çerçeve hay/at'ını ezen nal izini nasıl görmedi? Necmettin SARI (17.10.2005)
    Müesser Yeniay YOSUN İçimde öyle bir girdap var ki öksürdükçe ellerim duvar- /gece karanlık bir kan kusuyor saçlarımdaki rüzgar susuyor azılı dişlerce kemiriliyor dilimdeki fısıltı Yıkılan bir binaya kucak olamazsın Batan gemiye su ---olursun rengini atan ömre yosun ... Dilimde yeşiller yanıyor Dilimde... henüz fide
    Serkan Engin HER DİLDE AŞK dünyanın bütün dillerinde sev beni ama Lazca sevişelim horon tepsin dilimin dalgaları kuzey kayalıklarında gövdenin dünyanın bütün dillerinde sev beni ama Kürtçe bakışalım doğu kanatlı şahinler uçsun gözlerimizden Aşk'ın mor dağlarına dünyanın bütün dillerinde sev beni ama Türkçe yaz kalbimi serkan_engin5@mynet.com
    Osman Namdar KIZIL KUŞ Babam eskiydi, annem kızıl belikli bir kuş yangınlı yalnızlıklardan geçip gelmiş de hayatın kalabalık çarşılarında unutulmuş, Sandal ağaçlarından gökyüzü yapmayı deneyen kekik bir bohçadan anılarını serip ortaya hüzünlü bir gün batımında göçüp giden, Bildiğim, kızıl belikli bir kuştu annem. onamdar@yahoo.com
    tan doğan ŞİİR BİTTİĞİ AN 'Yarim'e yaşam da bitti demektir: Bu açık-seçik . Anlaşılmaması/algılanmaması olası değil. Yaşamı ayakta tutan biricik desteğin 'şiir' olduğunu, değil sağır sultan/yeryuvar, tüm yıldızlar, gezegenler ve evren duyuyor/biliyor da, 'insan' neden bilmiyor? Şaşmalı… Şaşmalı, çünkü, 'en ussal dirim' olarak kendini belirlediğini çığlıklanan bir tür, nasıl olur da bunca zaman, varlığının en temel nedenini bilemez? 'Us', salt erk, siyasa, düşüngü; tutumbilim, erekbilim (teoloji, Tanrıbilim (teleoloji) için mi yolculuğunu sürdürür kör-topal? Neden kavrayamaz bir türlü 'insan', soluğunun, yürek vurusunun;ekmeğinin-suyunun 'ana nedeni'nin ('arkhe'sinin) 'şiir' olduğunu?!... İnsan, yalnızca öteki türlerin, yer altı-üstü kaynakların, doğanın değil, kendinin de sonunu getiriyor. Küçük hesapların, sığ çıkarların odağında yokluğa sürüklenirken, 'bilinçdışı bir yaşam' sürmenin ayırdının çok uzağında. Anamalcı düşüngünün tutsaklığında, fırlattığı bumerangın kendisine döndüğünü göremeyecek kadar da körken üstelik… Yayılımcılık, sömürücülük, savaş, açlık ve zamansız ölüm, 'yeryuvar erkliği' (eski-yeni yeryuvar düzeni) düşünü kurmasından başka bir şey değil… Bilinç yitimine uğramasıdır 'gerçekler'i yoksamasının nedeni… Yeryuvarı varsıllar-yoksullar diye ikiye bölmesidir, 21 yüzyıldır 'ben'ini aşamayışındaki tinsel sorun… Kendi türüne bunca zaman yaptığı binbir dizgesel/sistematik kıyınçtır/işkencedir 'yoğun davranış bozukluğu sayrılığı'nı ve 'korkaklık çağı'nı yaratmasının özü… Evet.. 'tinsel sayrılıklı/ruhsal hastalıklı bir tür' oluşturmayı başardı(!) 