Kış/2007 - 9. Sayı






A.Uğur Olgar

ŞİİRDE ADALETSİZLİK DUYGUSU
"
"İnsanların çoğunda adalet sevgisi,
  adaletsizlik korkusu    yüzünden vardır." 
                   La Rochefoucauld 
 
 
Adalet nedir? Gerçek adalet var mıdır? Adalet tanrıçası Themis, 
Türk şairlerine yeterince eşit davranabilmiş midir? Bu sorulara 
yanıt verilebilmesi adalet kavramının kökenbilim anlamının ve 
yapısının incelenmesine bağlıdır. Bu açıdan baktığımızda adalet 
kavramının gerçeğe ve ülküye yönelen başlıca iki yönü olduğunu 
görürüz. Herkesin (her şairin) insan olma onuru ile yaradılışına 
dayanan iç ve düşünce temizliğinde hak, töre ve insanlık duygularına 
karşılıksız bağlanışında beliren ülküsel anlamda adalet, hukukun 
ulaşmaya çalıştığı yeri belirtir. Gerçek anlamda adalet ise tümüyle 
bir uygulama sorunu olup, yasalarla ve yasaların uygulanmasıyla 
yakından ilgilidir ve burada amaç toplum (şairler) için en yararlı 
sonucun gerçekleştirilmesidir. Kuşkusuz kavram, gerçekliğe yönelen 
yanı ile daha geniş ve kapsamlı olarak geçerlidir. 
 
Toplum içinde barış, uyum, eşitlik, haklılık ve düzen yaratma gibi 
görevleri olan adalet, hukukun özü ve amacıdır. Herkesin (her şairin) 
yasalarla tanınmış hakkını vermek, yasalarla verilmiş haklara ilişmemek 
gibi sözlük anlamları yanında hukuku uygulayan devlet örgütlerini ve 
eşitlik ilkesini de betimleyen adalet, çok yönlü ve göreceli bir kavram 
olup, sözlükte verilen açıklamalar adalet kavramını tam olarak 
karşılayamamakta, adaletin yasalar ötesindeki boyutlarına ışık 
tutamamaktadır. Çünkü yasaların (şiir teamüllerinin) tam ve doğru 
uygulanması bir anlamda adaleti sağlar, ama her anlamda adalet 
için yeterli değildir. 
 
Doğal hukukçuların geliştirdiği bir kavram olarak toplumda yerleşen 
adalet duygusu ile birlikte gelişen karşıt bir duygu olan adaletsizlik 
duygusu ise günlük yaşam deneylerinden ortaya çıkan çok daha güçlü bir 
duygudur. Yaşam gerçekleri ve uygulamadan doğan sorunlar bu duyguyu sürekli 
beslemekte ve geliştirmektedir. Bu ise, adaletsizlik duygusunu doğuran 
nedenleri ortadan kaldırmak ve aksamaları önlemek konusunda adaleti önemli 
kılmaktadır. Adaletsizlik duygusu genel yasaların ve özel kararların canlı 
bir yapıcısı ve biçimlendirici unsuru olup, kaba güce karşı hukukun galip 
gelmesine yardım eder. 
 
Bu açıklamaların ışığında, Türk şiirinde gerçek anlamda adaletin var 
olduğunu söyleyebilir miyiz? Büyük kent-taşra ayırımının yapıldığı, 
zaman zaman taşranın acımasızca yerden yere vurulduğu, şairlerinin 
köylü kurnazlığı ile suçlandığı bir şiir ortamında eşitlikten ve 
düzenden söz edilebilir mi? Büyük kentte yaşayan şairlerin her türlü 
şiir etkinliğinde ve ürünlerinin dergilerde yer bulması konusunda 
taşradaki şairlere göre birkaç adım önde olduğunu söyleyemez miyiz? 
Taşrada yaşayan bir şair - kentli bir şair olsa da, çünkü bir kavram 
olarak taşralılığı şiirdeki sığlığın ve hamlığın betimleyicisi olduğunu 
bilsem (yine de taşra yerden yere vurulmayı hak etmiyor) ve taşrada 
yaşayan birçok değerli kentli şairin varlığından haberdar olsam da - ağzı 
ile kuş tutsa büyük kentin eski ve önemli bazı dergilerinde kendine yer 
bulabilir mi? Bazı dergilerce genç şairlere önem verme adına, şiire 
sonradan başlamış daha yaşlı fakat yüreği ve şiiri genç şairlerin ürünlerine
- ne denli güzel ve çağcıl olsa da - yer verilmediği/verilmek istenmediği 
bir gerçek değil midir? Ne yazık ki, bugün bazı yayınevleri genç şairlerin 
dışında kimsenin kitabını basmamaktadır, ki bunun mantığını anlamak güçtür. 
Önemli olan fiziksel yaş değil, şiir yaşıdır. Ülkemizde ve dünyada şiire 
kırkından sonra başlayan ve yeni şiirin izini süren yüreği çok genç şairler 
vardır. Bir şiirin yalnız tek bir dergiye gönderilebileceği, bir dergide 
basılan şiirin artık asla başka bir dergiye gönderilmemesi gerektiği, 
gönderildiği takdirde bunun etik olmadığı, yalnız gönderildiği derginin 
malı görülmesi gibi burjuva-mülkiyetçi bir anlayışı da şiirdeki 
adaletsizliklerden saymalıdır. Kanımca bu, son derece benmerkezci, 
sahiplenmeci ve ipotek altına almacı gerici bir yaklaşımdır, Şairin 
özgürlük alanını, iyi bir ürününü birkaç yerde yayımlatarak daha çok 
okurla buluşma, paylaşma isteğini ortadan kaldırmaktadır. 
 
İşte genel anlamda ve özel olarak da şiir bağlamında diyebiliriz ki, 
artık toplumun her kesiminde adalet duygusu yerini yavaş yavaş adaletsizlik 
duygusuna bırakmaktadır. Şiirde de, eşitlik ve düzeni etkileyecek olan, 
büyük kentin eski, köhne, kalıplaşmış, şaire üstten bakan, yanaşılmaz 
gücüne karşı hukukun galip gelmesine yardımcı olacak olan ve adalet 
duygusuna adaletsizliğin önüne geçilebilmesi için önlem alma içeriğini 
kazandıracak olan bu adaletsizlik duygusudur ve bu sürecin işlemesini 
beklemekten başka yapacak bir şey yoktur.

olgar58@hotmail.com
www.ugurolgar.net


Ahmet Günbaş KAMAŞIK Ay mı öptü acep kim?.. Islığımın ipiyle söküğünü dikiyor serçe bahçenin kanadığı mevsim... Dallarıma tırmanıvermiş akşam balkonumun tırnağını keserken Geç fark ettim... Bir şiir aralığı bıraktım hayatla arama Ordan sızıyor gün ışığı kedi kuyruğuyla gümüşünü parlatarak anıların Kuş seslerini eliyorum bütün gün çocuklar sabahla koştursun diye Güllerim kıkırdıyor telaşıma Sardunyalardan almışsındır haberi - hem göz hem çene - Nasıl mıyım? İyiyim, iyiyim! Yok bişeyim!.. Ara sıra çay bardağımda bir fırtına! yelken açıyor eski bir kedere Adaaaaammm sen de!.. Yeni unutuşlar koydum küçük dalgınlık- lardan örülü sepetime Üç kez çitiledim yalnızlığımı bekleyişlere serdim Ah bu karanfil / kamaşık aşık son dizede boynunu bükmese! ahmetgunbas@hotmail.com
Aziz Kemal Hızıroğlu UNUTULMA VAKTİYDİ kaybolan yüreğimi arama hakkını hangi uçurumdan mutluluk kitaplara sığınmış usum sulara çağrılmışken titreyen ellerimi omzuna dokundurma cesaretini nasıl ömrüm acının vazgeçilmez çıkını ayaklarım gelgit dansındayken tipilenen alnımı kır anımsatan çağrılarla nereden sabrım geri dönüşler yüzleşmesi kentler saçtan tırnağa köprüyken gizlenen güncelerimi yakma iznini kimin tarihinden denizden çekilme sancılarım tuz dağlarına mesken kurmuşken kazıda bulunan kül sözlerimi semenderle tanıştırma ruhsatını ne zaman dalına dönemeyen yorgun yüzüme güz yıldızımdan lifler ağarken tam unutulma vaktiydi işte nerden çıktı bu özge aşk... azizkemalhiziroglu@hotmail.com
Hakan Sürsal KIRLANGIÇ GÖÇÜ aşklar yağmaz oldu kent tohumlarına kollar yutkunuyor kavruluyor dudak çırpınıyor bataklıkta tekneler susuyor yengeçler su ıslanmıyor aşklar yağmıyor kaktüste nem aşklar yağmazsa parmaklar diken aşklar yağmaz oldu kuytularda his yalpalıyor likör kusuyor bayram dilenci harlanmış sadaka pimli aşklar yağmıyor kemancı kırık aşklar yağmazsa nihaventte sus aşklar yağmaz oldu gelinlik mecaz perdeler karartma camlarda mazgal önlükler kavlanıyor bahçeler beton saklambaç gizleniyor bulunmazlığa aşklar yağmıyor sokaklar irin aşklar yağmazsa evlerde pas var aşklar yağmaz oldu sevdalar yatık camide kavuşmuyor ayrılıkçı mahyalar sakiler mezarlık sohbetler bitkin selleniyor lağım kaldırımlar ağlıyor aşklar yağmıyor yaşamak sünmüş aşklar yağmazsa kırlangıç dönmez...