'insan.' Duygudurum bozukluklarının, büyük/majör-küçük/minör (hafif, distimi) çöküntülerin/depresyonların, parçalanmış kişiliklerin, dizginlenemez davranışların, tinsel ve tensel yoğun acıların çağını yarattı sonunda! Sevgisiz, mutsuz, sağlıksız bir tür olarak, 'sayrı us'uyla, 'amaç için her araç geçerlidir' düşününün ve 'parçala-yok et' yönteminin tuzağına kendini düşürdü. Eşdeyişle, yeryuvar egemeni olacağım diye, kendini araç kıldı, parçaladı ve yokluğa sürükledi… İmdi, (eytişimsel bağlamda) tek karşı-savın, biricik tutunacak dalın neden 'şiir' olduğu, daha iyi ve doğru olarak anlaşıldı mı acaba? Bizi sağaltacak/tedavi edecek biricik sağaltımcının/terapistin 'şair', sağaltımevinin de 'şiir yeryuvarı' olduğu (yarım usumuzla) algılanıldı mı? Bunca acı, bunca açlık/yoksulluk, bunca yoksunluk için 'biricik kurtarıcı'nın 'şiir' olduğu açık-seçik kavranıldı mı? Ve, insan anlağımıza/zekamıza çivilendi mi artık, 'şiirin bittiği an', insanın da, yaşamın da, yeryuvarın da, evrenin de bizim için bittiği?!... tandogan61@mynet.com
    Kemal Gündüzalp DAĞ YIKILIR Dağ yıkılır içinde gümbürtülerle Deprem sonrası ağrısında yürek Kederi de içine dökülür insanın Yine yürürsün yollarda bir başına. İkindi akşamı çağırır kederlerle Solgundur gökyüzüne bakarsın Aşkın gölgesi geçti gözlerinden Gerçek olsaydı eskimiş rüyalar. Duyduğun yalan, gördüğün serap Nasıl da inandın öylece bakarken Neden sanki düş kedersiz olmaz Eski kızların uçucu kederlerinde? Dağ yıkılır, sen altında kalırsın Keder çoğalır sırtına yüklenirsin Biraz da başkası yansa dersin orda Biraz da kül olsa ötekiler, belki de. Dağ yıkılır ve yine de yürürsün Yaralı bir martının kanadı sağalır Bir şey değişmez yeryüzünde sanki Gökyüzü kendine benzer her zaman. O da öyle bir gökyüzü resmiydi Çok eskiden ona çok bakardın Dağlar yıkılmazdı gençliğinde Her güz yine keder yüklenirdin. Aydın, 20 Mayıs 2005 gunduzalp@mynet.com
    Nur Sicimoğlu TELAŞ ORMANLARI Lacivert dalgalarından denizin Giysiler biçerdim tenime Ak köpüklerinden ince dantel, Havada bıçkın aşkların kokusu Yoluna düşürürdüm yolumu Tenimde türkülü bir ırmak Yaz boyu geceleri dolanarak İzinden akardı dudaklarının, Birdenbire bir karanfil ormanı İçine alırdı incecik bedenimi Dağları saklısında tutarak Uçmaların acemisi bir yavru kuş Aşkın ateşiyle sarsılarak Kafa tutuyor bulutlara Konduğu her dalı yar sanıyor, Kanatlarının altında koca dünya Avcıların telaşına hiç aldırmıyor Papatyalardan bir aşk ya lalezardan Bu yüzden tozpembe yağıyor yağmur Tenimden sıyrılırken lacivert dalgalar O kuş daha da ürkek yabanıl göklerinde Telaş ormanlarına düşüyor geçerken sokağından elferbert@hotmail.com
    Doğan Ergül BAKIR AY yokluğu aradım ışıklarını zamanın büyük atların ürktüğü denizlere düşmüş nehirleri uykuların bildiği solumayı yamaçları yürüyen ellerini insan odalardır, sessiz biraz ışık birkaç sesin böldüğü zamandır konukluğu betondan, kablodan, eşyadan akan bulsam düzlüklerle, köprülerle, sularla kayıkların delirdiği geceyi ışıklı sazlıkların solumasını kasabaları geçtiğimiz pencereyi açıyorum ölüm ve unutuş bahçede gül hatmi senden ve her şeyden. doganergul@mynet.com
    Sedat Kısa CAN DAMLASI Seninle yapsak Seninle dal diyorum Yaprak diyorum Yapışıp birbirimize İkiye ayrılsak Çatal diyorum Kızımız uçurum Oğlumuz tutunmak Kırılmak bana yaraşır Sana düşerken Havada boynuma sarılmak Ömrümüz her gün Ölümün Sarı saçlarını okşamak Seninle bir bahar Son yapsak Solmak diyorum Turunç ve kızıl Çiçek diyorum Ayrıldığımızı sanırlarken Orada birleşsek diyorum Üzerine can damlamış gibi İrkilirdi mezar Çocuklar diyorum Olmak Ne güzel askile@yahoo.com