Mustafa Ergin Kılıç AKORDEON yarım kalan isminin tamlaması var bende kurduğum aşk cümlelerinin zamiri dert çeken fiil dizelerin yükünü çeken yüklemden çok özne! hangi şiirime seslensem gül kayalıklarım da uçurum edinmeden açan ömür düşüğü bir zaman adı sarp! şimdi elimizde kalan sen ve ben elde çarptıkça büyüttüğümüz acı işlem bölemeyen yazgı! vazoya kırıldığını hissettirmeden kuruyan gül! denizin dalgası nasır kıyıya sürülmek ten açılır akordeon yaram güller açtıkça kapanır a ç ı l ı r kapanır a ç ı l ı r
Bülent Güldal YOL HARİTASI Uzun aşklar koşucusu bir adam ay avlusundan geçmiş gibi yorgun karakalem resmini yapıyor ömrünün yumuşacık harflerden söze hırka biçerek incecik motifler işliyor titreyen elleriyle dost yüzüyle gülümseyen simli çerçeveye Sevdalardan izler taşıyor bu derin kesik çaktıkça çivisi çıkan bu çürük tahta, kıyısız nehrinin türkülü girdaplarında inleyen bir tek ney'dir kim nereden bilecek, yâr bilip de göğsüne sığındığım eyy şimdi renk değiştiriyor ateş güz avlusunda Dut böceğinin ipek yolundaki macerasını bülbülün avazını bir'e sevdasından sanırsınız, çağla çiçeğe durduğunda, gül patlamasında ya da öz suyundan çizer kendini o yol haritası, izbelerde anlatılanları bırak yerinde kalsın billur sularla şakıyan şadırvanlara dön yüzünü zaman da sevgilidir demedim mi ben sana Biraz yanardağ, heyelan biraz ve ortasında ben öyle bir sarkaç ki her yanıma eşit mesafede birbirini tetikleyen iki pınar giz ve anlam, yolların kucağında yükü aşk olan seyyah gibi inleyerek çıkıyorum menzile doğru merdivenlerden her basamaktan derin yaralar düşüyor payıma sanmayın ki dünya gözüme ilişen kadar Ekim 2006
Osman Bolulu BABAM ÖLMEDİ BENİM Muska yazmaz Kurt ağzı bağlamaz Arkasından söylenirlerdi Gavur imam Bakıyorum da şimdi imamlara İyi ki 'gavuru' sevmiş anam Cephede son azığını aşırır da arkadaşı Yıkılmaz İsmail Hocanın kaşı Niye sövmedin ona, derdim Acı su tadında Belli belirsiz gülümserdi Oğlum, o da açtı derdi Babamdan bana ne mal ne mülk Benden torunlarıma ne kalacak Babamın resmi kalıtım olacak 26 Ekim 2006
Ahmet Uysal YOK OLMUŞLUĞUM KALIR geldin ya böcek, yaz kalışlım ol, olmasan da dokunuşun kalır, haz yerine gazel bırakır haziran, kalırsın, yok olmuşluğum kalır bir gazel daha demişti ustam; bir şiirle geriye yüzyıl kalır yarım yüzyıl sürükledim aşkımı, öteki yarıya sarhoşluğun kalır söz gelir gece bedenime sarılır bölünür bin parçaya ay seninle ayağıma dolanır yıldızlar yay kırılır boşluğum kalır yay gerginse kırılır kırılır hemen kırılır dokunur dokunmaz kırılır, kırık bir yayla vuruluşum kalır bu gazel de biter unutulur, iki dizesi ya kalır ya kalmaz, “adın bilirdim unuttum” benim karacaoğlan oluşum kalır sana verdiğim isimler dağılır ülkemin coğrafyasına, her eskil kaya sana dönüşür, belki de geriye, bu, tek buluşum kalır gelir geçer olan neydi, katkımız var mıdır sonsuzluğa, vardır açıklaması olmasa da ne çıkar, aynı ırmakta iki kez yıkanmışlığım kalır sonunda ulaştım işte, o büyük uzaklığa, ben hep ordayım, bu aşk biter, yaşam bitermiş gibi görünse de kırmızı bir gülde doğuşum kalır ahmetuysal1@hotmail.com
Necmettin Sarı ŞİİR KARAKTERİN ZIRHIDIR Şiir karakterin zırhıdır.Yaşantımızın içrek yanıdır. Bakışların dövündüğü olanca parlaklığına rağmen, göz bebeklerini küçülten ışığı dışarıya öksürmenin adı.Yani hangimizin maskesi yok? Şimdi bunları buraya kusan insanın yüzünde ne var sanıyorsunuz? Etimizi inciten kızgınlığına rağmen, ruhumuzun soğuk karakterini rahatlatmanın en öznel yoludur şiir.Kısıtlayan, kısıtladıkça özelleştiren; özgür kılan, serbest bıraktıkça içine çeken başka ne var ki? Kendimizi gerçekleştirme yolunda çok sık uğradığımız durakların ulaştığı yerdir şiir. Formatının kısıtlayıcı bencilliğine kapılmanın hiçbir anlaşılır tarafı yoktur.Sözün esnediği aralık, kelimenin yürüdüğü yoldur.İster şarkıya kendini pazarlayan notalara susasın ve isterse romanın hırsızına adını versin; önemli olan içindeki evreni iletiştiğin diğerine sunma becerisidir.Bu açıdan bakıldığında karşımdaki 'sen'in içimdeki 'ben'i anlama derecesi şiirin de kişiselliğini tartışmasız kılıyor.Şair ile okuyucu arasındaki bağın, iletişimin ruhunu yadırgayan yönü yok.Ancak yadırganan şiirin, şiiri yadırgayan ile şiiri yaratan arasındaki iletişimi koparacağına inanmak gerekir.Bir dergiye şiir yollama kararlılığını şiirsel bir sanat anlayışının belirli bir yerine oturtmak, o karalılığın bizzat kendisine 'yeter artık' demekten farksızdır.Bu şekilde kendini şiirle ifade eden insanları nötralize etmekle kalmıyor aynı zamanda onların zırhını da elinden almış oluyoruz.Karakterin dışarıya karşı korunmasız varlığını sıkı korunanların insafına terk ediyoruz.Tartmak gerek iyice; şiirle hayatını takip eden bilinçli kitleler mi, şiire umutlarını kilitleyip uzaklaşan kalabalıklar mı?Şiir otorite kabul etmez.Tabi bu, art arda sıralanan bağımsız sözcükleri kabullenmek demek değil.Aralarında anlamlı ilişkiler kurma becerisi taşıyan kelimeleri, bir sayfada akrabaya çevirebilen herkes zırhını yaratmıştır.Ne ifade ettiği, okuyanın gülmesiyle, kızmasıyla, aşağılamasıyla, eleştirmesiyle, öfkelenmesiyle anlaşılacaktır.Kendini bir cümlede somuta çeken her şey insanın kendisine dairdir ne de olsa… Zırhtır, iki şekilde.Birincisi; başlangıçta olmayan ancak daha sonra karakterin tam da üstüne oturacak şekilde yaratılandır. İçsel donanımını yaratma aşamasında birey, içindeki madende ne varsa alır ve zırhını yaratır.Bu zırh spesifiktir, katıdır ve hareket alanını kısıtlayıcı nitelikte bir öfkeye sahiptir.Savunma amaçlıdır ve 'iç'in dışarıya karşı yalıtımından sorumludur.Birey yarattığı zırhın içinde kaybolma pahasına kendini eleştirilere kapatır.Zaten önemli olan karşıdakinin ne anladığı değil, içerdekinin kendini ne ölçüde ifade ettiğidir.Kirlenen, incinen, sevinen her şeyi alır ve o karmaşalığı birebir taşıyan bir zırh yaratır.İçinde elini kolunu sallar, dışarıda elini var olan her şeyden çeker.İhtiyaçları bireyin niteliğinin önündedir, yüzü bireyin arkasında.Yarattığı zırh ise bireyin her tarafında.Böyle bakınca her şiir tıpkı parlayan bir zırh gibi içeride imdat çeken bir ruhun yansımasıdır. İkincisi; zaten hep var olandır.Karakterin çocukluğunu izlemiştir.Böylece ona hareket alanı bırakacak şekilde yerine oturmuştur. Zırhın içlerine doğru gidildikçe ruhun ihtiyaç duyduğu alana sahip olduğu anlaşılır.Kişiliğin kemikleşme sürecinde bu alanı koruyacak nitelikte bir saygı taşır.Dışarının şiddetine karşı koymakla birlikte dışarıya açılmanın güvenlikli yollarını tespit eder ve iletir.Bireyin ihtiyaçlarının farkındadır ve koruduğu kaleye hizmet etmenin, ruhun kendini ifade etmesine katkıda bulunmakla olacağını bilir. Parlaktır ama ışığını uzaklara taşıyabilmek adına…Karşıdakinin kendisini görmesini engellemek gibi günümüzün gerekli ve sıradan anlayışına kapılmadan…Bu, içeride bağıran ruhun yansıması değil o ruhun kendisidir.Daha samimidir, esnektir ve enginlere açıktır. Dileyene ve bencilken bile umut edene… Ortada kalan ruhlar adına; çarpıklığı canımızı yakan bir karaktere sıkışmadan önce haykıralım.Karakterin kendini savunma ilkelliği yüzümüzü maskeleme hatasına düşmeden, şiir olarak var olmak isteyen sözcükleri uçuralım.Bunları yazanın zırhında kirlenenler, bu yazıyı okuyanın ruhunda aklansın.Bu ruhta kaybolanlar; o zırhta yenilensin… sarinecmettin@yahoo.com