    Taner Cindoruk TAŞINMA Ah suların omzundaki akşam dilsizliğim Aşklar da Komşularımız gibi Taşınır bu şehirden... t.cindoruk@hotmail.com
    Celal İnal YOLLAR Bilirim Bütün yollar portakalların çiçeklenişine Işıltılı bir denize götürür bizi Beyaz, mermer bir heykel gibi Durur gecede zaman Her şey ağırlaşır orada Işıklar bile Ateşe eğilen yüzün görünür ardından Gizlenir el, gizlenir parmaklar İşlemeli bir yelpaze Usul usul sallanır Susar su Doğrusu, uzak denizlerdir Bizi şefkatli iki elin beklediği Eski limanlar Gümüş taslardan Ve hırçın kazlardan kaçtım İlk uzun gölgemden... Ovada çırılçıplakken Güneşli bir yoldan Denize gidiyordum.... güneş yutmuş gibi sarıydım yıldızlar doluyordu içime yıldızla kaplanıyordu tenim mavi bir yalana dönüyordu gökyüzü yerinde kullanılmış her sözcük gülümsetiyordu beni su bulurdu yolunu nehirler yatağını bilirdi "sadece bir çocuğun ya da bir kadının önünde eğilirim" derdi eski bir romanın kahramanı. Şiir ruhumu sağaltan son sığınak olurdu. inalcelal@yahoo.com
    Turgut Tan KENDİNİ ÖPTÜREN KOLONYA Gece karanlık zifiri inci Yapraklar sonbahar hüzzam fasıl heyeti Sırtında al kadife pelerin rüzgarın.. Bir alev karşısında dalgın, anıları yakmak: Hayatta sevgi parçacıkları olan. Toplamı; iyi ki artı veriyor Mavi gökyüzü, ay, bize yalnızlık İnsanların ruhu uçuyormuş Öyle mi sahiden yaşamamış ablacım Sevdiklerimiz içinde ve uzakta İç saydam, ruh üryan nasılsa Bu akşam n'olur ya! Bir elektrik direğiyim karda.
    Şükran Aydın MÜREKKEP ACISI ölümün kitabında kaç sayfadır yaşam değdikçe sevdanın elleri neden eskir yapraklar çekingen zaman en büyük çile gümüş damlalar en kutsal sessiz iz içinden içime akar huzur renginde sıcak topraklar portakal renginde birkaç gün o kısa o küçük o noktalı harflere nasıl sığar rüzgâra emanet sevda ekini hiç sevmemişler hiç sevilmeyecekler neden ciltçi dükkânında çalışır daha mürekkep acısı yutmamışlar sözüm sesimi kesme kitaplar beyhude yazar 06 Aralık 2005 Salı 00:29 saydinn@gmail.com
    Ulaş Güleviz BEYAZ KUŞ beyaz kuşun kanatları uçsuz gözdesi deniz ayakları demir yüreği hedef tek korkusu mermidir salınırken bir ikindi vakti şafağa doğru ve düşünürken insanın tabiatını "dost mu yoksa düşman mı" karar verir bir avcının oyuncağıdır canı anlaşılması güç bir canlıdır insan hem sever hem de vurulurum en mutlu çağımda vicdan sallanır bir kaç ucuz cümle bellenir üşürken uçan ruhum hani özgürlüktü benim adım adımı siz koydunuz özgürlüğünüzü kendi ellerinizle vurdunuz hı kim bilir belki karanlığı daha çok sevdiniz hırsınızın esiri şu renksiz deniz doğaya da bu yüzden kıydınız ama şunu bil insanoğlu sonunuz ağır rengi koyu siyah sanmayın hayat sonsuz beyaz bir martıdır 14 . 01 . 06 - akbelen / mersin ulasguleviz@mynet.com