Mehmet Yıldız İNSAN YARATICILIĞININ KANITI: SANATÇILAR VE OZANLAR Doğaya koşut olarak insansal yaratıcılığını sürdüren varlık sanatçılar ve ozanlardır. Her sanatçı, her ozan kendisine az çok fizikçi veya gizemcidir. Ozanın düşün simgelerini, ağzından çıkan sözcükler belirler. Ozan kendi duygu ve düşünceleri ve çevresinin yansımalarından oluşan evrensel bir dünyanın gizemcisidir. Şiir yalnız bir sezgi işi değil, özdeş zamanda o sevgiyi yalınlayacak olan bir çalışma, bir istek bir niyet işidir. Bu nedenle ozan bir yandan gizemcileri, öbür yandan kuramcı fizikçileri andırır. Ozan şiirindeki dizeleri, düşün dünyasında yakaladığı simgelerle oluşturur. Ozanlar hem kendi iç dünyalarında, hem de kuramcı fizikçiler olarak atomlar dünyasında vardır. Bilinçaltı birikimler yalnız iç dünyanın yankıları değil, onların uyumlarıyla dış dünyanın gerçeklerini yansıtır. Bilinçaltı birikimler bu dolaşımla ve onların birbiriyle uyumu ozanın vazgeçilmez günlerini oluşturur. Her şey bir şeyden oluşuyorsa; ya şiir neden ve nasıl oluşuyor? Bu soruya en doğal yanıt: Beyin gözeneklerinden! Atomlar dünyasının oluşturduğu gözeneklerden yani! Düşüncemizi, imgemizi, duygularımızı oluşturan atomlar dünyasının sürekli devinimi değil mi? Oluş, devin ve değişimden ibaret değil mi? Adına insan dediğimiz varlık, düşünen varlık olarak beyni olan yaratıktır. Beynimize sormadan hiçbir şey yapamayız; hatta şiir de yazamayız. Yani şiir de insana değgin, insanca bir şey! Beyin, evreni oluşturan eşözdekten yapılmıştır. Bütün yapıp-etmelerimizi beynimize danışırız. Bu nedenle düşünce evrenseldir. Evrenin bütünlüğü içinde doğa, toplum ve düşünce durmadan nasıl gelişip değişiyorsa; şiir de böyle bir eytişim ( diyalektik) izler. Şiir bir tutkunun yansıması, bir tutkunun eylemidir belki de. Başka başka etkenlerin de oraya girmesi koşuluyla! Şiir salt tutkuyla, merakla yürümez. Ozan tutkusuna ve şiirine egemen olmuş kişidir. Tutkusu yeteneğinden değil, yeteneği tutkusundan büyük olan kişidir ozan! Kuşkusuz, insan yaratıcılığının en belirgin niteliği, onun doğanın bir türevi oluşuna dayanır. 31.10.2006 0324 7121961
Özcan Yalım BİLSEN Vişneçürüğü üzünç gölü Tarazlanır aramızda Sen o gülü bilmezsin Üzüncü - vişneçürüğünü de Karanlık çağımın kara kuğuları süzülür karabasanlarla Sen karanlığı bilmezsin Karabasanı - kara kuğuyu da Kara kuğular doğuya ağar Ağarır vişneçürüğü üzünç gölünde Sezer gibi olursun o zaman Gene de - ah - bilsen Foça'2005
Necdet Tezcan SARI - YAZ Ayrılıkların uykusuz gizlerini Koynunda solduran sarı-yaz Gurbetçi türkülerin kilim desenlerini Güz/sınırda şoklar Peşin alışverişlerin akşam yel/ine Aşk gülünü söyletir Alnında ıslak bir rüzgar Abantın al/benisi Cebimde kurutulmuş Mor hercai Aradığını bulamaz Tüm teleşların yalazıyla Hem gider hem terini okşar Nasırlı beşler Ve dudaklarında henüz bestelenmemiş Uzunçalar Sisli tepeler çatır çatır ovalar Nasırlı iç çekmeler Uykulanmaz ninniler Sarı sarı sarı-yaz odertsiz@mynet.com
Aydan Yalçın VAKİT ÇOK GEÇ - Nostalji gözlerinizin loş odalarını gezdim de uzadı gölgem tünelinde hayatın siz ! takvim geçişlerinde rastladığım kadın ben sizi şahane elbiselerinizden değil yağmura gebe bulutlu bakışlarınızdan tanıdım biliyor musunuz ! yüzümü kesen güz'dü pusulasız gidişiniz yıkılmaya yüz tutmuş bir örene gibi yıllarca nöbetini tuttum sessizliğin ki bu yüzden hiç bir mevsime uyanmadı iklimim dağ kapladı gölgemi zaman zaman tipilerle savruldum bir resim oldum yırttım kendimi geceden sabaha ve şimdi siz bunca yıldan sonra üstelik de bakır renkli bir günbatımında aniden çıkıp geliverdiniz olsanız da biraz ürkek biraz tedirgin bakın ! gözlerimdeki taş plaktan sesleniyor size Munir Nurettin "Dönülmez akşamın ufkundayım vakit çok geç" economist92@mynet.com
Mehmet Aydın SOLGUN SORU Geriye ne kaldı diye Şimdi soruyorum kendime İçimde koca bir yangın Başımda uğultulu fırtınalar Zaman oldu umudun Parıltısına koştum coşkulu Sürgit sırıtıyor çevrede Kara bir tutku Önünde isli bir perde erdemin Gün oldu ilkyaz düşleri Avuttu beni Gezindi içimin atlasında Kırık yaşamların büyüsü Gecelerim sanki anılar uçurumu Gündüzlerim iş ve gönül yorgunu Seni hep yüreğimde büyüttüm Ey kutsal sevi Sabırsız beklentiler de Uçup gitti elden Çırpınıyor azgın suların Dalgalarında gemilerim Sus kalbim sus Aşılamadı acıların Kaynakları ülkemde Bir ömür durmadan Aşırtlara yekindi Geriye ne kaldı diye Soruyorum şimdi Büyük bir şaşkıyla Düşünüp kendi kendime
Atilla İnan BETONA ATILAN İMZA Şu gördüğün merdivenin Harcını terle kardım Adım Mustafa TOLU Tarih iki bin iki Betona işaret parmağımla Böyle yazdım Geçtiğin bu yolun İşi yarım bırakan müteahhitlerini Bilmem kaç el değiştiren sahiplerini Kimse bilmeyecek Öyle sağlam iş yaptım ki Betona attığım imza Kıyamete kadar silinmeyecek
Adil Okay TAŞRA DERGİLERİNE SELAM - ÜTOPYA UFKA BENZER E. Galeano, ütopyayı ufka benzetir. ''Ben iki adım atıyorum, O, iki adım geriye gidiyor. Ben on adım atıyorum, O, on adım ileriye gidiyor. Ufuk erişilmezdir. O halde neden ütopyalara ihtiyacımız var? Şu nedenle: Yürüyüşü sürdürebilmek için. '' İşte iki yıldır taşra dergileriyle çıktığım ütopik yolculuğun özeti. (Lül: Adana'da 4 yıldır yayınlanan, Nisan 2006'da yayın hayatına son verme kararını tartışmaya açan, Amik Hatay'da 35.sayıya kadar ulaşabilen sanat-edebiyat dergisi) Üstelik bu yolculukta ne avam kamarası vardı, ne lortlar. Yazarı, yazı kurulu ve okuyucusuyla hepimiz küpeşte yolcusuyduk. Ortak üretip, ortak üleşmeye, sınıfları-sınırları ortadan kaldırmaya çalışan, Adnan Yücel'in dediği gibi, 'Yeryüzünü aşkın yüzü yapmaya' soyunan Donkişotların yolculuğu: Taşra yolculuğu. Lül ve Amik gibi taşra gemileri, gün geldi fırtınaya yakalandı, gün geldi karaya oturdu, güç kaybetti ama ufuk çizgisini hiç yitirmedi. Pusulasını şaşırıp sermaye sınıfına ve onun edebiyat alanındaki kalemşorlarına övgüler dizmedi, post totem tapınaklarda, postmodern muskalar yazmadı. 'postmodernizm moda şimdi/ unuttuk şiirin halelerini/ post totem tapınaklarda/ zil takıp oynar/ şair katilleri/ ah yalelelli...' 1 Önce insan dedi Lül ve Amik. Küreselleşme adıyla aklanmaya çalışan emperyalizmin yürüttüğü savaşlara ve ülkemizde 12 Eylül darbesinin ardından, adım adım uygulamaya konulan insansızlaştırma - yozlaştırma - tektipleştirme politikalarına karşı tavır aldı. Banka sermayesinin kirli elini edebiyata bulaştırmasına tepki gösterdi. Lül ve Amik'i taşra dergisi diye küçümseyen 'tekel ve devlet aydınlarına', 'Evet' dedi, 'Evet amatörüz, evet çocuğuz, evet ütopyalarımız var, evet insanı merkez alıyoruz...' Kimi zaman popülizm ve postmodern söylemler, 'taşra' yazarlarını etkilediyse de bu durum geçici oldu. Lül ve Amik kayıp vererek ve kan kaybederek de olsa kendini toparlamayı bildi. İlkelerine sahip çıktı. Yani onlar, güzeli, doğruyu, insansalı bulma iddiasıyla yayın hayatını sürdürdü. 'Bu güzellikleri buldular mı?' diye bir soru geliyor hemen akla. Evet. Yerel düzeyde, taşrada evet. Lül ve Amik aksayarak yayın hayatını sürdürürken, aynı zamanda bir okul işlevi gördü. İnsana sırtını dönmeyi reddeden yazar ve şairler doğdu, gelişti. Birbirinden güzel insanlar, pırıl pırıl gençler kendilerini Lül'de, Amik'te ve diğer taşra dergilerinde ifade olanağı buldular. 'Şiirlerim çok okunsun/ Kitaplarım çok satsın diye/ Okurun bilinçaltında/ Solucan görülemem ben/ Postmodern bir aferin için/ Gerçeğe allık süremem/ Aydınlığa uygarlığa/ Arkamı dönemem ben...' 2 Günümüzde küreselleşme çılgınlığı yaşanmaktadır. ''İnsan insan olmaktan, sanat sanat olmaktan çıkarılmıştır. Burjuvazi doktoru, avukatı, bilim adamını nasıl kendi ücretli emekçisi haline getirdiyse, maalesef sanatçıyı da bu hale getirmiştir. Ücretli kölelik düzeni beyinleri tarumar etmiş, melekelerimize bizi yabancılaştırmıştır. Halbuki sanat karşılıksızdır. Çiçek sularken ya da aşık olurken herhangi bir karşılık beklemeyiz. Öyleyse kendini güzel ifade etmek olan sanattan niye karşılık bekleyelim.