    Ali Ziya Çamur KIL HEYBEMDE KARANFİL Düşer gözelerime güz ikindisine sargın şehir Ayrışır bahçemde en ayrıksı rüzgârları hasretin Koşsam da yürüsem de yetişmek zor mu zor... Bir sulu sepken dökümünde unutkanlıklar açar Kırık bir ezgi kırıtır, durur dudağımda Yüreğime burkuntusu düşer unutuşların. Kıvamını yitirmiş zamana döllenmede hüzün Yüzümde solgun izbeler dökülüyor sokağa Andır yaşanan; gerisi, kıl heybemde saklı karanfil... GÜZ Bir mevsim ki, yıkar şiirin köşe taşlarını, Gölgeler akar renksizliğe. Anımsatıp dursa da zaman, geçmişimizi, Yaşanır sarı bir fonda Buluşmaların ve ayrılmaların en temizi. İncir, dalında çatlar. Nar, kabuğunu yırtar. Van Gogh tablolarından çıkar da Sarının saltanatı dört yanı tutar. Yaz esintileri hırçınlaşır birden, Eser kalmaz güllerden, karanfillerden. Yaseminlerin çıplak çatallı gövdelerinden Havalanır da gönlüm, tarar gökleri, Göçmen kuşlar, balıklar kadar Girecek yeni yörüngeler arar sevgiden. aziyacamur@mynet.com
    Uluer Aydoğdu ÖLECEĞİM GERİ KALANLARI geceleri çıkıyorsun sen hep gece değil misin sürekli vahşi ve dirisin karanlığa yatkın gövdemi giriyorum ormanına hazırlıklıyım siperlerine ve kalkanlarına çıldırtıyor beni yapraklarındaki nem emsen boynumdan mimlenmiş olsam yabanıllığa bir kan da ben yaysam cesur ve lirik kanımı içse böcekler inkar ve çocuğum senin yurdunda gül kokan nefesini yürüyorum işaret çiçeği bağrıma bastığım bulutları çözüyorsun bir bir kadınlarım geçiyor alnımdan misket ve su kokunu saplasan böğrüme öleceğim geri kalanları 1998, Ankara ulueraydogdu@gmail.com
    Pablo Neruda GEMİ Yolculuk ücretini verdikse bu dünyada, neden Neden bırakmıyorlar bizi oturalım, yemek yiyelim..? Bulutlara bakmak istiyoruz, Güneşte yanmak, tuz koklamak. Kimseyi tedirgin etmek gelmiyor içimizden. Neden edelim zaten: biz birer yolcusuyuz sadece. Gidiyoruz, zamanı da götürüyoruz bizimle. Deniz geçiyor yanımızdan, üstünde bir gül var, Gölgede gidiyor dünya, aydınlıkta. Siz de gelin bizim gibi, biz yolcular. Sizi tedirgin eden ne..? Neden öfkeyle vuruyorsunuz..? Tabancalar kuşanmış, kimi arıyorsunuz öyle..? Bilmiyorduk sizin olduğunu her şeyin, Bardakların, iskemlelerin, Yatakların, aynaların sizin, Sizin olduğunu denizin, şarabın, gökyüzünün Bakıyoruz bütün masalar tutulmuş şimdi. Olamaz diye düşünüyoruz, Nasıl, ama nasıl inandıracaksınız bizi..? Her yer karanlıktı gemiye bindiğimizde. Biz de çıplaktık, aynı yerden geliyorduk, Kadınlardan, erkeklerden geliyorduk, sizin gibi. Aç doğmuştuk, çabuk çıktı dişlerimiz. Ellerimiz oldu zamanla, gözlerimiz oldu, Çalışalım diye, ağlayalım diye gördüklerimiz için. Hiçbir hakkımız yok şimdi elimizde, Öyle diyorsunuz, gemide yer yok. Bizimle konuşmuyorsunuz, Oynamıyorsunuz bizimle. Neden bu üstünlüğünüz, neden..? Kim kaşık verdi daha doğmadan size.? Sevmem yolculukta, gizli köşelerde Aşk ışığından yoksun boş gözler bulmayı, Aç ağızlar bulmayı sevmem. Yaklaşan güz için elbisemiz yok; Kış gelecek; kış için hiç, hiç yok. Nasıl yürürüz kunduramız olmazsa Dünyanın keskin çakıllarında.? Nerde yemek yeriz masamız olmazsa.? İskemlemiz olmazsa nereye otururuz.? Tatsız bir şakaysa bu, beyler, Karar verin, kesin bu şakayı, Sırası geldi ciddi olmanın artık. Deniz kudurmuş. Kan yağıyor.