(...) ''Büyük tekeller sanatçıları ellerinde bulundurma yarışında coşmaktadır. Nice ünlü yazarlar, banka yayınevleri arasında transfer olarak cukkayı doğrultmaktadırlar. Halbuki bu bir zenginlik değildir… Sanatçının zenginliği parada değil insanlığın toplumsal mirası, "kültürde" yatmaktadır. Ayrıca bu toplumsal miras gerçek sanatçılar ve bilim adamları sayesinde oluşmuştur.(...) ''Daha çok kitabın satılması, oyunun izlenmesi, kaset-CD satışlarının rekorlar kırması, filmlere milyonlarca kişinin gitmesi ile estetik performans arasında doğru orantılı bir bağ yoktur. Satış, estetik performansın ölçüsü değildir. Estetik nesne-estetik özne ilişkisi değildir...'(Özgür Başkaya. Piyasa sanat ve sanatçı, adlı makalesinden. Özgür Üniversite sitesi.) Ernst Fischer: 'Sanat için, sanatın gelişmesi için elverişli bir ortam yaratmaz kapitalizm. Ortalama bir kapitalist, sanata karşı bir gereksinme duyarsa, bu ya özel hayatını süslemek içindir ya da iyi bir yatırım yapmak için' der ve bu yatırım da vergiden düşülür, yani devletin parasıyla reklamları yapılmış olur. Bugün kapitalizm vahşi yüzünü, 'postmodernizm, çok kültürcülük, küreselleşme' gibi kulağa şirin gelen tanımlarla halktan gizlemeyi başarmış görünüyor. Bu olumsuz sonuçta, kendini demokrat-aydın olarak lanse eden, paralı asker-yazar ve sanatçıların affedilmeyecek payı var. Kültürü 'endüstrileştiren', sanat eserlerini metalaştıran sermaye, sadece kendi yandaşları olan, çok satılır az okunur 'yazarları' değil, muhalif yazarların da eserlerini, eğer kar getirecekse yayınlamak için sıraya girer. Nitekim Nazım'ı da, her dönem çoksatar diye ve-ama sansüre uğratarak yayınlamışlardır. Nazım'ın politik kimliğini ifade ettiği şiirleri yok sayılmıştır. Postmodern söylemler sanatta kafa bulanıklığı, muğlaklık yaratırken, siyasette de yanılsamalara yol açar. 'Kapitalizm kendini onarıyor, düzeltiyor' diye sahte umutlar yayılırken, derin sermayeden ve derin sermayenin metalaştırdığı sanat ve sanatçılarından söz edilmez. "Sermaye insanların çalınmış emeğidir/ diyor temel kitaplar/ ve bu eşkıyalık hala sürüyor yeryüzünde/ bir ateş gibi sarıyor insan aklını / sermaye bu zamanların delisi…" 3 Cristopher Caudwel, "Sanat Pazar değerleri yerine kullanım değerlerini getirir. Sanat ucuz şeyleri değerli kılar; birkaç boya lekesini toplumsal h azine haline getirebilir. Bu yüzden pazar sanatçının en büyük düşmanıdır. Pazarın kör çabası güzelliği katleder." der. Evet, Temel Demirer'in sözleriyle, 'Yabancılaşmış insanın küresel sermayeye kodlanmış değer ve umutları iflas ediyor. İnsana, "Tüketiyoruz o halde bireyiz" dedirten totaliter egemenliğin iç yüzünün kavranması artık zor değil. Toplumsal çürümeden kan alan "uygarlık krizinin", yabancılaşmanın pazar ve mal kültürüyle beslendiği "vahşet kesitinde" insanlık kişiliksizleştiriliyor. İnsanları hesapçı, korkak, çıkarcı ve tüketimin nesnesine dönüşmüş konformist- mülkiyetçi ahlaksızlığa mahkûm ediyor.' Ama bu çürümeye direnen insanlar var. Yazar ve sanatçılar var. Lül ve Amik yayın hayatına son verseler de, gerek İstanbul ve Ankara merkezli, gerekse taşrada, kirli banka sermayesi ile iğdiş edilmemiş onlarca sanat-edebiyat dergisi ve yerel gazete var. Lül ve Amik yolcuları, dergileri kapanınca kenarda sessiz kalmayacak, seslerini muhalif seslerle birleştireceklerdir. 'Evet, yalnız başına konuşur entelektüel ama ancak kendisini bir hareketin gerçekliğiyle, bir halkın özlemleriyle, müşterek bir idealin peşinde ortak olarak koşanlarla birleştiğinde yankı bulur sesi.' (E. Said, Entelektüel sürgün, marjinal yabancı, Ayrıntı yayınevi) Sonsöz: Lül ve Amik, su ve sabuna dokunarak yaşadılar. Bu nedenle hep pak kaldılar, kirlenmediler. Lül ve Amik'in arkasından, 'Hayat devam ediyor' v.b. gibi avuntu sözler yerine, 'Yürüyüş devam ediyor - edecek' demek daha doğru olacaktır. Bir İspanyol atasözüyle Lül ve Amik yolcularına veda etmek istiyorum: 'Ey yolcu unutma; yol yoktur; yollar yürüyerek yaratılır...' Şiirler: 1/adil okay/ 2/ali yüce/ 3/ müştak erenus adilokay@hotmail.fr
M.Mahzun Doğan SÖZ UÇAR Merhaba! Sevgili dinleyiciler, geçen haftaki programımızda, taşra kentlerini, kasabalarını, köyleri anlatan öykü kitaplarından söz etmiştik. Bu hafta ise, gözümüzü yurtdışına çevireceğiz. Türk yazarlarının kaleme aldığı, ancak, konuları yurtdışı kentlerde geçen kitapların sayfalarını aralayacağız. Elbette, söz edeceğimiz kitaplarda, Tütrkiye'den ve Türkiye'deki kentlerden, kasabalardan da izler var. Ancak, anlatılan olaylar, serüvenler, Türkiye'deki bir kentten de başlasa başka ülkelere uzanıyor... İlk kitabımızın sayfalarını aralamadan önce, bir çiçeği analım. Gül, karanfil, nergis, papatya, gelincik... Bunlar, ilk usumuza geliveren çiçek adları... Çiçekler, insan yaşamına renk katarlar varlıklarıyla... Doğanın bize bir armağanıdır onlar... Güzel duygularla, sevgiyle anılırlar daha çok. Özellikle de aşkla... Peki, "Agap" diye bir çiçek biliyor musunuz? Beyaz ve mavi yapraklı mitolojik bir çiçektir Agap. İnsanlar, "aşk" adını vermiştir, Ege topraklarında yetişen bu çiçeğe. Agap çiçeğine neden aşk çiçeği dendiğini, ansiklopedi sayfalarına bakarak anlatmayacağız sizlere. Onun yerine, bir öyküden tümceler okuyacağız: "Masallara bakılırsa eski İzmirliler sıkıntıya düşünce Agap koklamış; üzülünce Agap kaynatıp içmiş; yorulunca Agap sarıp tüttürmüş. Agap, köylülere kim olduklarını, neden yaşadıklarını merak etmeyi öğretmiş." Evet, bu tümceleri, bir öyküden aktardık sizlere. Öykünün adı da "Agap Çiçeği" zaten. Dahası, öykünün yer aldığı kitap da aynı adı taşıyor. Yetmiş beş yaşını geride bırakan şair ve yazar İlyas Halil'in son yapıtından söz ediyoruz. Kitap, Ürün Yayınları'ndan ulaştı okurlara. Yapıtın ilk öyküsü olan "Agap Çiçeği", şöyle başlıyor: "Akşam üstü... Karaip kıyıları ak köpük... Deniz biraz kızılcık... Saat altı. Güneş uzakta, çivit mor geceye gömülüyordu. Böyle bir günde Küba'dan Montreal'a dönüyordum. Yanımda oturan yolcu, yol boyu, kayıp mitolojik bir çiçekten söz etti. Nedense ben de Agap çiçeğinin sihir dünyasını düşündüm.Taş devri öncesi Agap döneminde var olmak gerçek dışı, ölçü dışıydı. Agap kokusu, bir varmış bir yokmuş... Masal başlamıştı, Ege kıyılarında." *** Sevgili dinleyiciler, başlangıç tümcelerinden de anlaşılacağı gibi, öykü, Küba'dan Montreal'e bir yolculuğun, anlatıcıya açtığı pencerelerden oluşuyor. Yolculuğun öyküsü demiyoruz, çünkü, rastgele yanyana düşmüş iki yolcunun söyleşmesiyle, o kadar çok döneme, ülkeye ve kente düşüyor ki yolumuz, öyküde bir yolculuk değil, yolculuklar var... Okurken şaşıp kalıyorsunuz, kısacık bir öyküde, artık geride kalmış bu kadar çok tarihsel dönem, olay, ülke ve kent nasıl da ustaca harmanlanmış diye... Üstelik, birbirine zorlama bağlantılarla bağlanan sıçrayışlar değil sözünü ettiğimiz.. Bir günde yaşananları sırasıyla anlatırcasına, birbirine eklenen, bütünlenen bir süreç çıkmış ortaya... Agap çiçeğinden söz eden uçak yolcusunun adı, Ozmany'dir. Bulgaristan ve Yunanistan sınırında, Edirne'ye yakın küçük bir köyde doğup büyümüştür babası. Bu ad da, o köyün anısını taşımaktadır. Artık o köyden uzakta yaşamaktadırlar ama, bu ad, hep o köyü anımsatır ona. Yalnızca, adı mı? İşleri ne zaman ters gitse, o köyün türkülerini söyler babası. Usta şairimiz Edip Cansever'in, "İnsan yaşadığı yere benzer" dizesini anımsatırcasına, dermiş ki: "...insanlar doğdukları köyün keçisiyle domatesine benzer..." Bu nedenle, babasına göre, Ozmany'nin üstü başı inek kokarmış akşamüstlerinde. Elleri tezek.... Sabahları sesi, köyündeki horozları andırırmış. Bu da, köyünün türkülerini söylemekten... Ozmany, Kanada'da yaşamaktadır. Ancak, ailesinin serüveni, yalnız Bulgaristan ve Kanada'yla da sınırlı değil. Babası, İkinci Dünya Savaşı başlarında, Yunanistan'dan İzmir'e göçmüş. Bir süre sonra ise, İtalyan bandıralı bir şileple Kanada'ya gitmiştir denizci olarak... Ozmany, Montreal'de açmıştır gözlerini yaşama. Ama, "Kanadalı mısın?" sorusuna şu yanıtı verir: "Yok canım. Saçımın rengi babamın doğduğu günden bu yana Rumeli... Yüz yıldır köyünün rengi... Konuşurken, dilimin pelteği Makedonya... Su içerken ağzımın şapırtısı hâlâ köyümün geleneği... Kanadalı olmam için Trakya'nın yağmur ve toprak kokusunu unutmam gerek. Bunun için yüz yıl isterim. Yüz yıl da Montreal'de sincap olmak için... Ağaçlara tırmanırken sevinmesini beceremiyorum daha. İki yüz yaşında Kanadalı olmamın ne yararı olacak bana?" Böyle söyler Ozmany. Doğrudur da... Annesinin ninnilerinden babasının türkülerine hepsi, o hiç görmediği köyün ekmeğinin, suyunun buğusunu taşır. Başka bir ülkede doğsa da, o da o köylüdür... *** Öykünün gelişimi içinde, Ozmany ile Dimitra'nın aşk serüveni de paylaşılır okurlarla. Zaten, Agap çiçeği de Dimitra'dan dolayı konu edilir... Dimitra'nın düşüdür çünkü, İzmir'e gidip, Agap çiçeğini aramak, bulmak... Gerçekleştirememiştir ama...Söz aşka gelmişken, şunu da belirtelim, İlyas Halil, öykülerinde aşkı, yalın ama çarpıcı tümcelerle ifade ediyor hep... Ozmany'nin Dimitra'yı sevme nedenini açıklayışını buna örnek verelim: "Çocuklukta oyun arkadaşım. Genç kızlığında baharı öğrendiğim bahçe. Buz ülkesi Montreal'de giydiğim sıcak çorap. İçtiğim mercimek çorbası..." Dimitra'yla evlenme isteğini, ona şöyle açıklamıştır, Ozmany: "Seni ilk gördüğüm gün. Çocuktum. Çocuktun. Çocuk olduğumuza sevinmiştim. Görmeyi sana bakınca öğrendim. Güneş doğunca ışık yerine senle doldu dünya. Sen vardın. Seninle ben var oldum. İkimize yeni soğuyan lavların üstünde, çiçekli bahçede, basacak gezecek bir yer bulmuştum. Yan yana yürüyecektik. Elini tutunca soluk almayı, ciğerlerime oksijen doldurmayı becerecektim. Saçına dokundum, gül dalıydı. Elini öptüm. 'Portakal tutmuşsun' dedim. Seninle top oynadım. Sana öykü anlattım. Seninle olunca, büyümek kolay oldu." Ozmany'nin öyküsünü sayfalara taşıyan İlyas Halil, 1930 yılında, Adana'da açmış gözlerini dünyaya... Çocukluğu ve gençliğini Mersin'de yaşamış. 1964 yılında ise Kanada'ya göçmüş. Türkiye'de yaşarken şiirleri ve şiir çevirileri yayımlanmıştı. Ancak, yurtdışına gittikten sonra, 1980'li yıllara dek bir daha edebiyat dergilerinde de yoktu adı. 1980'li yıllarda edebiyat dünyası onunla yeniden tanıştı. Bugüne dek on öykü kitabı yayımlandı. İlk göz ağrısı olan şiiri de bırakmadı ama... 1950'li yıllarda, henüz Türkiye'de yaşarken, üç şiir kitabı yayımlanmıştı. Son yıllarda okurlara sunduğu şiir kitaplarını ise, Türkçe ve İngilizce olarak yayımlıyor. Programımızda onun, bu yıl yayımlanan son öykü kitabından söz ettik. Bir öyküsündeki atmosferi paylaştık sizlerle. Ancak, kitaptaki diğer öykülerde de, böyle, kentten kente, ülkeden ülkeye sürüp giden serüvenler, birçok ulustan insan portreleri, insan sıcaklığıyla yüklü sevgi tümceleri bekliyor sizleri... *** Şimdi ise, bir romandan söz edeceğiz. Pınar Gedik'in romanı "Herkesin Hikâyesi"nden... Kitap, okurları önce Roma'nın, ünlü Termini Garı'na götürüyor. O garın atmosferine çekiyor...Otobüsten uçağa, gemilerden otomobillere hemen tüm ulaşım araçlarını gözünüzün önüne getirin. Nedense, trenler, ayrı bir duygu dünyası yaratır insanda... Tren garları da öyle. Yazarın, serüveni tren garından başlatması da bundan olsa gerek...Yapıtta, Deniz adlı bir kadının serüveni var. Türkiye ve İtalya arasında geçen bir serüven... Deniz, İstanbul'dan uçakla ayrılmış, ilk trene ise Roma'da binmiştir. İtalya'nın bir kasabasına yerleşmiştir. Burada, ev satın almak için tanıştığı Giovanni adlı bir emlakçı, Restoran sahibi Maria'nın serüvenleri de girer devreye... Bir de, Anna adlı bir kadının mezar taşı... İtalyan kasabasında, yeni bir çevreden söz edilirken, geriye dönüşlerle, Deniz'in İstanbul günlerini de anlatır romancı. Genç bir kızdır Deniz, İstanbul'dan ayrıldığında... Bir terk ediş, kaçıştır bu. Deniz, "İstanbul'daki hayatımdan sıkılıp buraya geldim, şimdi buradaki hayatımdan da sıkılmaktan korkuyorum." der. Yaşamını sorgularken, bu İtalyan kasabasında tanıştığı Maria ona şu öğütleri verir: "Her şeyin sırrı burada işte. Düşünce. Hayatını beğenmiyorsan, değiştir." "Soruyu soruyorsan cevabı bilirsin. Cevap arıyorsan da sorularını. Renkli düşünürsen kırmızıyı, maviyi çekersin; siyah beyaz düşünürsen grinin tonları yakana yapışır." Bu arada belirtelim ki, romanda kırık bir aşk öyküsü de var. Deniz'in zihninde yarattığı bir masal kahramanı gibidir Daniele. Ancak, rüya uzun sürmez. Zaten kitabın başında diyor ki yazar: "Bu bir modern zaman masalı ya da gerçeği." *** Sevgili dinleyiciler, konusu değişik ülkelerde geçen kitaplara ayırdığımız programımızda, bir öykü yapıtının, bir de romanın sayfalarını araladık. Programımızı sürekli dinleyenler anımsayacaktır, zaman zaman süreli yayınlardan da söz ediyoruz. Bugün de öyle yapacağız. İlk olarak tanıttığımız öykü kitabının yazarı İlyas Halil'in çocukluk ve gençliğinin geçtiği Mersin'de yayımlanan bir seçkiden haber vereceğiz sizlere... "Andız" adını taşıyan seçki, üç ayda bir ulaşıyor okurlara. Son olarak, yaz dönemini içeren, altıncı sayısı yayımlandı. Seçkinin ilk sayfasında, yıllardır İsveç'te yaşayan şair Özkan Mert'in "Ah! Şu Akdeniz Kentleri" adlı şiirine yer verilmiş. Şiirinde, birçok Akdeniz kentini selamlıyor Özkan Mert: "Ah! Şu Akdeniz kentleri yıldızlara asılı sallanıp dururlar geceleyin Barcelona! Akdeniz'e fırlatılmış masmavi bir uçurum Mersin! Unutma sevgilim Akdeniz'in en güzel kızı sensin Bodrum'u hiç sormayın; Ner'de gecelediği hiç belli olmaz (...) Ne zaman yüzsem Akdeniz'de ellerime ayaklarıma çarpar durur şu kentler dökülür sokakları denize; Topla toplayabilirsen bütün gece *** Mersin'de yayımlanan Andız Seçkisi, bir yılı geride bıraktı. A.Uğur Olgar yönetiyor. Yayın Kurulu'nda, Olgar'ın yanısıra Ali Bilir ve Ahmet Gedik var. Şiir ağırlıklı olan seçkinin bu sayısında ürünü yer alanlar arasında Hülya Deniz Ünal, Ahmet Uysal, Osman Namdar, Fahrettin Koyuncu, Uluer Aydoğdu, Ahmet Günbaş gibi şairler var. Osman Namdar, dergideki yazısında şunları söylüyor: "Bir sabah evinizden çıktığınızda, yolunuz üstünde bir gün önceki tomurcuğun çiçek olduğunu; sabahki çiçeğin de akşama solduğunu görürsünüz. Zamanın akışında, önce taç yapraklar dökülür, sonra tohumlar olgunlaşır ve toprağa düşer, ardından gövde; yavaş yavaş çürür. Yerde çürüyen artıklar arasında tohum yeniden çiçeğe dönüşeceği sürecin işleyişinde bulur kendini." Sevgili dinleyiciler, şair Osman Namdar'ın çiçeklerden verdiği örnekle, yaşamın devinimini özetleyen tümcelerini aktarırken, programımızın sonuna geldik. Haftaya, yine birlikte olmak dileğiyle, hoşçakalın! Kitaplar eksik olmasın yaşamınızdan... Radyo da... Bizimle iletişim kurmak, düşünce ve önerilerinizi ulaştırmak, yaşadığınız ülkede yayımlanan Türk yazarlarının kitaplarından bizi haberdar etmek isterseniz, adresimiz şöyle: mahzun@penceredergisi.com KAYNAKLAR 1. İlyas Halil, Agap Çiçeği, Ürün Yayınları, Birinci Basım: 2006, Ankara. (ISBN: 975-6083-18-2) 2. Pınar Gedik, Herkesin Hikâyesi, Kelebek Yayınları, 2006. 3. Andız Seçkisi, Yaz - 2006, Sayı: 6. * Hazırlayan: Mahzun Doğan Program No: 31 / Tarih: 1 Ağustos 2006 Konu: Konusu Yurtdışında Geçen Kitaplar Yayın Günü: Salı Yayın Saati: İlk yayın (Türkiye Saati İle): 00.05-00.20 Tekrar: 13.45-14.00 Yurtdışına yayımlandığı için, Türkiye'den, internet üzerinden dinlenebilir: www.trt.net.tr adresinden sol sütunlardan tsr'yi seçin. Canlı dinle bölümüne tıklayın. Karşınıza açılan televizyon ekranı görüntüsünün altındaki tsr'yi tıklatın... Dinleyebilirsiniz.