    S.Aylin Antmen KUTSAL LEKE hışırtıdan fazlasını arzulayarak durdum dehşetime baktım ağaç dallarından göğün merdivenlerinden tenimden yolun bitmeyeceğine, seslerin varlığımı tanımayı reddetmesinden sonrayı bilmemekle parçası olmamak arasında küçük bir bilinmezlik olarak yaşamak yaşamayı sevmek yerine pencere, kapı gözleri ağaç dalları rüzgâr! gidişimin en acı fark edilişi çekirdeği düşündüm bardaktan taşan suyu izledim yazdım fazlalaşmanın çaresizliğinden sakınmalıyım kapı pencere kapanmalı kalem kâğıt neyse o aramızdaki kör edici ışık kâğıt mürekkep ve kutsal leke karanlığımı az da bıraktım kök topraktan suyunu emerken duyar beni güneş doğduğunda herkesçe görülürüm uzun konuşuyorum yokluğumla gidişimin en acı fark edilişi aylin_ntm@yahoo.com
    Anıl Cihan ZAMANIN GICIRDAYAN KAĞNISI Derin köklerde birleşmiş, zifiri karanlığın göçebe hali. Ve biz, zamanı bin bir parçaya bölüp, akreple yelkovan arasında mekik dokuyoruz. Ki parmaklarımız; müebbet yemiş mahkumlar gibi yılgın. Gözlerimiz her anın eksik yaşanan bekçisi. Camlarımızda korkuyla beliren ölüler, ay ışığında bilenir sessizce. Ve kediler her telden çalmasını iyi bilir, mırıldanırken en hazin sonlarını. Sancılı alnımızdaki kuş resimleri; böyle pişman durmasa, ve gece, insanın damarlarına böyle zehir yeşili sızmasa, çoktan salmıştık alevden yıldızlara camdan uçurtmalarımızı. Ve asmıştık tek tek duvarlarımıza, zamanın gıcırdayan kağnısını. genc_muharrir@mynet.com
    Atakan Gülgar MEYHANEDEN DÖNEN AKŞAMCI KUŞLAR Damağındaki bir yudum suya sığınır tatlı su balıkları Bakır saksının kör çiçeklerini boğuyor bu sakinlik Açık camlarından içeri soğumuş kuş tüyleri savuruyorum Köpeklerin homurtularına aldırmadan serçeler uçuruyorum yamaçlarından Seni düşündüm gidişine martıların asıldığı iskelede Gel hadi ansızın çal telaşlı ruhumun kapısını Kanımdan ayıklamak zor olsun seni Öptüm bal yüzünden sarı ışıklar altında ölmeyi öğrendim Koşarak çıktım teninin merdivenlerini yetiştim saçlarındaki akşam vaktine en zor zamanlarda geliyorsun aklıma cesedim diriliyor Sevinmeyi heyecanlanmayı elimi ayağıma dolaştırmayı öğrendim varlığınla Çıkardım içimden ağırlaşan uykuyu sıcak nefesini doldurdum Yarasalar çinko duvarlara çarptı ve seni kazıdım el fenerimle levhalara Hep gitmeye hazır halinle duruyorsun yanı başımda Sanki son otobüsü bekliyorsun terminaldeki peronda Hangi gemi yanaşmaz limanlarına Ve hangi canlı vazgeçer ömrünü iklimlerinde kullanmaktan Gece kendi kapısını aralayıp girerken günün koynuna Saçaklarıma sığınır meyhaneden dönen akşamcı kuşlar