Ahmet Gedik KARŞI KIYIYA SÖZLER Senin gözlerinin yokluğu kavurur Yangın yeri sürgünümde Omzuna yaslandığım bir gece düşlüyorum Hiç bitmesin düşümün hırçınlığı Sesini öpüyorum dudağında ölüyorum Irmağın kıyısında seninle susmayı isterdim Gözlerim düşer Kan kusan hayatın yüreğine Kör dünyada boğulurum Hadi ay Kır gecenin camlarını Sabahın ayazında hayat uğuldar Geçmişin adımları yüzümü yalar Ruhumun karşı kıyısında Canım kanar Tutsak zamanların düşleri yağar saçlarıma Yalnızlık ne beter şiir Hayatımın duvar arası soluğundan sokuldum Avuçların arasından akmayı isterdim Anlar yarılır Gece soyunur Çıplak hüznüm üşür Ölümün karşı kıyısında Beklentilerin savrulduğu kentler Çoktan dağıldı içimden Beni umut etmeden Sever misin kıyı yazgım Yalnızım yasak sevgilim Birlikte üşüyelim kar boran akşamlarda Sabah sussun dudağımızda Yırtılan kabusumun Kırık su damlası damlarken Kara sordum Unuttuğum adları Sen oluyordun karşı kıyım Ağıt yakan her defasında Kar altında Bir dokunsan Ağlayacak tüm hikayelerim Ne olur yarım bırakma Dudağımdan akan kanlı akşamları Sözün düştü canımın ortasına Karşı kıyım Ölmediysen bir ses ver Ne olur Ekim 2004-mayıs 2006 lirik_72@hotmail.com
Konstantinos Kavafis KENT 'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim' dedin. 'Bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet. Her çabam kaderin olumsuz yargısıyla karşı karşıya -bir ceset gibi- gömülü kalbim Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede? Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün boşuna bunca yılı tükettiğim ülkede' Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede koşacaksın; aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma- Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde'
Michael Hofmann / Nice Damar ANTRAKT Demokrasi düşmanları destekliyordu onu. Askerler gitti korkarak kendi askeri polislerinden, kaypakça baktılar merasim alanına, dökülürken personel taşıyıcılarından, barış görüşmesi yaptılar iki, üç kişilik gruplar halinde kızlarla kapıda. Oturdum ve piknik yaptım balkonda, piknik değil, bakıyorum asfalt yola yerdeki paslı ızgaradan, fiske vuruyor küller ve hüznümdeki ürküntü gidiyor çabucak, çarpıyor zemine elli fit aşağıda, arasında nöbetçilerin... İçerde, duvar birleşmedi ne döşeme, ne de tavanla. İki ışık şeridi ulaştı odama yan kapıdan, Amerikalı bir kızın- mezzosoprano ve ateşli- haykırdığı, 'Gelme, tatlı İsa, şimdi olmaz' diye. Türkçesi: Nice Damar tulindamar@superonline.com
Zeynep Güleviz AŞK Çöl sıcağında bir ilkbahar esintisidir aşk kısa parmağın yetişemediği iğde ağacının en ucundaki iğde rüzgârın sürüklediği yeşil bir yapraktır yarin dudağından düşen bir güldür dağdan dağa seken özgür bir keklik ve tutsaklıktır iğneden geçen ince bir iplik gökyüzüne işlenmiş yıldızdır ve yare verilememiş bir mendildir aşk 28 Ocak 2006 Mersin
Kemal Gündüzalp YAŞLANIRKEN DE... Taradım kısa saçlarımı çıktım, beyaz ve seyrek Çeyrek yüzyıla razıyım hayat bağışlasa ömrümü Yeni binyılın şafağı gülümsüyor yüzüme kapıda Çeyrek yüzyıl önceki bir rüyamı yaşıyorum sanki Çatlak duvardaki minicik kedi resmi ve kırık ayna İşte genç yüzüm: Uyumuş da kalkmış. Rüya öncesi Durgunluk. Bıyıklarım da olmasa, kendini göstermeyen yaşım Çocukmuşum gibi de yürüyebilirim karda saatlerce Bir belgelikte 'eski sevinçler'le sönmemiş umudum Oysa daha gencim gibi, sevdalıyım da, yaşlılığı bir Utanç gibi sayıklıyor sulu salyalarıyla kimi gençler Bense özgür yaşamak isterdim genç ömrümü, yer- Yüzünde. Hep kırıldım, yoktum kendi coğrafyamda. Ben göremesem de... demiştim çeyrek yüzyıl önce O süslü rüyayı. Bak, ışık yükseliyor dağların orda Ateşin ve acının halkları gülüyorlar işte yurtlarında Ölsem de gördüm sayılır, gam değil bundan böyle Gün doğmuş gibi. Bırakın da düşlerini yaşasınlar! Seyrek saçlarımı dağıttım, kestim sarı bıyıklarımı Yeryüzüne dağılıyorum bir kez daha gülümseyerek Sabırla vardım ufkun derinliğindeki çok renkliliğe Ben yok olayım, yaşasın kendini adamış insanlar! Mazıdağı-Mardin, 3 Şubat 2005 gunduzalp@mynet.com
Onur Aslan GELDİM nicel içip niteli sineye çektim bitiremeden… ölümlülerin arasından geldim içine her girişimde eksildi sindirdiklerim barış için gittim gözyaşı gördüm de geldim -insan en çok kaç gözyaşı sayabilir? her gözyaşının bir anası vardı tarifsiz cehennemler vardı babalar vardı ve yüreği kurşunlu çocuklar… mezar taşından ucuz bombalar karaborsa… kaç kez yandım kaç kez ıskalandım… acılarını azaltıp da geldim yerin dibinden geldim yaşayıp da… unutmam! kurtaracaklarım var daha dayan! senin için de gelirim yaşam var… duramam! gider gider gelirim… maviyaren@mynet.com
Yelda Karataş ŞEMS Zamanın içinden Zaman çıkaran kırmızı ateşin. sabrını bilmeden Neden açsın ki bir diken Pür-ü tenin. kanında dirilmeden demdir. demlenmiştir. gül avucumda ölürken ağlamasın. şafaktan geliyorum saçlarımda gezinen elinin yorgun şevkinde bir gökkuşağı ömrüm. ben aşkın gözlerinde büyüyorum gönül aynam parlaktır sırsız bakışların saf yüzünde hangi yara benden derin. sorsam kadere şems'in ışığında kalbim. kendimi özlüyorum ismim yok. kimliğim çok. ben ahenk teninde yatan şeb-i yelda'dan geliyorum kırılan sırrında hayatın. gözyaşıyım ol yare'den bir gülün gülüşüne sürgünüm yurdum yok. sevdiğimin kalbi turnaların eğricesine gidiyorum Kalan benim giden ben Çünkü sabahsızdır tüm geceler Aşk'ı görmeden Neden sevsin ki Tanrı bizi Yüreğimiz bir kulunu Tanrı gibi sevmeden
Serkan Engin DERGİLERDEKİ MÜLKİYETÇİLİĞE REST ÇEKMEK ( BURJUVA ETİĞİNİN DERGİLERDEKİ GÖLGESİNİN YIRTILMASI) Ne Tanrı benim üstümde ne ben O'nun altındayım. Dostoyevski Ön not: Bu yazı belki bir şairin dergiler üzerinden intiharıdır. Ve/ama şiir coğrafyasında hacim sahibi olmak adına, dayatılmış y oz değerler(!) ile uzlaşmaktansa, gerçekten insani olanı savunmak adına çürümüşlüğe rest çekmektir… "Etik!(Ahlak)" diye haykırırlar size." Bir şiir(yazı) tek bir dergide yayımlanır!"…Peki hangi etik?!. Elbette ki derginin, gönderilen şiirleri kendi mülkü kılmaya çalıştığı burjuva etiği… Şair neden şiir yayımlatır?..Her şairin farkında olduğu ya da olmadığı gerekçeleri vardır. Hiç şüphesiz, hepsinin ortak paydası, kabaca 'kendi güzelliğini teşhir etmek ve övgü almak' ekseninde tanımlanabilecek ego tatminidir. Ama bencileyin sosyalist bir şair için bundan çok daha öte amaçları da içinde barındırır şiir yayımlatmak. Nesnel gerçekliğin öznel açıdan estetik düzlemde dönüştürülmesiyle, nesnel gerçekliğe artı değer olarak eklemlenen şiir, bu bağlamda şairin kendisini ve okuru insani olan dizgeye doğru evrilten devrimci bir müdahaledir. Nesnel gerçekliğe artı değer olarak eklemlenen şiir, tamamlandığı andan itibaren sadece şairinin bile değildir. Artık o, şairi de dahil olmak üzere tüm toplumundur. Bu yüzden, gerçek sahiplerinin tümüne ulaştırılması için çaba göstermek, toplumun bilinç düzeyini ve estetik algı seviyesini arttırarak, toplumu dönüştürmek amacında olan sosyalist şairin görevidir. Bir ideolojiyi kuramsal olarak bilmek ve kabul etmek yetmez. Eğer onu içselleştirmediyseniz pratiğe dökemezseniz. Bu bağlamda, sol tandanslı dergiler de, diğerleri gibi, gerici etik(!) değerlerin izlerinden sıyrılamamışlardır…Nedir bu gerici etik(!) değerler?.. Örneğin, dergilerde hala feodal etik(!) değerlerin uzantıları vardır. Kan bağı ekseninde kendi klanından olanı kollar gibi; "hemşehrim, köylüm" kayırmacılığı gibi, eş-dost yarenliği yapılıp ahbap çavuş ilişkisi sürdürülmektedir. Sosyalist dergilerde bile, sınıfsal dayanışma ekseninde ve/ama şairin imzasına ve yaşına bakılmaksızın nitelikli ürünlerin öncelenmesinden çok, bu eş-dost dayanışması başattır. Kan davası da feodalitenin etik(!) değerlerindendir.Eş-dost kayırmacılığını savunmak ile kan davasını savunmak aynı gericiliğin ürünüdür. Dergilerdeki bir diğer gerici etik(!) anlayış ise, Marksizmin yıkmaya çalıştığı burjuva etik(!) anlayışlarından bir olan, çekirdek ailedeki baba otoritesinin şiir coğrafyasındaki yansıması, yaş hiyerarşisidir. Pek çok dergici ve şiir yıllığı hazırlayıcısı, pervasızca, şiir seçimlerinde imzayı öncelediklerini, usta sayılan bir şair ne kadar kötü bir ürün vermiş olursa olsun, daha önceki ürünlerinin yüzü suyu hürmetine, yaşlarından dolayı geçen yıllar içinde şiire emek vermelerinin hatrına, bu ürünleri(!) yayımladıklarını itiraf etmektedirler. Melih Cevdet Anday, her ne kadar "Şairlerin yaşı olmaz" dese de; her ne kadar şiir tarihinde, on altı yaşında deha düzeyinde şiirler yazmış Arthur Rimbaud gibi bir örnek olsa da, dergiciler, burjuva etiği (!)nin yaş hiyerarşisi dayatmasından kurtulamamışlardır. Oysa ki, kötü bir şiirin (hatta düpedüz manzumenin), şairinin imzasından dolayı yayımlanması, bunu okuyan , yeni yeni şiir okuru olmaya başlamış bir genç için kötü örnek oluşturması nedeniyle topluma ihanettir.Oysa ki, nitelikli bir şiirin,şairinin imzasının henüz yeterince hacim sahibi olmamasından dolayı yayımlanmaması Şiir'e hakarettir… Yaş hiyerarşisini toplumsal hayat içinde savunmak ne kadar gerici bir tutum ise, dergilerde imzayı önceleyip "şiirden kesilmiş şairler"in kötü ürünlerini yayımlamak da bir o kadar gerici bir tavırdır. Kokuşmuş burjuva etiği(!) batağına saplanıp kalmaktır. Ve gene, ne yazık ki, sosyalizmi bu bağlamda içselleştirmemiş dergilerde de, bu burjuva etiği(!) uzantısı var olmaktadır… Yukarıda kısaca değindiğim, dergilerdeki gerici etik(!) anlayışlar, ayrı bir yazı konusu.Bu yazıda asıl açımlamak istediğim, dergilerdeki mülkiyetçilik!... Burjuva etiğinin(!) en temel yapı taşı…İnsanın insanı sömürdüğü dizge kapitalizmin olmazsa olmazı…Oysa ki " Adalet mülkün temeli" değildir; mülk adaletin katilidir. Etobur hayvanlar nasıl kendi av alanlarını belirler ve rakiplerini buralara sokmak istemezler ise; nasıl bir köylü, komşusu çitini bir metre kendi bahçesinin içine kaydırdı diye, çiftelisini komşusuna doğrultursa; dergiler de mikro iktidarları sarsılmasın diye mülkleri saydıkları, kendilerine yayımlanmaları için gönderilmiş ürünleri, başka dergilerle paylaşmak istemezler.(Ne acıdır ki, bir de, her dergi, kendini edebiyatın merkezi,Kabe'si,Güneş'i olarak görür. Herkes ve her şey etraflarında döner ve dönmelidir zannederler). "Etik!" derler. Ne zaman ,hangi şartlarda ortaya çıktığını kendilerinin bile bilmedikleri; ne gibi bir işlevi olduğunu sorgulamadıkları, "Teamül işte" diyerek, mikro iktidarlarını sabitleştirmek için sığındıkları tek açıklamaları budur:"Etik!"…"Bir şiir(yazı) tek dergide yayımlanır!"…Peki bu hangi etik? Kimin etiği?...Elbette ki burjuva etiği…Şiiri , gönderildiği derginin mülkü sayan burjuva etiği… Bu "teamülü" hiç sorgulamadan, neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde toplumsal işlevini(ya da işlevsizliğini) irdelemeden, mikro iktidarlarını perçinlemek için "tek şiir tek dergide" kokuşmuşluğunu savunurlar (ne yazık ki sol tandanslı dergiler bile). Bir şiirin (yazının), sadece tek bir dergide yayımlanmasının, toplumsal açıdan ne gibi bir yararı vardır, o derginin mikro iktidarını perçinlemekten başka?!.Aynı şiirin, çok sayıda dergide yayımlanmasının ne gibi bir zararıdır, o şiiri alımlayabilecek tüm bireylere ulaşabilmek ve onların dönüşümüne katkıda bulunmaktan başka?!.Hele ki şiirin bu kadar az okunduğu bir ortamda…Hele ki editörlerin komşu dergileri, dergi yayın kurulundakilerin kendi dergilerini bile okumadığı bir zeminde.Şiir yıllığı hazırlayıcılarının bile- her nasılsa- dergilerdeki şiirleri doğru dürüst takip etmediği bir ortamda…( Bu bağlamda, kişisel deneyimlerimden yola çıkarak,isim ,zaman ve dergi adı belirterek, somut örnekler üzerinden savımı kanıtlayabilirim. Ve/ama derdim, sorunu kişiselliğe indirgemek değil, dizgeyi sarsmak olduğundan, bu somut örnekleri vermiyorum). Yüz elli küsur edebiyat dergisi dolaşımdadır. Editörler bile komşu dergiyi okumazken; dergi yayın kurulundakiler bile kendi dergilerini okumazken; şiir yıllığı hazırlayıcıları bile yeterince dergileri takip etmezken, sıradan bir şiir okurunun bu denli çok sayıdaki dergiyi takip etmesi nasıl beklenebilir? Bırakın tüm dergileri, kendi poetik ve ideolojik anlayışı doğrultusundaki onlarca dergiyi, gerek ekonomik gerek zamansal açıdan izlemesi hangi şiir okurundan beklenebilir. Her derginin (istisnalar hariç) ortalama birkaç yüz okuru olduğu bir ortamda (ki bu okurların çoğu da ne yazık ki sadece şairler ve şair olma heveslileridir), toplumsal dönüşüme, şiirleri ile katkı yaparak, toplumu oluşturan bireylerin bilinç düzeyini ve estetik algı seviyesini arttırmayı görev sayan, bencileyin sosyalist bir şair için, şiirlerinin ancak dar bir çerçevede kısılı kalmasına seyirci olmak trajik bir durumdur. Daha da ötesi, dergilerde yer bulmak adına, dergilerin mikro iktidarlarını perçinleyen, bu burjuva mülkiyetçiliğini sineye çekmek, devrimci ETİĞE, sosyalist AHLAKA aykırıdır. Son not : Bu yazıyı "okuyanlar okumayanlara anlatsın"…İmzamın hükmü -henüz- yeterli gelmeyeceği için bu yazının yankı bulacağını sanmıyorum. Ve/ama bundan sonra, dergi editörleri bu bağlamda, ya bana sızlanmasınlar, ya da hiçbir ürünümü yayımlamasınlar! REEST! 15 HAZİRAN 2006 serkan_engin5@hotmail.com
Ömer Srdar İSTİRİDYE ZAMANLAR ayak izleri diziliyken kumsala dalga vurur erirdi kimileri üç seferde bir yakalardı adımları esrarengiz konuğuyla uzak şehirlerden gelirmiş gibi çakıltaşlarında yakamoz telaşı . şarkılar duyulurdu uzak yıldızlardan bir uçak süzülürdü içlerine doğru üç çakıp bir susardı sahilden al gemici fenerleri ve denize dolardı akşam . istiridyenin biri açardı yüreğini adı beyaz sanı beyaz daldıkça denize inci toplayan kızlar öykü böyle düşerdi işte geçmişe gün geçerken gel-gitlerden . bir kıyı maviydi dalgalara ak büklüm bir kıyı karanlık sulara sır mezar ve içleri çocuk dışları tonoz yığını kireç tozuna bulanmış kaşlarıyla insanlar herşey biraz ötelenmiştir o zamanlar . ne yanda kimbilir şimdi el yordamı yaşarken çıkagelen çamların küpelerini sallayıp nefes yakan saz püskülü havalar . gün-gece, ölüm-dirim dalga poyraz yolumuzda çetin sorular da var ne ki en kesin yanıtlar yaman sorgulardan çıkar