    Aziz Kemal Hızıroğlu DURU YÜZ sordu sisli kırışıklık: duru bir yüz olur mu yüz istese de duru kalır mı yanıtladı filinta filistinli: kalır elbet karanfilden miras yazılıysa künyene ıraklı küçük kardeşim başka ne bıraktı ki kelebeğiyle düşmeden önce afganlı yorgun kadın kupkuru gözlerini yıkadı himalaya ırmaklarında yeniden taktı sordu: annelerin hangi yüzü öndedir soluk olan bastırmaz mı duru biçimini yanıtladı çiçek: çocuğun koklanınca durusu öndekidir koparılınca arkadaki ah güzel ana iyi sözcüler bile geç kaldılar aramakta duruluğun madenini insan yüzündeki sordu afrika: ben faili meçhul yüzlerime ağıt toplarken haritalarımı paramparça eden siz değilseniz neredeydiniz balta girmemiş aşk ormanlarımı buduyorken misyoner yüzlü kardeşleriniz yanıtladı maskem: kendimi 'tağyir tebdil ilga' ediyorum utancımı bir dirhem eksiltmeden örttüğümün aşkını yeniden bakışını yeniden sabrı öfkesine yenilmeden yeni yüzüm soracak: duruluk kalıcı mı olur sanırsın benzer yüzlerle yürümeden halay çekmeden ekmeği bölüşmeden umut çığlıklarıyla süslenmeden duruluk kalıcı mı olur sanırsın ölenle eksilmeden...
    A.Uğur Olgar ORADA DRAGON ÇAYI İÇMEK orada dragon çayı içmek rakı bardağında andızların, hayıtların gözleri önünde müslim çelik'e sor nasıldır abdülkadir'in imbikten çektiği şiirlerin havası suyu anıların attığı nara toroslara çarpar yükselir erken ölen bulut'a akine'de sıkma yemek şair alnının sıcaklığında pişen ve yörük ayranı suskularımızın soğuttuğu nasıldır müslim çelik'e sor pos bıyıklı çalıların arasından geçerek indiğimiz ah, o tanık, yorulmaz çağlayan biriken göz yaşı yirmi bir yıldır kentli abdülkadir'dir lorca aslında ispanya ve anamur ezgileri kardeştir " aynı denizde gümüşlenir balıkların pulları en kısa gündür şairlerin ömürleri en uzun gecelere yatar uyurlar sessizce, arkadaşlarına bırakarak onulmaz hasretleri.. orada dragon demleniyor aktıkça olgar33@gmail.com
    Ahmet Gedik LİSANI ZOR HİKAYE Soluğunla ısınmanın sevinci gece lambasının titrek ışığı korku ve gözyaşı bir büyük şehrin sokakları sığındığımız mekan kaderimizdi bir büyük serüvenin kahramanları sabahı kalmayan çöl tedirginliği aysız zaman sıkıntısı gürültülü ırmağa dingin başkaldırı sızımızdı yüzdeki çizgi lisanı zor hikaye yenilmişler ordusunun mevsim geçidi çekmecede unutulan ten uykusu müziğin çapraz yazılımı suretsiz nefesin dibinde aşk kırıntısı bakışımızdı duvarın belirsizliğinde anlam kayması kalbin çıngırağında fare muamması savunmasız huzurun firar saplantısı ölümü yok sayan var olma kaygısı yaramızdı kimsesiz yağmurlarda seyiren gözler hayatı bekletmeden açılacak kapılar düşün yorgunluğunda uyanık şarkılar uzaktan duyulan hoşça kal yankısı dönüş bileti bulunamayan ayrılıklar kaybedilen ömrü gıdıklayan dikiz aynalar öpüşmeyi unutan sevişmeler tutunmalarımızdı kuracağım son cümle duvarsız ötelerde lirik_72@hotmail.com







  • AnaSayfa - Andız Sayfası