Osmaniye Özgür DİLİN KEMİĞİ uyku alıp götürüyor ağır bulutun kollarına düşler evrenindeki zamansız gölleri soğuk hava titreşirken kuş kanadındaki yapraklar sessizliği bozdu yüzünün çizgileri derinleşti dünyanın boğuk dalgaların ruhundan örümcek ağını çözmek istiyor dirilen öpücükler yazgısının kokusuna aşık ay ışığı bazen yalnızlığın olmadığı yerlere sürükler kendisini ah, konuşabilseydi yaşam dilin kemiğinde osmaniyeozgur@gmail.com
Akın Zayim İNSAN(CA) "ve bir şartlı salıvermenin ihlal edilmiş kurallarıyla kelepçelendi çoğulluğum"(M.Tali) Ve çocukluğum,bırakılmış düşlerde Irak( a) düştü yapayalnız, Kopardım bir uçurtmanın vurulmasından İnsanlığımı, Gelmedi puslu sabahların Ayrık otlarında Geceyi bölen patlamalarım Hangi yalnızlık kuşatmış Gündüz öykülerimi hangi dal Tutunulur kılmış Kanayan bir şarapnel parçasının Soğuk demirini acıtır Çocuk düşlerimi Vurulurum ateş toplarında Hangi dize anlatır Coğrafyamın sınıfta kalmışlığını Yüzüne tükürülen olurum Seyretmekle Acı bir başka eser poyrazında Günbatımı olur Ve sen ateşin bireyselliğinde Büyüyen bahar Yanıbaşında omzun olurum Yaslandığın, Bir vadide yankılanır Hapsedilmiş uykularım Utanırım Salıveririm kendimi döner umudumun Islığı, Bir başka bahara kalır Adımın İnsanlığı akinzayim@hotmail.com
Ayşe Çekiç Yamaç BİR YAĞMUR KUŞU: BÜLENT GÜLDAL İçimden türküler geçiyor gözlerimdeki sağanakla ıslanarak; yağmurkuşları ıslanıyor. Yüreğim kanatlanıyor benden bize giden yolda. Madımak'ın ağıdını söylüyorum İlah Yaratanlara Gazel'de. Bir Meyhanedeyim. Sesleniyorum garsona: "Kuş dilini kaldır önümden garson Itırlı bir zaman dilimi getir Üç yanımız deniz nasılsa İmbatı, lodosu topla getir Ay ışığıyla donat masayı Şişeleri es geç açma Rakıdan boşanalı beri Daha çok sarhoşum Memleketin havasıyla" Masama konuk oluyor yağmurkuşu. Dizeler dillendiriyor gönül telimi titreten. Türkülerimizi söylüyoruz birlikte, memleketin kararan göğüne inat. Yaşama sesleniyor bu kez de yağmurkuşu: "Kendi halinde ne güzelsin ey hayat, Uğultular vadisine gönlümce girdim Ve gördüm karıncanın tanrılığını Utandım göklere avuç açmaktan Giyindim ömrüme aşk hırkasını" Uğultular vadisine dalıyorum ben de. Yağmurkuşunun türküleri sürüyor. Bittiğinde, yeni baştan alıyoruz türküleri. Yüreğim türkü, yüreğim yağmur, bedenim yağmurkuşuna kesiyor. Bir Misafir'im oysa orada. Ve birden, anlıyorum ki: "……….. Derinden akan ırmağa Hem uzağım hem yakın Bir karlı dağ içimde ……….. Hayatın hüznü ve gurbeti Dünya gözlerimin içinde Kim söndürür bu yangını? Kurşun yarasından ağır Delip geçiyor zaman Ustam, söyle nedir bu hal?" Zaman delip geçiyor. Son sayfadan dönüyorum. Yeni baştan söylüyorum Yağmurkuşunun Türküsü'nü; yüreğin susmasın Sevgili Yağmurkuşu, diyerek. 09.11.2006, Eskişehir Yağmurkuşunun Türküsü, Bülent Güldal, İmbat yayınları, Ekim 2006
A.Uğur Olgar YAZ SUYUN AYASINA kardan adam güneşin yüreğine gidiyor yıldız süpürgesiyle su tinsel doğuşun evrensel kanıtı ıslak kuş kanadında en kuru renk avcının gördüğü kaç gökyüzü geçti gözlerinden kaç bulut pamuk helvaya dönüştü ellerinde bir kadeh uzo desem çıkar mısın ortaya perikles'in miğferini giyip güvercinada'da bir atinalı edasıyla gönlümü gasp eden sen miydin ege: zeus'un nektar sunağı eriyen kanı kardan adamın tanrıların seksek oynadığı adaların sıcak sirtaki tiryakiliği azıcık da edepsiz parlayan ay it dalaşlarının üstüne başka sözüm yok yargıç! yont kalemini, yaz suyun ayasına "bu aşk hiç bitmeyecek! kırılmayacak kalem baldıran zehirlemeyecek öte yaka insanlarını" olgar33@gmail.com http://ugurolgar.sitemynet.com
Ömür Nihan Akçalı "YAZ SUYUN AYASINA" ŞİİRİNİN YORUMU "su tinsel doğuşun evrensel kanıtı ıslak kuş kanadında en kuru renk avcının gördüğü " Son buzul çağında, buzların erimesiyle sular altında kalan Atlantis medeniyetine atıfta bulunur sanki şair; bilindiği üzre kuşlar kültürler tarihinde de arkeolojik açıdan hayli önemlidir, sular altında kalan ve yeniden doğan medeniyet mitlerinde kuş soyunun kültür elçisi olduğu düşünülebilir. "Kanadında en kuru renk" bu tarih elçiliğini simgeler belki de... Şair sevgiliye seslenir gibi yaparak, Yunan ve Anadolu halklarından ve Ege havzasından söz etmektedir. Mitolojik öğelerle bezediği dizelerinde, iki sevgili gibi, iki kıyı insanının ortak kültür ve sevdasından söz eder. "bir kadeh uzo desem çıkar mısın ortaya perikles'in miğferini giyip güvercinada'da bir atinalı edasıyla gönlümü gasp eden sen miydin (kimdi öyleyse) " Şiirdeki karekterlerden biri Perikles; fizikî anlamda da büyük kafalı, miğferli ; Antik Yunanın altın çağını tahsis edebilmiş bir Atina'lı başkandır.Uzo bilindiği üzre anasonu biraz daha fazla olan bir Yunan rakısı. Güvercin ada Kuşadası yakınlarında şirin bir ada. "Miğfer" şiirde demokrasi, özgürlük ve medeniyeti simgelemekte, "Atinalı edası"yla bir Türk adada beraber Yunan rakısı içmeyi teklif etmekle, yine iki kıyı insanının dostluğa daveti imlenmektedir. "(kimdi öyleyse) "yi açıkçası şiire hem biçemsel hem de mâna olarak yakışık bulmadım.Parantezin şiirde kullanılmasını -hele ki dizenin sonunda- çok estetik bulmadığım gibi, anlamı zaten sen miydin'le veren şair, değil miydin türü bir sorgulama ihtiyacını şiire yedirememiş kanımca. Şiirin izleklerinden yürümeye devam edersek; Zeus'un babası Kronus'tur (Kronus kendi babasını yenerek tanrı olduğu için aynı kaygıyla doğan çocuklarını da yutmaktadır) Zeus Yunan mitolojisinde en güçlü Tanrı'dır, babasını da yenmiş ve kardeşlerini bu mezalimden kurtarmıştır.Zeus'un Olimpus dağında oturduğu varsayılır. Şair Ege'yi Zeus'un sunağına benzeterek (sunak: bir tür taş masa) Ege'nin ölümsüzlüğünü(nektar) ve ebedîyetini simgeler "nektar sunağı" imgesiyle. "tanrıların seksek oynadığı adalar" çok şık bir benzetme. Tarih boyunca Tanrıların seksek oynadığı bu adalarda, şimdi de yine aynı oyunlar tekrarlanmaktadır bilindiği üzre. "İt dalaşı" göndermesi bu oyunlaradır. Oysa şairi bu oyunlara kanmamakta, "karşı kıyının" insanlarına kardeşçe yaklaşmaktadır; o sirtakiyi de, uzoyu da, Yunan mitolojisini de, şimdiki Yunan halkını da sevmekte ve iki halkın kaynaşmasını salık vermektedir. "başka sözüm yok yargıç! yont kalemini, yaz suyun ayasına " "Yargıç"ı adeta Yunan hükümetlerinin Türkiye'yi sürekli şikayet ettiği, AB olarak algıladım.... Baldıran, Helenistik dönemde kullanılan bir zehirdir (Sokrat'ın bile bu zehirle öldürüldüğü iddia edilir).Şair bu zehirle iki kardeş ülkenin arasına nifak sokulamayacağından, zehrin belki de hükümetlerin sürdürdüğü dış politikalar olduğunu varsayarsak, iki halkın "aşk"ını bitirmeye etmeyeceğini söyler. Mitolojik bir öyküden, günümüz tarihine de dokundurmalar yapılmış şiirde, iki ülke barışı adına ozanların bu tür şiirler yazmaları benim de hoşuma gidiyor. Uzun zamandan sonra Sn. Olgar'ı aramızda görmekten de mutlu olduğumu itiraf edeyim... Nerelerdeydiniz ûstat, özlettiniz... Saygılar...







AnaSayfa - Andız Sayfası